Ara
  • ELİF KESİKOĞLU

Diş


Bekçi kulübesinde telefon çaldı. Üç aydır çalıştığım şantiyede sesini ilk defa duyuyordum. Hem öyle bir duyuyordum ki o an boş bir dünya üzerinde sadece telefon ve ben varmışız gibi.

Nedensiz değilmiş. Bekçi Rüstem, kapıya çıkıp el ediyor. Bana. İçim bir tuhaf oluyor. Harç makinesini kapayıp gidiyorum kulübeye. Ellerimin tozunu, daha da tozlu pantolonuma siliyorum. Alıyorum ahizeyi masanın üzerinden. “Alo.” Telefonun diğer ucunda karım. Ağlıyor. “Ne oldu Safiye?” Babam, mahalle camisinin bahçesinde yığılıp kalmış. Kapatmış gözlerini, açmamış bir daha. İmam efendi ambulansı aramış. Apar topar kaldırmışlar hastaneye. “Neden?” Kimse bilmiyor. Safiyem adı gibi biraz safça. Ambulansa binememiş. Hem binse ne? Eteğinde dört çocukla. “Tamam Safiye.” Rüstem, öğle paydosu için çay bardaklarını diziyor tepsiye. İçlerine attığı kaşıklar çınlıyor. Peynir, zeytin koymuş ortaya. Domates de. Ve olmazsa olmaz ekmek. Babamı kafamda döndürürken açlığımı düşünmeden edemiyorum. Rüstem kaş göz yapıyor, hayırdır, anlamında. Ahizeyi kapatıp cevap vermeden çıkıyorum.

Makinenin yanına dönüp ikinci kata doğru sesleniyorum. “Usta!” Adam yanındaki kolona tutunmuş öne doğru eğiliyor beni daha iyi duyabilmek için. Bugün her şey tuhaf. Ustanın kulakları büyüyor sanki. “Usta, babamı hastaneye kaldırmışlar. Gitmem gerek.” Tamam, diyor, İki saate dönmüş ol. “Dönemem usta etme, hastane cehennemin dibi, hem ne olduğunu da bilmiyorum.” Şimdi de gözleri büyüyor, çatık kaşları güneşten yanmış yüzünde genişledikçe genişliyor. Öyleyse, diye bağırıyor, dua et de baban ölmüş olsun. Yoksa hiç geri dönme.

Temmuz sıcağı boşanıyor her yanımdan.

“Yapma ustam!” Adam parmağıyla yukarıyı işaret ediyor bu sefer. O zaman, patronun hayali bir ilah gibi çıkıp oturuyor gökyüzüne. Ölüp ölmediğini bile bilmediğim babamın ruhu ikimizin arasında sekip duruyor. Tekrar seslenecek oluyorum ustabaşına. O sırada işçilerden biri, geçmiş olsun abi, deyip harç makinesinin düğmesine dokunuyor. Yukarı katlardan çimento torbası atıyorlar. “Sağ ol.” Sesim, gürültünün ve tozun arasında yitip gidiyor. Kulübenin yanında çizmelerimi çıkarıp ayrılıyorum şantiyeden.

Danışmada oturan kadın şişmanca. Yüzüme hiç bakmadan konuşuyor benimle. Arkasındaki duvarda saat on iki kırk beş. Önündeki kağıtlarda babamın adını arıyor günlerce. Başımı kaldırıyorum saat on iki kırk altı. Ben şantiyeden ayrılalı elli sekiz dakika olmuş. Sonunda buluyor. Beyin kanaması geçirmiş. Acil almışlar ameliyata. Bunu o kadar rahat söylüyor ki oturduğu yerde yayılıyor. Sandalyesinin kenarlarından taşıyor. Çayının höpürtüsü tırmalıyor kulaklarımı.

Ameliyathanenin bulunduğu bodrum kata iniyorum. Uzunca bir koridor. Sessiz, kimsecikler yok. Yüzümü gözümü ovuştura ovuştura volta atıyorum. Omzumda bir el. Ağır ve büyükçe. Dönüyorum. Köyden Hasan. Gün altında kavrulurken bir yudum su içmiş gibi oluyorum onu görünce. Kucaklaşıyoruz. “Ne işin var burada?” Hastanede çalışıyormuş. Temizlikçi. Tesadüf görmüş babamı acilden sokarlarken. Onca yıla rağmen hemen bilmiş, tanımış. Bakmış kimsesi yok, yakını oluvermiş. Bir siyah torba uzatıyor bana. Ağzı düğümlü. İçinde babamın kıyafetleri. Uzun ince koridor. İki ucu köhne. Ortasında ben.

Hasan kolumdan tutuyor. Arka kapıdan önce yukarıya, ardından yangın merdivenine çıkıyoruz. Ağdalanmış sıcak hava ve korna sesleri çarpıyor yüzümüze. Paslı basamaklara oturuyoruz. Hasan gerisin geri kalkıyor. Az sonra elinde iki çayla dönüyor. Bardağın birini uzatıp yanıma otururken, nerede çalıştığımı soruyor. Üstümü, tozumu tozanımı işaret ediyorum baştan aşağı, belli olmuyor mu demek istiyorum. Konuşmak zulüm gibi geliyor o an için. Çayımı yudumluyorum. Aç karnına midem bulanıyor. Bende iş yok, kendi anlatmaya başlıyor Hasan. Dilinin ucuna değen her kelime katmerleniyor. Köyden girip, şehirden çıkıyor. Serçe olup daldan dala atlıyor. Zihnim bulutlanıyor gri gri. Hasan’ın sesi kalınlaşıp, bandı saran kasetler gibi dönüyor. En alâkasız yerde araya girip soruyorum: “Saat kaç?” Ben geleli iki saat olmuş. Dönemedim şantiyeye. Ellerime bakıyorum. Avuçlarımı göğe çevirip babam için dua etmeye korkuyorum. Babamın kalbi avuçlarımda atıyor.

Az kalsın unutuyordum, diyerek elini cebine atıyor Hasan. Babamın takma dişlerini uzatıp avcuma bırakıveriyor. Kalbi değil ama kefeni ellerimde. Altın dişi parlıyor. Evvelki kış, annem öldüğünde tek mal varlığı ineğini satıp yaptırmıştı onu. Kefen param bu, derdi. Ölüm ağzından hiç düşmezdi. Ben ölürsem, ben ölürsem… Bir akşam, dişlerini takmayı unutarak oturdu sofraya. Getireyim ben, diye yeltenince, olmaz, dedi, dur ben alırım. Titrek bacaklarının üzerinde zorla doğruldu. Aynı odadaki yatağının başucundan çıkardı dişlerini. Üç kat bohçalamış. İçinden inci tanesi çıkaracak gibi özenle açtı mendilleri. Babam için hangisi önemliydi? Ölmek mi? Çıplak geldiği yerden çıplak dönmemek mi? Edep yerlerini örtmek değildi belki de mesele. Ölü bedenine sarılacak üç metre kumaş, yanında götürebileceği tek mal varlığıydı. Yoksullukla verdiği savaşın ganimeti. İneği. Altın dişi. Ve nihayetinde dünyadan koparabildiği bir parça, bir öç. Bunların hiçbirini bilmiyorum. Babama hiç sormadım. Hasan’ın sesi uzaktan uzaktan gelirken paslı demir basamaklarda düşüyorlar aklıma yalnızca. Babam bahane. Bir kefenim olsaydı, belki de hepsi benim yükleyeceğim anlamlardı.

Baksana, amcam soğan yemiş en son. Hasan’ın bu cümlesiyle sıyrılıyorum o düşüncelerden. Gülüşüyoruz. “Sabahları yeşil soğanı ekmeğin arasına koyup yemeği sever.” İkimizde sofrada başka seçeneğin olmadığını adımız gibi biliyoruz oysa. Dişlerin dibinde kalan soğanları ayıklamaya çalışıyorum. Uçları kalın, nasırlı parmaklarım girmiyor aralara. Aynı anda, sarı bir kedi, duvar dibindeki hastaneye ait çöp konteynerlerini deşeliyor. Kanlı pamuklar saçılıyor etrafa. Kan, alkol ve ağızda beklemiş soğan kokusu doluyor burnuma. Öğürtü geliyor. Tutuyorum kendimi. Ayağa kalkıp, dişleri cebime, kum ve çimento tozlarının arasına koyuyorum. Hasan işinin başına dönüyor. Ben koridora.

Üçüncü saatin sonunda doktor ameliyattan çıkıyor. Üzerindeki beyaz önlüğü görünce ellerimi pantolonuma siliyorum. Gayriihtiyari. “Evet, oğluyum ben.” Geldiğinde kendinde değilmiş. Röntgenler, filmler, muayeneler, beyin kanaması, damar, tıkanma, acil ameliyat, yoğun bakım hızlıca sıralıyor doktor. Ellerinden geleni yapmışlar, öyle diyor elleri cebinde. Bundan sonrası beklemekmiş. Kafamı sallıyorum, “Olur, tabii, tabii bekleyeceğiz.” Baştan ayağa bir çırpıda süzüyor beni, hiç bakmadan ama, akıl süzgecinde. Asıl söyleyeceğini sona saklamış: Ama bana sorarsanız, dua edin babanız yaşamasın. Böylesi onun için de sizin için de daha iyi.

Taş gibi.

Buz gibi.

Öylece duruyorum. Babamın dişleri zangırdıyor cebimde soğuktan. “Size de iyi günler doktor bey.” Duvar dibine çömelip ne kadar bekledim bilmiyorum. Hasan geliyor. Saati soruyorum. Mesai bitimine yarım saat kalmış. Hasan’ın avucuna mahalle bakkalının numarasını yazıp ayrılıyorum yanından.

Hastanenin bahçesinden çıkınca köşe başındaki büfeden jeton alıyorum. Hemen yanındaki kulübeye giriyorum. Bir fanus sanki. Dünyanın ortasında, dünyadan ayrı. Sonsuza kadar içinde kalsam. Ahizeyi kaldırıp numarayı tuşluyorum. Bekçi açıyor. “Alo, Rüstem, benim...” Söyleyeceklerim dua mı olur Allahım. Söyleyeceklerim dua mı olmalı Allahım. Bekçi konuşmamı bekliyor. “Alo, Rüstem. Babamı kaybettik.” Başım sağ olsun, evet Rüstem. Dostlar sağ olsun. Benim başım ancak babam ölürse sağ olabilecekmiş dediler zaten Rüstem. “Ustabaşına söylersin olur mu? Yarın iş başı yaparım yine.”

Caddeye çıkıp eve yollanıyorum. İnsan seli akıyor kaldırımda. İşportacılar bağırıyor; pil, çakı, jilet, mendil. Simit. Açlığım hatırlatıyor kendini. Tablanın önünde duruyorum. Cebimi yokladığımda bir iki bozuklukla, dişler geliyor elime. Çıkarıyorum. Simitçi çocuk, görünce gülümsüyor. Onun esmer yüzü gülüşüyle aydınlanırken, benim zihnim bulutlanıyor yine gri gri. Sesler kayıyor. Dişler kımıldanıyor elimde. Fırlatıp atıyorlar kendilerini. Ayaklar arasına karışıyorlar. Çocuk kahkahalara tutuluyor bu defa. Tablayı bırakıp dişlerin peşine düşüyor. Neşeli. Kovalamaca oynuyor onlarla. Ya da babamla. Ben de koşuyorum arkalarından. Sokak sokak, cadde cadde dolanıyoruz. Dişler, çocuk, ben. Babam, çocukluğum, ben. Peş peşe. Hastane çöplüğündeki kedi de geliyor arada. Çocuk daha çok gülüyor. Ben daha çok ağlıyorum koşarken. Bir mazgalın kenarında çocuk dişleri yakalıyor. Son anda kurtarıyor deliğe düşmekten. Doğrulup bana uzatıyor. Tablasından da bir simit.

Saatler sonra nihayet eve gelebildiğimde Safiyem açıyor kapıyı. Gözlerinde endişe. Çocuklar uyumuş. Babamın yatağına oturuyoruz beraber. Anlatıyorum doktorun söylediklerini. Olur mu hiç öyle dua, diyerek bir telaş kalkıyor yanımdan. Dizlerini döverek mutfağa doğru seğirtiyor. Cebimden dişleri çıkarıp bu defa daha sıkı tutuyorum. Sonra babamın mendillerine sarıyorum onları. Üç kat. İnci saklar gibi. Ve yastığının altına koyuyorum. Babam gelene kadar.


Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Muz Cemaati