Ara
  • NİLGÜN ÇELİK

"Acılarından Yepyeni Bir Kahkaha Yaratıyordu, ya da Kırmızı Bir Karanfil"

Naki Selmanpakoğlu’nun ilk göz ağrısı, İnsan Dediğin bu yılın ağustos ayında çıktı. Yani, taptaze bir kitap şu an elimdeki. Yazarı kadar beni de heyecanlandıran, merakla beklediğim bir kitaptı kuşkusuz. İçindeki öykülerin yazılışına şahitlik etmiş olsam da bir bütün olarak elimizde görmek başkaydı elbette. Naki Bey’in edebiyat serüvenine dostu olarak ortak olmak, onunla sistemi, yazarları, yazamayanları enine boyuna konuşmak benim için hem zevk hem de şans oldu. O iyi bir hekim olarak hastalarının karşısında iken şimdi de bir yazar olarak okurlarının karşısında. Onun bu heyecanına tüm kalbimle ortağım.

Kitabın ilk öyküsü, Yuvarlanıp Giden. Otobiyografi mi diye düşündüren, benim de çocukluğumun geçtiği yerleri anlatan/ hatırlatan samimi bir öykü. Cebeci Ortaokulunu, çevresini, Ulubay Pastanesini, Şafak Tepeyi anlatan öykü, oraları bilenler için heyecan verici. Çocukluğum tam da anlatılan yerde geçtiği için yazar anlattı, ben çocukluğumu koşturdum satır aralarında. Açık hava sinemalarını, bahçelere dalmaları, sokaklarda yukarıdan aşağı kaymaları, o dönemin, kömür kokusu gibi mahallelerin üzerine inen yoksulluğu, zenginliğin “mahalle aralarından gelen kızartma kokusu” olduğunun düşünülmesi, o masum anları yeniden hatırladım. Yazarın dili kurgu ile öyle bütünleşmiş ki abartıdan ve gösterişten uzak, anıların içinde, o sokaklarda gezindim. Tıpkı Naki Bey’le sohbet eder gibi.

İlker Ağbi, aynı samimiyetle yazılmış ve aynı süratle okuduğum öykülerden biri. Bıçkın delikanlı olan ya da gençlik dönemini heyecanla geçirmiş her delikanlının kendinden bir şeyler bulabileceği türden. “En hızlı doktor, en hızlı asker olduğumuz aylardı,” diyen yazar, önsözde de söylediği gibi, “kurgu gibi dursa da yalın gerçek öykülerden” biri de bu. Saf okur olup, İlker Ağbi’nin zor mezun olduktan sonra doktorluk mesleğini yapı yapmadığını okura merak ettiren türden.

Sır, adlı öyküde İnsanlar olmazsa Allah’ın canının sıkılır mı? diye merak eden bir çocuk var, çocuğun can sıkıntısına ortak olmak isteyen okurlar için.

Kadehte Yanan Dolunay, Yarım Şişe, Hadra, yazılma serüvenine ortak olduğum öykülerden. O gün nasıl merakla okuduysam bugün de aynı merakla okudum. Bin bir macera ve travma barındıran öyküler. Bir doktorun kaleminden yalın gerçek olduğu itiraf edilince daha da dokunan öyküler.

Selmanpakoğlu’nun öykülerinde anlatıcının, okurla sohbeti hem dilin akıp gitmesine hem de öykünün gerçekliğine yakınlaştırıyor bizi. Hediye, adlı öyküde “Uzaktan gelmiş, oğlunu emanet ettiği hekimle görüşmek istemiş. Alışık olduğumuz bir istek.” Derken yazardan çok bir doktora yakınlaşıyoruz. Yazar Naki Selmanpakoğlu öykülerine yansıttığı mesleğinde de beni şaşırtmadı. Tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi hassas, düşünceli ve naif. Öykülerin kurgusu da anlatımı da yazarın gerçeği ile hep aynı incelikte. Hediye adlı öyküsünde kullandığı şu cümle bu söylediklerimi özetleyecektir. “… sanırım acının dışarıdan solunamayacağını biliyordum.”

Naki Selmanpakoğlu öykülerinde okura yaklaşmak için değil, doğuştan, ya da alayından gelir gibi doğal, esprili bir dil barındırmakta. İlk çıkan kitaplarda az gördüğümüz bu özellik Naki Selmanpakoğlu’nu bir adım öne geçiriyor, fark yaratıyor bence. Bir şarkının anılardaki çağrışımı “Arkeolojik bir kazı buluntusu gibiydi bu şarkı,” diyerek anlatılıyor, sonra bir kahramanın uzun boylu olduğunu “Nihat’ın babası Salih Amca, boy ibresi uzunu gösterir,…” diyor. Yazar, üzerken gülmeye hazır tutuyor okurunu.

Ve kitaba adını veren öykü: İNSAN DEDİĞİN. Türkiye’nin alnında kara bir damga gibi duran o günü, Madımak Olayını anlatıyor. Madımak Olayında hayatta kalıp, yaşadıklarını anlamlandırmaya çalışan yazarlarımızı, ozanlarımızı anlatıyor Naki Bey. O güzel dili ile bir öykü oluşturmaya çalışsa da kurgusundan ötürü anı diyebileceğim türden. Görünenin arkasında hastanelerde nasıl bir koşturma yaşandığını, travma ile gelen yanmış, baygın, hafıza kaybı yaşayan yazarlarımızın gerçeğini hatırlatan kara bir anı. Lütfiye Aydın hocama da kitaba adını veren öykü içinde yer verilmiş olmasından dolayı yeniden geçmiş olsun demek isterim. “Acılarından yepyeni bir kahkaha yaratıyordu, ya da kırmızı bir karanfil.”

Öykünün içinde, olaydan bağımsız o hastanede bulunan Nurullah karakterinin de acısına ortak oluyorum. “Boynunun açılmasını en çok uçurtma uçurabilmek için istedi.” Yine saf okur olayım ve gökyüzünü seyredebilen Nurullah’ın o uçurtmayı uçurmuş olmasını dileyeyim…

İnsan Dediğin, yaşanmışlık dolu, sıcacık bir kitap. Üstelik dumanı üzerinde.

Okuru bol olması dileğimle.



Son Paylaşımlar

Hepsini Gör