Ara
  • ARZU ALKAN ATEŞ

Amber Ağacı


Amber ağacı eylülde çiçeklerini döküp toprağı sarıya boyamıştı ki Agnos Bey öldü. Eylül ölmek için güzel bir aydı. İnsan işi gücü yoksa eylülde ölmeli. Agnos Bey’in işi gücü yoktu. Her mevsim ölebilirdi. Ama durdu durdu eylülde öldü. Ölsün diye dua edeni de çoktu. Demek ki vakti zamanı ancak doldu. Agnos Bey öldüğünde seksen beşinden gün aldıydı. Oldukça uzundu yaşamı. Başkalarının hayatını cehenneme çevirmek için seksen beş yıl kâfiydi. Agnos Bey eylülde ya da başka bir ayda ölmeyi hiç düşünmese de göğün katlarında, gecikmeli de olsa, bileti kesildi. Oğulları ve gelinleri o ölünce rahat bir nefes aldı. Seksen beş yaşındaydı da aklı her şeyi kesiyordu Agnos Bey’in. Oturduğu köşeden kalkmadan da oğullarının, gelinlerinin yüzlerinden geçen her şeyi okuyor, okuduklarını artık dişleri kalmamış ağzında geveliyordu. O geveledikçe oğullarının ve gelinlerinin yüzleri soluyordu. Şimdi amber ağacının altında, tabutun içinde sessiz sedasız uzanırken yüzü de sesi de susmuştu. Yine de ürkütücü görünüyordu. Yüzüne bir nur inmemişti. Yüzündeki nemrutluk daha da katılaşmıştı. Bu haliyle bile bakanda korku uyandırıyordu. Küçük gelini Filipina, Agnos Bey’in ölüsüne bakarken geçmişi hatırlıyordu. Yemeğine zehir katmayı düşündüğü, bu düşüncesi yüzünden pişman olup rahibe günah çıkardığı, bir daha böyle şeyler düşünürsem çarpılayım, dilsiz kalayım, elden ayaktan düşeyim diye yeminler ettiği oluyordu. Ama birkaç gün geçmiyordu ki Agnos Bey, Filipina’yı çıldırtacak bir söz ediyor, Filipina hazırladığı zehri Agnos Bey’in yemeğine katmamak için kendini zor tutuyordu. Geçmişi ve yaşadıklarını hatırladıkça içindeki nefret bir sarsıntıya dönüşüyor, böyle zamanlarda Filipina elinde olmadan ileri geri sallanıyor, sanki yeryüzü ayağının altında raks ediyordu. Filipina, küçük bir kızken Agnos Bey ondan eteklerini kaldırmasını ister sonra da Filipina’nın bacaklarına ve daha nerelerine nerelerine dokunurdu. Filipina eteklerini indirdikten sonra Agnos Bey ona şeker verirdi. O da iyi bir şey yaptığı için ödüllendirildiğini düşünürdü. Başkaları ona şeker vermediği için Agnos Bey’le oynamak hoşuna giderdi. Filipina beş yaşındaydı ki Agnos Bey’in müşterileri adaya geldiler. Başka bir ülkeden gelen bu insanlar Filipina’ya renkli şekerler gibi göründü. Bir hafta Agnos Beylerde kaldılar. O bir hafta annesinin ve diğer hizmetçilerin koşuşturmaktan ayakları şişti. Bir akşam tam herkes bahçeye hazırlanan masada yerini almıştı ki Filipina da masaya oturmak istedi. Gümüşten kaşık, çatallarla ve porselenden tabaklarla donatılan masa ona çok güzel göründü. Bu isteği annesinin işaret parmağıyla reddedildi. Yetmezmiş gibi ayaklarına süpürgeyle vuran annesi onu mutfağa kilitledi. Filipina mutfakta bir başına kalınca çok sıkıldı. Bahçedeki masadan sesler ve gülüşler yükseliyordu. O an aklına Agnos Bey’in ona verdiği şekerler geldi. Aralık olan mutfak camından indi ve masaya doğru yürüdü. Agnos Bey’in çok sevdiği oyunu oynayarak masada yer kapacaktı. Agnos Bey’in karşısına geçti, eteğini kaldırdı, onun istediği gibi orasıyla oynamaya başladı. Herkes şarap içiyordu. Gördükleri karşısında ellerindeki kadehler titredi. Yudumladıkları şarap boğazlarında düğümlendi. Agnos Bey, Filipina’nın annesine seslenerek şu küçük pisliği ortadan kaldır, dedi. Zavallı Filipina o güne kadar hiç böyle dayak yemediydi. Annesi günlerce dövdü onu, Agnos Bey’in karısı Aura, Filipina’nın adadan uzaklaştırılmasını istedi. Agnos Bey gözdesinin sarayından kovulmasına izin vermedi. Genç kızlığını ve kadınlığını görmek istiyordu. Filipina’yı düşünmek onu diri tutuyordu. O günlerde ailenin dokuzuncu ve son çocuğu olan Enan, yedi yaşındaydı, Filipina’yla ilgilenmeye başladı. Onun ilgisi babasınınki gibi değildi. Oldukça masum ve sevgi doluydu.

Filipina amber ağacının altında, üzerinde adının ve soyadının yazıldığı çam ağacından yapılmış tabutta yatan Agnos Bey’e bakmaktan iğreniyordu. Çam ağacından yontulmuş tabutun kokusu bile Agnos Bey’in ölüsünü yumuşatamıyordu. Tabutu bile özel siparişti. Oymaları, işlemeleri şahaneydi. Agnos Bey sıradan bir tabutta yatamazdı. İçinden yüzüne tükürmek geçti, Filipina’nın. Kendini tuttu. Adalıların onu ayıplamasından korktu. Adadan da saçma geleneklerinden de sıdkı sıyrılmıştı. Adalıların sıkı sıkıya bağlı oldukları bir gelenekleri vardı. Biri öldü mü bir gün boyunca adada hayat dururdu. Ölü, amber ağacının altında tabutun içinde uzanıp yatar, adalılar da ölüyü beklerdi. Amber ağacı adanın tepesindeydi. Ada buradan bakıldığında göz kamaştırıcıydı. Ölü, sonsuzluğa karışmadan önce bu güzelliği son kez görsün, bu güzellik öte dünyada ona eşlik etsin diye bu tepeden uğurlanırdı. Amber ağacını bu tepeye dikenlerin de bu geleneği başlatanların da kimler olduğu bilinmiyordu. Adalılar soru sormaz, hiçbir yeniliği de hoş karşılamazdılar. Bir geleneğin değiştirilecek olması onların mahvına sebep olurdu. Böyle bir şeyi akıllarından geçirmezlerdi. Bu ölü uğurlama geleneği artık bir ritüel haline gelmişti. Adada yaşayan herkes bu ritüele katılmak zorundaydı. Bu zorunluluğa tabi olmayan tek kişi Agnos Bey’di. Karısı öldüğünde bile amber ağacının altında, adalılarla bir arada oturmamış, tepenin aşağısında bir yerde durmuş, karısının arkasından söylenenleri uzaktan dinlemişti. Adalılar için ölenin kim olduğunun bir önemi yoktu. Her ölü amber ağacının altından uğurlanırdı. O gün adada yas ilan edilir, kimse bir iş görmezdi. Herkes en temiz kıyafetlerini giyer, erkekler mahzenden en kaliteli şaraplarını çıkarır, kadınlar pişirdikleri golotları ve keçi sütünden yaptıkları peynirleri temiz bir beze sarar amber ağacının olduğu tepeye çıkılırdı. Bu ritüel en çok çocukların hoşuna giderdi. Boşalan adanın bahçelerinde gönüllerince koşturur, üzüm bağlarından istedikleri kadar üzüm yer, ana babalarının azarlamalarına maruz kalmadan özgür bir gün geçirirlerdi. Onların tepeye çıkmaları yasaktı. Yetişkinler bir gün, bir gece boyunca şarap içer, peynir ekmek yer, ölü hakkında konuşurdular. Bu konuşmalar ölüyü öven konuşmalardı. Ölünün iyiliklerine methiyeler düzülür, kim en güzel methiyeyi dizecek diye adeta birbirleriyle yarışırdılar. Adalılara göre ölüm insanın başına gelebilecek en kötü şeydi. İnsan ölerek hayatta yaptığı kötülüklerin bedelini ödemiş olurdu. Bir kötülük yaptıysa da affedilirdi. Böylece ölü, gördüğü güzel manzaranın ve duyduğu güzel sözlerin anısıyla öte dünyaya varır, orada mutlu olurdu. Agnos Bey’in tabutunun çevresinde oturan adalılar biraz şakındı. Onun hakkında anlatacak iyi anıları, ona dizecekleri methiyeleri hafızalarında boşuna arayıp durdular. Agnos Bey’in de bir gün ölebileceğini düşünmedikleri için hazırlıksız yakalandılar. Ne diyeceklerini bilemeden birbirlerine baktılar. İçlerinden biri çıksa bir cümle söylese belki gerisi gelecekti. Agnos Bey tabutunun içinden kulak kesilmiş, onun hakkında kim ne diyecek, merakla bekliyordu. Adalılar sustukça Agnos Bey öfkelendi. Ne var ki ölüm, öfkesini göstermesini engelledi.

Agnos Bey, dindar değildi. Tanrı’ya da İsa’ya da inanmadığı gibi başka bir şeye de inanmazdı. Ama her pazar kiliseye gider, rahibin elinden kutsal ekmeği yerdi. Bunu yapmaktaki amacı, adalılara kendini ve gücünü göstermekti. Ölesiye sıkılırdı kilisede. Hele ilahileri dinlemek onu canından bezdirirdi. İlahilerdeki o saçma sapan sözler yok muydu, o sözleri dinleyen cemaati, adanın kırlarında otlayan ineklere benzetirdi. Şırıl şırıl akan dereler, yemyeşil bahçeler, türlü türlü meyvelerden bahseden ilahiler ona inekleri çağrıştırırdı. Cennete ya da cehenneme inanmazdı. Cennet de cehennem de onun için adaydı. Dünyanın geri kalanı umurunda değildi. Ama dünya onunla yakından ilgilenirdi. Agnos Bey’in üzüm bağları yeryüzündeki en kaliteli üzümlerin yetiştiği, en leziz şarapların yapıldığı bağlardı. Dünyanın geri kalanı bunu çok önemserdi. Tattıkları şarapların müptelası olanlar Agnos Bey’e saygıda kusur etmezlerdi. Bu tattan mahrum kalmak büyük yoksunluk olurdu. Şarabı içtikten sonra damaklarında kalan tadın yerini başka bir şey dolduramazdı. Rengiyle, kokusuyla, tadıyla Agnos Bey’in ürettiği şaraplar üzerine şarap tanımazlardı. Hele onun verdiği çakır keyiflik... Kısacası Agnos Bey bir cennette dünyaya gelmiş, o cennetin ilâhı olmuş ve dünyayı oradan idare etmişti. Kendisini bir Tanrı olarak gördüğü için başka Tanrı’lara inanma gereğini de duymamıştı. Karısı Aura ise pek dindardı. Agnos Bey’e göre karısının genç yaşta ölmesinin nedeni dindarlığıydı. İnananlar yatar kalkar öldükten sonra Tanrı’ya verecekleri hesabı düşünürler. Tanrı fikri onları öylesine korkutur ki bu korku onları zehirler. İnananların Tanrı aşkı sandıkları şey korkudur. Bu korkunun ağırlığı altında ezilir, genç yaşta ölür ve Tanrı’ya kavuşurlar. Ama kavuştukları Tanrı değil huzurdur. İnsan bir kere ölünce, ölümden de Tanrı’dan da korkmazdı artık. Karısının ölümünü buna bağlayan Agnos Bey onun ölümünden kendini mesul görmedi. Karısı ona dayanamadığı için ölmüştü. Hatta intihar ettiği bile söyleniyordu. Adadaki zehirli otları toplattığını duymayan kalmamıştı. O otlardan yaptığı zehri içerek öldüğünü, bütün adalılar biliyordu. Agnos Bey bilmiyordu. O hiçbir şeyden dolayı kendini suçlamazdı. Canı ne isterse onu yapardı. Bağda üzüm toplayan işçilerin başına bir şey geldiğinde Agnos Bey’in bunda bir suçu yoktu. O, adadaki herkesi ki buna karısı, oğulları, gelinleri ve torunları da dahildi, kölesi olarak görürdü. Hepsi hizmetine amade hepsi onun kuluydu. Ada onun krallığıydı. O da bu krallığın hükümdarıydı. Amber ağacının altında oturan adalılar bunları düşünüyor ama dile getirmekten korkuyorlardı. Agnos Bey’in tabutundan kalkıp onlara hakaret etmesinden ölesiye korkuyorlardı. Agnos Bey’in kızı yoktu, dokuz çocuğu da erkekti, bu da onu güçlendiriyordu. Oğulları babaları öldüğü, def olup gittiği için, seviniyor; bu sevincin anlaşılmasından çekiniyor, amber ağacının altında sus pus oturuyorlardı. Duydukları sevinç ne işe yarardı. Hepsi yaşını başını almış, gençliklerini çoktan geride bırakmış, bir despotun hükümranlığı altında yaşaya yaşaya, özgürlüğün nasıl bir şey olduğunu unutmuşlardı. Ayrıca bozuk bir kandı taşıdıkları. Babalarının mirasçılarıydılar. Kan da miras kalır. Onun gibi olmak istemiyor ama taşıdıkları kanın etkisinden de kurtulamıyorlardı. Hemen hepsinin babasına benzeyen yanları vardı. Küçük kardeşleri hariç. Onun varlığı içlerine su serpiyordu. Hepsi onun kadar masum olmak istiyor ama taşıdıkları kirli kan onları zehirliyordu. Agnos Bey yaşamı buyunca oğullarını bir eşya olarak gördü. Onların bir kişiliği, bir ruhu olduğunu düşünmedi. Gelinleri ve torunları ise daha önemsiz eşyalardı onun için. Hiçbir torununu kucaklamadı, uzaktan parmağıyla işaret ettiği torunlarının, adlarını öğrenme gereği bile duymadı. Sen buraya gel, sen şunu al, sen oradan uzak dur, onlarla konuşması böyleydi. Bir ailesi olmasını istedi miydi, Agnos Bey? Büyük bir ihtimalle Aura’nın babasının bağlarına göz dikmemiş olsaydı evlenmezdi. Elindeki kırbacı oğullarının suratlarına doğru şaklattığında içinde bir duygu uyanmazdı. Oğulları da adanın kırlarında otlayan besili ineklerdi onun için. Ve bu oğullar babalarının onlara hayvan muamelesi yapmasına alışkınlardı. Ona karşı gelmeyi akıllarından geçiremezlerdi. Şu tabutun içinde yatan Agnos Bey, ölmekle ne iyi etmişti.

Agnos Bey en çok da Filipina’ya zarar verdi. Çocukluğundan itibaren Filipina’yla özel olarak ilgilendi, genç kız olur olmaz da ahırda Filipina’ya acıların en büyüğünü yaşattı. Filipina o günü hiç unutmadı. Yıllarca eteklerini kaldırarak o gün için hazırlanmış olsa da o gün yaşadığı sarsıntı, çok güçlü oldu. Bu Filipina’nın zayıflığıydı. Bir kadın acıya her daim hazırlıklı olmalıydı. Agnos Bey zayıflıktan hoşlanmazdı. Yer yarılmadıkça, gök yırtılmadıkça istediğini yapardı. Filipina kaçıncı yılın kaçıncı ayında, kaçıncı sarsıntıda hamile kaldığını bilmiyordu. Hamile kaldığını anladığında içindeki ejderi boğmak istedi. Kendini denize bıraktı. Ayak bileklerine bağladığı taşlar onu suyun içine gömdüydü ki Enan koşup sudan çıkardı onu. Çünkü Enan yedi yaşından beri Filipina’yı seviyordu. Onun sular altında kalmasına razı olamazdı. Agnos Bey, Filipina’nın hamile olduğunu anladığında pek şaşırmadı. Erkekliği adaca bilinirdi. Tohumları her yerdeydi. Kapı arkalarında, üzüm bağlarında bıraktığı tohumlar herkesin malumu, herkesin sırrıydı. Filipina hamile kaldı diye ondan vazgeçecek değildi. Küçük oğlunun Filipina’nın peşinde gezdiğinin farkındaydı. Al, sana bir hediye, dedi. Filipina’yı süsleyip allı pullu bir bebek gibi oğlu Enan’a verdi. Enan çocuk gibi sevindi, günlerce hediyesine el süremedi. Gerçekten onun olduğuna inanmak istedi. Filipina ona her şeyi anlattığında Enan çocuk gibi ağladı. Filipina’yı atına bindirip buralardan kaçırmak istedi. Ama Enan, Pegasus değildi ki. Uçamadı. Agnos Bey kanatlarını bir seferde kesiverdi. Ama Filipina karnındaki ejderi düşürmenin bir yolunu buldu. Agnos Bey’in çocuğunu karnında boğdu.

Filipina amber ağacının altında düşünüyor, düşündükçe sarsılıyordu. Adalıların sus pus oturması, şarap içilmemesi, ekmek peynir yenmemesi, bu ritüeli iyice can sıkıcı yapıyordu. İçlerinden biri çıkıp haykırsa hepsi karşılık verecekti. Filipina bunu duydu. Adalıların yüzlerindeki öfkeyi gördü. Herkes düşündükçe hatırlıyor, hatırladıkça öfkeleniyordu. Birden ayağa kalktı şalını başından sıyırıp attı. Adalılar hayretle ona baktı. Eteklerini kıvırıp beline sıkıştırdı, güzel bacakları ortaya çıktı. Oynak bir şarkı söylemeye başladı, sonra gerdan kıra kıra oynamaya... Göbek ata ata, adalıların arasında dolaştı. Herkes onun büyüsüne kapıldı. Bu Venüs olmalıydı. Filipina’nın bedeninde geziniyordu. Filipina Agnos Bey’in tabutunun başına geldi. Bir şey söyleyecekmiş gibi eğildi ve Agnos Bey’in yüzüne tükürdü. Hem de bunu birkaç defa yaptı. Adalılar çarpılacaklarını düşündüler. Bir süre sonra hâlâ çarpılmadıklarını görünce korkuları geçti. Gördükleri gerçekti. Bir adalı Agnos Bey’in yüzüne tükürmüştü. Ölüsünün diye düzeltti içlerinden biri. Filipina, içinizde Agnos Bey’e veda etmek isteyen varsa sıraya girsin, dedi. Rahip ön safta yerini aldı. Bu kadarına da izin veremezdi. Şoku atlatmış, kendine gelmişti. Filipina amber ağacının kurumuş çiçeklerini bir araya topladı. Cebinden çıkardığı kibriti çaktı. Ve çiçeklerin üzerine attı. O böyle yapınca çiçekler tutuştu, otlar tutuştu, amber ağacı tutuştu, Agnos Bey’in tabutu tutuştu, en sonunda da Agnos Bey tutuştu. Adalılar geriye çekildiler. Ne olduğunu anlamamış gibi bir halleri vardı. Bu halleriyle Agnos Bey’in ineklerine benziyorlardı. İçlerinden biri inek olmaya daha fazla dayanamadı, sonra bir diğeri, derken bütün adalılar çığırından çıktı. Bu yıllardır yaşamadıkları bir duygu, bağbozumunda bile hissetmedikleri bir coşkuydu. Adalılar odun taşıya taşıya ateşi beslediler. Akşam olmadan amber ağacı da Agnos Bey de kül oldu. Agnos Bey’in bu kadar kısa sürede küle dönüşmesi içlerindeki bütün putları yıktı. Günlerce sürdü coşkuları. Adalılar için Agnos Bey’in cenazesi bir şölene dönüştü. Ve bu şölen her eylül tekrarlandı.

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Muz Cemaati