top of page
  • BELGİN ÖNAL

50.Yılında Füruzan’a Armağan


“ Hiç unutmam, hiç unutmayın.

İnsan nasıl direnir başka?

Hiç unutma!”

Turgut Uyar


Yaşamın üzerinden çiğneyip geçenleri, yaşarken ölenleri yazar Füruzan. Unutulmasınlar, var oldukları, yasadıkları, yasayamadıkları bilinsin diye. Hatta önce çocuklukta ölenleri. Yazarak, direnmelerine omuz verir. “Burnumun dibindekileri unutayım da böyle şuradan buradan çıkıveren geçmişimi açık ayan bileyim.” (s. 136)

Söz hakkı olmayanları, olsa dahi konaklardaki beylere, hanımlara ne söyleyeceklerini bilemeyenleri yazar. Onların dili, gözü, kalbi olur. “Hayır demenin gerekliliğini bilmezdim ki! Hayır desem de kimse dinlemezdi ki. Ben herkesi dinlemeyi biliyordum, yedi ya da on yaşından beri.” (s.137)

Biri onlar adına hayır demeyi bilmeliydi ve bu Füruzan’dan başkası olamazdı. Çünkü taşralı bir kız olmanın buruk acısını en iyi bilenlerdendi. “Bu suskunluğun bir aptallık huzuru olduğunu bilmek için o çevrenin insanı olmamak gerekir.” (s.43)

Yazarak değil en çok göstererek o aptal suskunluktan kurtarmak ister, sesi içlerine hapsolmuş çocukların, evlatlıkların, okumuş güngörmüşlerin, üvey baba elinde kalmışların, soylu ailelerden gelenlerin, güzelliği dillere destan olmuş porselen beyazı tenli kadınların, edep erkân bilenlerin, her parmağına ayrı yüzükler takanların ayakları altında ezilişlerini, içimizi acıtarak gösterir. “ Ertesi gün odasında, ayaklarını kokularla ovarken hanımefendi, “Öp kız ayaklarımı” deyince, sevgiyle, saygıyla öpmüştüm.” (s.136)

Bazen Tanrı’nın varlığı da sezilir belli belirsiz. “Ben o zamanlar bu öfkeyi ve yoksulluğumu bilmiyordum. Parasız yatılı sınavına girerken, Tanrı’ya dua ediyordum.” (s.16)

Sonra insanla Tanrı arasına giren dünyanın her şeyi alt üst edişini okuruz öykülerde. Tanrı bile terk edip gidiyorsa bizleri, kim sahip çıkacaktır bir yazardan başka? “Tanrı’da pek ortalarda yoktu gündüzleri. Geceleri geliyordu, ölümü istiyordum Tanrı’dan. Ölünce, babalığım donup kalıyordu. Ama ben her şeyi görüyordum ölünce.” (s.17) Füruzan ölümlerden önce, kimseler bir yere gitmeden okunsun diye öyküler yazar.

Parasız yatılılar hiç gecikmezler acıya. “Parasız yatılı imtihanlarının çocukları hep erken gelir. Hiç gecikmezler.” (s.107) Parasız yatılı okumaların olmadığı bir düşü kurmak bile suç sayılırken, belki güzeldir yine de her şeye rağmen yaşamak. “Ölüme inanmıyoruz ki, ondan korkalım efendim.” (s.13)

Kapıyı açıp yer olmasa da kederleri onların ta içlerindeki hücrelerinde kendilerine en manzaralı yeri bulup yerleşiverirler. Hatta çoğunluk uzunca misafirlikleri için kendi koltuklarını getirmişlerdir.

Gerçekte, sonu ölümle biten bu dünya da her birimiz parasız yatılılarızdır. Füruzan taa çocukken bilir bunu ilk başta. En usta öğretici olan acı yoksulluktan, terk edilmişliklerden, ayrılıklardan öğrenmiştir bunu. Sevgisizlik, babasızlık o derin yarıklar bir türlü doldurulamayan yoksunluktur bundan böyle.

“Bir ana çocuğunu otuz yıl aramaz mı? Otuz yıl sonra bulsa da artık ana ile çocuk olurlar mı birbirleri için?” (s.149) Kadın kalbi, çocuk içi o bir türlü kurtulmadığı ayazın soğuğuna Füruzan kelimelerinin ateşiyle, şefkatli ama mesafeli dokunuşlarıyla ısıtmak ister. Çünkü hayat çok usta bir yalancıdır ve yarını yalanlayan o boş umutlara doğru sürüklemeden sahici acıları, oldukları haliyle yaşamalarına ve okurken de bizlerin onlara tanıklık etmemize izin verir.

On iki öyküden oluşan kitabın son öyküsü “Haraç”ı okuduğunuzda öyküler bitmemiş hatta yeni başlıyordur iyice anlarsınız bunu. “Altı yaşından yirmi yaşına kadar yanınızda boğaz tokluğuna durmuş,’ Çeyizler bunun karşılığıydı,’ diyor.” (s.133)

Çünkü yaşam bizi boğaz tokluğuna yaşatıp, emdiğimiz sütü burnumuzdan getirmeden, o haracı almadan kapamaz hesabını. “Haraç nedir bilir misin? Bir insanın diğerinden hakkı olmayanı almasına haraç denir, Şemsitap’ın bu evde ne hakkı var? Karnını doyurmuş, ısınmış, barınmış.” (s.144)

Oysa türküleri olmayanların, kocamış ihtiyarken bile olmayan anadan süt emmesini hayal etmesi dahi tuhaf karşılanır hayatın terazisinde. Gönül bir kere soğumaya görsün havalar güneşlidir ama ne işe yarar? Çünkü ödenen haraçların bedeli çok ağırdır, Füruzan bilmiştir bunu. “O işe de erkeğin üstüme gelişine de alışmaya başlamıştım. Büyük temizlik günü gibi bir ağır işti bu yapılması gereken.” (s.144)

O haraç en baştan kesilmiş, tüm dengeler acıyarak yaşayanların üzerinden kurgulanmış, güzel olmadığı için ele güne çıkarılamayanların iç çekişleriyle, çalışkanlıklarıyla, bütün kelimeleri yuttukları suskunluklarıyla en baştan ödenmiştir zaten. Varsıllara ise konaklarda süzülerek yaşamak, insanı erkenden kocatan ve dünyasından geçiren yoksulluğa sırtını dönmek, İstanbullu ve paralı konaklara gelin gitmek, çini sobalarda ısınmak, pırlantalı taçlar takıp damla küpelerle hanımlık yapmak kalır.

“Benim gibi kaygılı insanlarla dolu her yan. İnsanlar bence şanslarıyla doğarlar. Şansım olsa, hiç değil, kimin nesi olduğumu bilirdim.” (s.155) En büyük şans belki de bir Füruzan öyküsünde yer almaktır. Onlara ad verir, öykülerde kimlikleri olur ve yeryüzünde kim olduklarını bilirler hiç olmadan. “Anasız babasız insan olur mu ki?” (s.162)

Füruzan öyküleri, bize bilinen şeyleri bilinmeyenlermiş gibi yeniden yeniden gösterir. Gösterirken içine tatları, kokuları, renkleri, lezzetleri, hayatın kabalığını, insanın çirkinliklerini örtecek ayrıntıları da özenle yerleştirir satır aralarına.

Portakal kokusu, Paris esansları, İpek eşarp, gipür dantel yakalı roplar, Erik pestili, tenekede kavurma, tahin helvası, anasonlu galeta, koyu şarap rengi, kemik rengi, nefti yün, samur sarısı, pembe suskun çay fincanları, akasya ağaçları, ince pirinç musluklar, gümüş takımlar, gölgeli yeşil gözler, yeşil ela gözler, gümüş tutmalıklı bardaklar, sarı ipekler, mavi kemerler, kırmızı taşlı yüzükler, Çerkez tavukları, patiskadan apak perdeler, ipek muareler, yılan derisi çantalar, altın gibi saçlar, karabiberler, tarçınlar, çörekotları, havuçlar, gül kokulu memleket, kayısı reçelleri, karadutlar, küskün incirler, mis gibi ot ağaç kokuları, yonca kokan ballar, çağla rengi elbiseler, misket, çavuş üzümleri tüm bunlar evde sekiz kişi yaşayıp üç tabakları olanlar içindir. Tüm renkler, tatlar kokular ve doğa.

Kekik kokusu gelir bir an burnunuza ve sonra ağlamak için gözyaşlarınızı tutarsınız. Çünkü “Dış kapıda annesi yağmurun altında gülümseyerek duruyordu.” (s.107) O gülümseyişi bozmak istemezsiniz.

“Sen babanı bilmezsin kızım. Altı yaşındaydın öldüğünde…” (s.29) Bir güzel boylu poslu baba kokusunu aramakla ömür tüketen o çocukların ellerini sımsıkı tutup bırakmayışlarının öykülerini okursunuz içiniz ezile ezile. Ama sahicidir hepsi de. Çünkü hayat böyledir bir yanıyla. Umur onur görmüş konaklarda geçmez hepsi.

Öykülerine, zaten siz olanları biliyormuşçasına ve sanki karşılıklı sohbet ediyorken sözün ortası gelmişçesine birden başlar Füruzan. “Vedat’ın delirdiğini ilk kim söyledi; annesi mi?” (s.51)

Siz daha ne olduğunu anlayana kadar ve sonunu da size bırakıp başka öykülerini yazmaya başlamıştır bile. “Akşamsefalarının kokusu öylesine yoğunlaşmıştı ki, sıcak daha artıyordu gün geceye geçerken.” (s.120)

Okuyucusunu kendi yol arkadaşı yapan yazarın yöntemi olsa gerek dersiniz. Sevinerek sayfaları çevirmeye devam ederken sizin öyküye eklenerek devam ettiğinizi düşünürsünüz. Bu keyifli ve yüreklendirici yolda yürümekten yorulmazsınız. Kalabalık bir yürüyüş içinde olduğunuza, yıllar sonra yeniden tanık olmanın mutluluğunu yaşarsınız.

Her mutluluk kaybedilme korkusunu içinde taşıdığındandır biraz da bu temkinli uzaklık. Acıtıcı dahi olsa sahici olmayı seçmiştir. Sonrasında ağızda kekremsi tat bırakan yalancı mutluluklardan bizi korumaya çalışır. Çünkü terk edip giden babalar, aldatan kocalar vardır. Sokakta oyun oynarken az sonra çökecek karanlıkta kaybolacak o çocuk neşesinin kıymetini bilir. Hayat o neşe kadardır.” İnsan ömrü bir rüya, göz açıp kapayıncaya bitiveriyor.” (s.140)

Oysa Füruzan çocukluğun, kadınlığın ince sızı kederlerini anlatmaya devam eder. Dürüst olmayı seçer okuyucusuna. Çünkü içimizden birileri bunu yapmalıdır. Konakların sahte tiyatro dekorlarının, bordo kadife perdelerinin aralarına gizlenmiş palyaçoyu görmüştür. Bu sahtekârlığı yazının gücüyle okuyucusuna haykırır. Yaşamın güzelliği kandırmacasından, sevgisizliğinden kurtarmak ister. Çünkü insan, çocuk ne varsa bu dünyada ancak ayaklarını lastik botlarına rağmen yere sağlam basarsa yaşayabilecektir sarsılmadan. Bu yüzden ayakkabı metaforu çok güçlüdür Füruzan’da. O ayakkabılar ayağımızda olsa da olmasa da yoksulluğumuzdan başka bir yere, başka bir hayata götüremeyen ayaklarımız vardır kadere ve kedere zincirli. ”Benim vaktiyle ceylan derisi ayakkabılarım vardı.” (s.36)

Takunyayla okula giden küçük kızın kırık umudu, kırk yaşı, kırk hayali de olsa tek bir acısı yerleşiktir içine çocukluktan. Doğum lekesi gibi kalır en görünen yerde. Öyküler o takunyaların çıkardığı ses olur okundukça. İçiniz bilir bunu.” Sevgiden söz etmenin yeridir. Başlayabilirsiniz veya onun yerine neyi koydunuzsa.” (s.12) Füruzan, öykülerini koymuştur sevgisini koyamadığı her yere. Başında erkek bekleyen topraklar varsa, terk edilmişlerin yanında da Füruzan vardır yazdıklarıyla.

Sürüden ayrılanlar, haksızlıklara karşı gelenler, bizim gibi olmayı öğrenmişler, karnı sırtlarına yapışanlar, oymalı ağır kapıların adında ömür çürütenler hepsi yaşamın içinden öykülerdeki yerlerini alırlar. Değil mi ki insanızdır, her halimizleyizdir. “Ama ben insanım. İnsan harama, yalana yatkındır.” (s.66)

Tanrı’nın da suçu yok mudur biraz? “Bu dünyanın malı tatlı görünür ki, dini bütün kullarına günah işletsin.” (s.66)

Yaralar hep aynı yerde kalır. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e kadar güç ve güçsüzlük, varsıllık ve yoksulluk, kader ve keder değişmezdir. Bir erkin peşinden gitme gereği onca temizliğe, ovulan tahtalara, ipek çarşaflara, bembeyaz patiskalara rağmen o soylu! kirlilik yok edilemezdir.

Sınıfsal ayrımların keskinliği çok açıkça, erkek egemenliği, eşitsizlik, haksızlık çok açıkça dile gelir. Ezilen yine kimsesiz, sahipsiz hem devletten hem Tanrı’dan yetimdir. “Kim gördü hükümetleri avlularda, tarlalarda, dağlarda.” (s.36)

1967 yılından 1970 yılını kapsayan öykülerle ülkenin tarihsel, sosyolojik, psikolojik, ekonomik arka fonunu renklerle, kokularla, doğanın dokusuyla belirginleştirir Füruzan. Kapanan ihtişamlı, hizmetkârlı konak kapılarıyla, biten bir imparatorluğun yeni başlayan Cumhuriyet Bayramlarına geçişi de unutulmamıştır. “Önlükler gıcır gıcır ütülü. Kızlarda tafta kurdele. Temiz, tertemiz olmalı herkes. Her Türk çocuğunun görevidir temiz olmak.” (s.104) Yoksa ağalık, paşalık, erkek doğuramamanın suçluluğu, her erkeğin aynılığı, bekâretin ağır yükü, gizli utancı başka nasıl aklanıp, paklanırdı ki?

Temizlik şarttır. İnsan ruhundan başlayıp tüm sistem dip doruk ovulup arınmalıdır. O insan soyunun yoksul ruhuna sinmiş ekşi kokusunu atamayızdır yoksa üzerimizden. Çirkindik köylüydük, asri değildik, ecnebi lisanlara uzak, görgü yol yordam bilmezdik. “Sana ne be Çerkez kızı Cumhuriyet Bayramı’ndan? Benim bildiğim bayramların hepsi hanımlarla beyleredir?” (s.146)

Bu ülke için, kahramanca, yeni düzen için bir şeyler yapabilmekti çabamız tüm kirlerden arınmak için. “Ölmenin iyisini seçmek de insana yakışır iştir.” (s.142-143)

Sosyal çabalarımız olmadığına, tembelliğimize, Almanlar gibi çalışkan olamadığımıza göre. “Cehaletimizi aşar bu bayramı anlamak.” (s.146)

“O seçilsin istemezdi sanki çalgısı, ta ki oyunun başlayacağını belirten parçayı çalmaya başladıklarında (bu eski bir tangoydu)udunun gövdesinde bir davulu çalar gibi sesler çıkarırdı. Çadırın dışına morlarla çizilmiş kadın resmi gülümserdi gelenlere.” (s.117)

Bu morlu ve görünmek istemeyen kadını Füruzan sayarım öykülerini okurken. Duyulmak istemeyen bir müziğin melodisidir yazdıkları, okurken içinizden bilirsiniz bunu. Renklere, kokulara doğanın zenginliğine saklanıp gizlenir öykülerinin arasına. Hem de olabildiğince zarif, ince, şimdilerde pek bulunmayan eskilerin incelikli nakışlarının içine. “Bizde çocuk çok kıymetlidir. Küçük taylar gibi koşuşurlardı avlularda. Babaları döndüğünde terli sırtlarına konan tülbentlerin uçları bile karanfille, gülle işli olurdu.” (s.36)

Aslında yazan değil de anlatan mı demeli? Ya da gösteren. Film gibi karelerle, iç konuşmaları aktarırken acıların alt yazısını, unuttuğumuz o masum çocuk diline çevirir. Çok yorgunuzdur yaşarken ya da sadece hüzünlü. “Ah… çocukluğumu da eskisi gibi sevemiyorum, buna tam sevmemek denmez, işte öylesine bir şey. Artık günün orta yerinde sevinivermeler kalmadı.” (s.9)

İşte o gün ortaları kaybolduğundan hüzünlüyüzdür artık. Okudukça daha iyi anlarız o öyküler bizim için yazılmıştır. Ayaklarımız yavaş yavaş suya erer. Anlarız hayat böyledir. Kaybolan gün ortalarından başlar sökülmeye ömrümüz. O ipucunu yakalayıp yeni hırkalar örer durmadan Füruzan, çocukluğumuzun kemikleri sayılan sırtı üşümesin diye. Kimsesizlik zor iştir. Bir sırt sıvazlayanı olmalıdır insanın, hele ki gülümsemesi dudaklarında yarım kalmış çocukların. “Hiç sekiz yaşında bir çocuk babasız kalır mı?” (s.103)

Ne varsıl ağalar ne yakışıklı yiğitler başaramaz bunu. Değil mi ki o şefkatli baba kucağının şımarıklığı, sıcaklığı o çocuğa değmemiştir, ondan sonrası hep ayazdır. “Evdeki evlatlık kızın soğuktan dalga dalga kan oturan bacakları bile düşlerine giriyordu.” (s.43)

Yalnız çocuklar mı? Asla! “Sonradan öğrendiğiniz ölü kabuklarınız yokmuş. Güzelim bir kadınmışsınız üstelik. (Sizi de kırdılar mı?)”(s.15)

Saten giysili kadınları caketaylı erkekler de üzer. Ne de olsa aşkı kabul etsek, inanır gibi yapsak da bir erkekte ilk aranacak şey bu olmamalıdır. Çünkü kadınlık hiç de kolay değildir, her şeyi hiç yoktan yapıp yakıştırmak, sırf anne oldu diye sevildiğini ummak, dedesi yaşındaki adamların tükürük hokkalarını dökmek az şey değildir. “Analar yalan söylemez. Söylese de iyilik, dirlik içindir.” (s.64)

“Asalete, güzelliğe kim kıyabilir?” (s. 131) O zarafete zaman bile dayanamamışken, bu dünyaya ayak sürüyüp gidecek daha nice Parasız Yatılı’lar okumaya devam edeceklerdir Füruzan’ı.

Muhakkak ki ceplerinden çıkardıkları bembeyaz kolalı mendillerle, yeşil ela gözleri olmasa da benzer hüzünlerinin içlerine akıttığı yaşlarını siliyor olacaklardır ve Füruzan bir yerlerden hissedecektir, sonunu bilerek yazdığı o öykülerinin okuyanın kalbinde gizlendiği yerden dizleri yaralı çocuk ayaklarıyla koşan, dile gelmemiş sızılarını.

Ya da Füruzan o kimsesiz kalmış küçük çocukların gözlerini lavanta kokulu ipek mendille silerken, ceplerine bakkal bisküvisi niyetine öykülerini koyuyor olacaktır sessiz, narin şefkatiyle.

Çünkü zamanın karanlık kuyusunda bizi bekleyen kederlere karşı, susularak beklemek gereken anları vardır ve Füruzan, olmayan annelerin yerine orada bekler o yalnız çocukları yazdığı öyküleriyle.




Füruzan, Parasız Yatılı,

İstanbul, Yapı Kredi Yayınları,

Ocak 2020.

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör
bottom of page