Ara
  • ÖZNUR UNAT

Ay Tutulması



Ayaklarım toprağın içindeydi. Hortumun ucundan akan su bulunduğu yeri iyice ıslatıp, çevresinde minik bir gölcük yaptıktan sonra mutlaka sızacak bir yol buluyordu. Önce incecik, ip gibi bir yolda ilerlerliyor, peşi sıra gelen suyla iki üç parmak derinliğinde çukur bir kanal oluşturuyor, bu kanalda ilerleyen su, bahçenin aşağılarına inerek fasulyelere kadar gidiyordu. Ayaklarımı toprağa iyice bastırdım. O an şunu düşündüm, bu toprağın içinde ya da dışında olmak arasında ne fark olabilir ki? Toprak, su, güneş, deniz, yağmur, yıldızlar… Öldükten sonra bir yıldıza konacak olsak bundan da korkacak mıyız? Bizi yakıp küllerimizi denize atsalar denizden de mi korkacağız? Toprağın altında ya da üstünde olmanın arasındaki fark nedir? O an için ikisi de aynı geldi bana. Hatta toprağa gömülen ayaklarıma baktım, tüm vücudumla orada olsam ne fark eder diye düşündüm. Bilinmeyenden korkuyoruz işte. Bilirsem korkmam. Ardiyeye koştum. Bel küreğini kaptım. Soluk almadan kazmaya başladım. Ne kadar sürdü bilmiyorum ama belime kadar kazmıştım çukuru. İçine girdim. Çevremde tepecik oluşturan toprakları, ellerimle kendime doğru çekerek çukura attım. Solucanlar, karıncalar, böcekler avuçlarımın arasından göğsüme düştü. Bacaklarımı oynatamıyordum. Toprağın nemini dizlerimde hissettim. Keşke yanımda Emine olsaydı da başıma kadar atsaydı şu toprakları. Gözlerimi kapattım. Yüzümde bir şey yürüyordu sanki. Yürüyen şeyin hangi yöne doğru gittiğini hissetmeye çalıştım. İçine gireceği bir delik arıyor olmalıydı. Burnuma girmeyi akıl etse keşke…

**

Uludağ’ın güney batı yamaçlarındadır Keles. Adını aldığı Keles deresinin vadisinde kuruludur. Civarındaki köylerden biri de, bereketli topraklarını Keles Deresi’nin suladığı, Eğrice Köyü’dür. Derenin suyu mevsime göre renklenir. Bazen yeşil, bazen sarı, bazen de gri akar. Kışın çetin geçtiği günlerin bitiminde, bahar gelip karlar eriyince dere yükselip taşar. Köyü Keles’e bağlayan tek yol kapanır. Böyle zamanlarda, dünyanın kalan kısmının ne yaptığından habersiz, evlerinde mahsur kalır Eğrice’liler. Çocuklar okula gidemez, hastalar doktor için şehre inemez. Sadece baharda değil, kışın çok kar yağdığında da yollar kapanır. İlçeye bu kadar yakın ama bir o kadar uzak, içinde yaşayan insanların da tıpkı bu köy gibi dağların arasına sıkışıp dışarıya kapandığı bir yerdir Eğrice. Bu kapalılıktan olsa gerek, yaşadıkları köyde yüzlerce yıldır süregelen törelerine çok bağlıdır köy halkı.

Ay tutuldu mu ölüm var demektir, tüfek atılır.

Yağmurlu, gök gürültülü bir gündü. Gökyüzü tüm gün karanlıktı. Geceyi gündüzden ayırmaya gücü olmayan ışık, sanki o ana takılı kalmış gibi hep aynı silik tonda duruyordu. Toprağı bataklık haline getirinceye kadar yağan yağmur, gece de sürdü. Ay tutulmuştu ama kimse göremedi. Atılan tüfekler habercisi oldu tutulan ayın.

Şeref tüfek sesleri arasında, bölük pörçük uykularla geçen gecenin sabahında, sıkıntıyla kalktı yatağından. Odanın içinde bir ileri bir geri yürümeye başladı. Adımlarıyla birlikte gıcırdayan tahtaların bitmek bilmeyen sesi, evin diğer yerlerinden de duyulmaya başladı. Odanın duvarları, göğün kasvetli renginin devamı gibi aynı griden badanalıydı. Böyle olunca içeriyle dışarının ayırdı kalmamıştı. Muska şeklinde bir bez torbanın içine konarak, kapının hemen yanına, bir çiviyle asılmış kuranı saymazsak duvarlar bomboştu. Nana asmıştı kuranı oraya. Şeref’i gece rahatsız edecek musibetleri uzak tutsun diye, besmele çekerek koymuştu. Odanın hemen önündeki bahçeye, şimdi bir çalı boyuna ulaşmış Ardıç ağacı dikmişti. Arada dallarını kırıp, sobanın üstüne koyduğu bakır sahanda yakar, çıkan dumanı solusun diye Şeref’i de başına oturturdu. Aklını yerine getirsin, kötü rüyaları uzak tutsun diye yakılan ağaç, duvarları kasvetli bir isle örtmek dışında bir işe yaramasa da kuru daldan yeşeren umutlar tükenmezdi.

Şeref’in, Ardıç ağacının dallarına takılan bakışlarıyla yavaşlayan adımları, tam duracaktı ki Emine girdi kardeşinin odasına. “Ne oldu kuzum? Neden yürüyon gene durmadan? Fena mı oldun yine?” diye endişeyle sordu. Şeref adımlarını yeniden hızlandırdı. “Yapma ablam, gözünü seveyim yapma!” dedi Emine. Şeref onu duymuyordu. Başını ellerinin arasına alıp kafasını sağa sola hızla çevirmeye başladı. Sonra birden, sanki Emine’nin sesini yeni duymuş gibi, sanki Emine odaya yeni girmiş gibi durdu. “Emine,” dedi. “Nana’ya bir şey olacak, buna eminim.”

“Ne gördün hele bir sakinleş de anlat,”

“Fena bir rüyaydı. Rüyamda ön dişlerim tek tek elime düşüyordu.”

“Hayrolsun.”

**

Nana o sabah erken kalkmış, Meryem’in sabah yaktığı sobanın yanındaki sedirde çorbasını içmiş, şimdi de elindeki portakal kabuklarıyla oynayıp, dalgın gözlerle Keles’in dik dağlarına doğru bakıyordu. Gençliğinde, Keles’in varlıklı, toprak sahibi bir ağasıyla evlenmiş, kocası ölünceye kadar da rahat bir hayat yaşamıştı. Onun ölümünden sonra düzen alt üst olmuş, kaderine boyun eğse de eski alışkanlıklarından tümüyle vazgeçememişti. Yerinden kalkıp, kendi kendine bir bardak su bile içmez, ağzına bir şey koymak için Meryem’in ya da Emine’nin, “hadi” diyerek yemek tepsisini önüne koymalarını beklerdi.

Şeref tek erkek torunuydu. Emine’yle arasında bir yaş vardı. Nana’nın eline doğmuştu. Meryem gibi dört kızı vardı Nana’nın. Kızlarının da kızı olmuş, Şeref’e varıncaya kadar kucağına erkek çocuk alamamıştı. Onun doğumunu dün gibi hatırlıyordu Nana. Meryem, yirmi saat olmuş aralıksız sancı çekiyordu. Daha çocuğun başı bile gözükmemişti. Odanın kapısında bir ileri bir geri dört dönen damadına dönüp, “doğuramayacak herhalde,” demişti. Meryem’in çocuğu doğururken öleceğine, doğuracak olursa da ölü doğuracağına dair her türlü melanet mevcuttu. Bir köpek uluyup duruyordu kapıda. Ezan başladı ama köpek yine de susmadı. Uzun uzun, acı acı havlamaya devam etti. Nana kapıya çıkıp önce ayakkabıların altına tükürdü, sonra da ters çevirdi. “Git kendi başını ye!” diye bağırıp bir taş savurdu köpeğe. Sonra, “inna lillahi ve inna ileyhi raciun” döküldü ağzından. “Allahtan geldik ve yine ona döneceğiz.” Bu teslimiyetle yeniden içeri girdiğinde, Şeref’in başı anasının rahminden dünyaya gözükmüştü. Eli, ayağı eksiksizdi, bir marazı yoktu ama tuhaf bir bebekti. Bazen sabahlara kadar morarıncaya dek ağlar, bazen de tüm gece uyumaksızın, beşiğin içinde bir noktaya bakar dururdu.

Şeref’in doğduğu gün kapıda uluyan köpeğin habercisi olduğu uğursuzluklar, oğlan bir yaşına varmadan peş peşe geldi. Önce kocası öldü Nana’nın. Bir sabah tütüne gitmek için traktöre binmişti ki kontağı çeviremeden kalbi durdu. Traktörün tekerinin hemen dibinde buldular cansız bedenini. O günden sonra bir daha üzerinden çıkarmamak üzere, siyahlara büründü Nana. Keles’te ölülerin ebediyen bu dünyadan ayrılmadığına inanılır. Ruhları ağaçlarda, bitkilerde tüm dünyada dolaşır. Ruhların dünyası bizim dünyamızın tam tersidir. Bizim kışımız onların yazı, bizim gecemiz onların gündüzüdür. Ruhu gece evine geldiğinde rahat etsin diye evin ışıklarını günlerce açık bıraktılar.

Daha ölünün kırkı çıkmamıştı ki Meryem’in kocası ortadan kayboldu. Sırra kadem bastı sanki. Bir süre sonra hakkında çeşit çeşit laflar söylendi. Çeçenlere destek olmak için dağa çıkmış, İstanbul’da bir kadına yanıkmış ona gitmiş, beynini yıkayıp kandırmışlar, organlarını teröristler çalmış… Bu kaybı da unutturan başka bir felaket daha olmasa Şeref’i uğursuz bellemezdi ama aradan iki ay geçmeden tarlada büyük bir yangın çıktı. Mahsulün yandığı yetmezmiş gibi en az iki sene ürün alamayacakları şekilde börtü böcek de yandı. O kışı geçirebilmek için hayvanları sattılar. Varlıklı bir evlilik yaparak o güne kadar yokluk görmeyen Nana için, en zoru bu oldu.

Çevresindeki eş dost da bu olan bitenle birlikte yavaş yavaş uğursuz bildi Şeref’i. Uğursuzluk sanki bulaşıcı bir hastalık da onlara da geçermiş gibi, eve gelen giden seyreldi. Camide, pazarda konuşulan tek mevzu, bu talihsiz ailenin başına gelenler oldu. Sonrasında yıllar geçti, hepsi unutuldu, herkes kendi hayatına döndü ama bu bakışları tek unutmayan, uğursuzluğuna ısrarla inanan bir tek Şeref kaldı. Kardeşi Emine dışında kimseyle konuşmaz oldu. Bazı geceler tuhaf rüyalar görüyor, bu rüyaları kardeşi dışında kimseye anlatmıyordu. Gördüğü rüyalar o kadar gerçek gibiydi ki kokuları bile buram buram alıyor, hatta bazı uykularından, yeni pişmiş ekmeğin kenarını koparmak ya da yeni demlenen ıhlamuru içmek için uyanıyordu. Bir süre sonra hangisi rüya hangisi gerçek iyice birbirine karıştırır oldu.

**

“Baktın mı kardeşine?” dedi Meryem, odaya giren Emine’ye dönüp. “Baktım, rüya görmüş gene. Kalkmayacağım ben dedi, geri yattı.”

Odanın içinde, yanan sobanın çıtırtısından başka hiçbir ses yoktu. Çatık kaşlı, dalgın bakışlı gözleriyle uzaklara doğru bakmaya devam ediyordu Nana. Tüm gece yağan yağmura dayanamayan kar, bahçedeki ağaçların üstünde yer yer erimişti. Oturduğu yerden doğrulup, elindeki portakal kabuklarını sobanın üstüne koydu. Bütün bu sessizliğin sebebi, bir süredir konuşmaktan kaçındıkları, eve hediye gelen çay, şeker, ekmekle yeniden açılan görücü konusuydu. Emine’ye talip olanlar niyetlerini ortaya koymak için aracıyla bunları göndermişti. Meryem, Nana’ya söz bırakmadan lafı almış, “henüz on altı yaşında,” diyerek getirdikleri malzemeleri açmadan geri vermişti. Nana o günden beri yüzü bir karış oturuyor, kafasını pencere dışında başka bir yere çevirmiyordu. Herkesi yok saydığı, bu sessiz tavrı, Meryem’i bağırıp çağırmaktan daha fazla yoruyordu.

Portakal kabuklarının sobanın üstünde yanarken çıkarttığı duman, bir an için eskiliğin, yaşlılığın ve anıların sindiği evin o ekşimiş kokusunu dağıttı. Meryem burnuna gelen güzel kokuyu duydu. Yer sinisinde açtığı yufkadan başını kaldırmaksızın, belli belirsiz bir sesle, “kızın gönlü yok bu işte ana, ben karışmam, sen de artık asma suratını” dedi. Bunu derken sesi dümdüzdü. Ne düşündüğüne dair bir duygu yoktu. Dışarıda şiddetli bir rüzgâr esiyordu. Rüzgârla birlikte bir yaprak uçarak camın dışına yapıştı. Nana, tahta pencerelerin arasından odaya giren rüzgârı kesmek için yerinden doğruldu. Sanki Meryem’i hiç duymamış gibi “dizlerim ağrıyor iki gündür,” dedi. Bir yandan da, camın kenarından sarkmış süngeri rastgele çekiştirerek çerçevenin arasına sıkıştırmaya çalışıyordu. Meryem de sanki onu hiç duymamış gibi, tahta sininin başında hamuru açmaya devam etti. Aralarındaki sessizlik ikisinin de umuru olmadan uzadı. Sessizliği ilk bozan Nana oldu. “Şeref’i gönder de ilaçlarımı almak için Keles’e gitsin.” Meryem elindeki unu siniye silkeleyip, Nana’ya baktı. “Gidemez ana. Bu aralar farkında değil misin nöbeti tuttu yine. Deli deli işler yapıyor. Emine geçen gün bahçede bulmuş onu. Bu soğukta yarı beline kadar toprağa gömmüş kendini. Emine’yi görünce aklı başından daha da gitmiş. “Kafama da toprak at” diye ağlamış.

Nana kendi kendine konuşur gibi mırıldandı: “Madem gönlü yokmuş zillinin, tahtaların arasından rüzgâr geçen bu eve dayansın o zaman. Başına gelen talihi görmüyor. Bir uğursuz delinin başını beklemeye ömrü billah devam etsin.”

**

Dünyada nasıl yaşarsan öyle ölürsün, der Keles’te köyün yaşlıları. Nesilden nesile devredilmiş bir kapanış cümlesidir bu. Bir düğün ya da bir cenaze için bir araya geldiklerinde ya da camii çıkışında, bayram ziyaretlerinin sonunda, akşam oturmalarından kalkarken, sözün bitimi hep bu cümleyle olur. “Dünyada nasıl yaşadıysan öyle ölürsün.” Ölüm kelimesini sadece bu cümlenin içinde kullanırlar. Çünkü Keles halkı ölüm yerine “kuşu uçtu” der. Kişinin ruhunun ölümden sonra kelebek ya da kuş olduğuna inanırlar. Ruh bedeni terk ederken bir ses çıkartır. İşte o ses kuşun ilk kanat çırpışıdır. Ölmek bu yüzden uçmak, uçup gitmektir.

Bu köyde bir zamanlar güzeller güzeli Hatice Gelin yaşamış. Erken uçan kuşunun kanadına, koca bir bilinmez sığdırmış. Eğricelilerin kuşaktan kuşağa geçen bu sözüne bir karşı çıkış olmuş ölümü. Çünkü Hatice Gelin, bir çiçeği koklamaya kıyamadan geçen kısacık ömrünün sonunda, boğazına dayadığı keskin bıçağın ucunda uçurmuş kuşunu. Hatice Gelin’in bu hazin sonu herkesçe bilinirdi bilinmesine ama konuşmak sanki yasakmış gibi, ne zaman Emine merak edip bunu soracak olsa, Nana, konuyu kapatır, “bırakın şu uğursuz hikâyeyi,” der başka da tek kelime etmezdi. Meryem anasının aksine, bildiği kadarını anlatmıştı Emine’ye. Yıllar önce, o köyde yaşamış, kendinden yaşça büyük ama bir o kadar da varlıklı bir adamla evlenip, düğün gününün gecesinde, boğazına sapladığı bıçakla canına kıyan, on altı yaşındaki güzeller güzeli bir kız, demişti Hatice için. “Ölümü yıllar yılı sır gibi kaldı, konuşulmadı. Başka bir sevdiği varmış diye dillendirildiyse de işin aslı hiçbir zaman bilinmedi. Kızları öldükten sonra, ailesi topraklarını satarak, göçüp gitmişler. Hatice Gelin’in mezarına dahi gelmeksizin olan biteni sır gibi içlerine atıp, bir daha Keles’e dönmemişler. Onlar gittikten sonra bu felaket bir daha hiç konuşulmamış. Herhalde köyün adı böyle bir olayla, kara anılsın istememiş büyükler. Kocası bir vakit sonra yeniden evlenmiş. Çoluğa çocuğa karışmış. İşte bütün anlatılan bu kadar, güzel kızım.”

**

Keles’in varlıklı bir ailesiydi Emine’nin talibi. Bu yörede yıllardır değişmeyen adetlerden biri de görücü usulü karar verilen bu evliliklerdi. Nana, Meryem, Hatice Gelin… Hepsi bu şekilde evlenmişti. Yaşlı kadınların kefen kumaşı kestirip evde hazır tutması gibi, kız çocuklarına da doğdukları gün gelinlik kumaşı kesilir, kaderleri daha bebekken biçilirdi. Meryem’in “kızın gönlü yok, ben karışmam” demesi adetlere karşı çıkmaktan çok kimsenin hayatını yönetecek gücünün ve arzusunun olmamasındandı. Bu arzusuz durum bir süre sonra onu hafifletmiş, akşamları daha huzurlu, derin uykulara dalmasını sağlamıştı. Nana’ya göre; kime ne olursa olsun umurunda olmamanın getirdiği bu hafiflik de bir nevi delilikti. Şeref’in doğumundan sonra Meryem’in payına düşen uğursuzluk da buydu. Meryem kocasının sırra kadem bastığı günden sonra yavaş yavaş suskunlaşmış, yaşamını güneşin gökyüzündeki konumunun belirlediği günlük işlerin sıradanlığı içinde gün be gün tüketir olmuştu. Her günün biteviye akması çok da umurunda değildi. Çünkü duyularıyla değil vakti geldikçe yaptığı işler üzerinden algılıyordu hayatı.

Gün doğmadan kalkıp, önce hayvanların işlerini tamamlıyor; evin hemen arka tarafında üç ineğin olduğu ahırın temizliği, yemin, suyun tazelenip sütlerinin sağılması, sonra kümesin kontrolü derken gün aydınlanmış, ışık dut ağacının dallarını geçmiş oluyordu. Eğer o gün yevmiyeli gideceği tarla, bahçe işi varsa yanına aldığı peynir ekmekle o işe gidiyor, geldikten sonra artık iyice kocamış olan Nana’yla ilgileniyordu. Nana’nın odası her zaman kilitliydi. Anahtarı şalvarının iç kısmına diktiği cebe koyar, yatarken kapısını kilitleyip uyurdu. Odasına temizlik için bile kimseyi sokmazdı. Tozlu camları açılmaz, ağırlaşmış perdeleri yıkanmazdı. Meryem bahçe işinden gelir gelmez, bütün gün oturduğu sedirde ağrılar içinde onu bekleyen Nana’nın karnını doyurur, bazen yıkar, hareketsizlikten şişmiş bacaklarını ovup, dut ağacını seçemeyeği kadar karanlık çöktüğünde de hayattan bir beklentisi kalmamış insanların bir kuş hafifliğince, kafasını yastığa koyar koymaz uyurdu. Bütün günün tek mükâfatı bu uykuydu işte. Bazen Emine bölerdi bu düzeni. Meryem’in yanına sokulur, Şeref’in anlattığı bir rüyayı ya da o gün yaptığı bir tuhaflığı anlatırdı annesine. Böyle anlarda Meryem, Emine’nin kardeşi için duyduğu kaygıyı, çaresizliği hisseder, kızını sanki bir bebekmiş gibi dizine yatırır, “geçecek” derdi. İki kardeşin birbirine olan güçlü bağı, belki de babasız büyümelerinden kaynaklıydı. Bu bağlılık Meryem’in hoşuna gider, bundan kendine gurur payı çıkarırdı.

Nana’nın biten ilaçlarını almak için o gün Şeref’i Keles’e yalnız göndermek istemedi. Emine’yi de yanına koydu. İki gündür durmaksızın yağan yağmur tüm karı eritmiş, tatlı bir sıcaklık yayan güneş, bulutların arasından nihayet yüzünü göstermişti. Sabahın erken saati minibüse binip, son iki boş koltuğu doldurdular. Onların binmesiyle kalktı hemen minibüs. Eğrice’yle Keles arası havanın durumuna göre bazen yirmi dakika, bazen de yarım saat sürerdi. Kışın yoldan binen pek olmazdı. Minibüstekiler genelde birbirlerini tanır, radyoda bir şarkı açılır, hal hatır, sohbet derken zamanın nasıl geçtiğini anlamadan varılırdı. Yolda Emine, kimsenin duymayacağı bir sesle, biraz da çekinerek görücü meselesini açtı Şeref’e. “Nana’nın suratı bu yüzden asık işte,” dedi. Şeref yorum yapmadan dinledi. Emine’nin lafı bittiğinde sadece, “Sen neden varmıyorsun adama?” diye sordu.

“Daha on altı yaşındayım, bu köyde geçmeyecek ömrüm,”

“Ne varmış bu köyde?”

“Okuyacağım,”

“Sonra?”

“Bilmem”

“Sonra yine evlenmeyecek misin?”

“Evleneceğim, ama sevdiğimle. Hatice Gelin gibi öleyim mi ben de?”

Hatice Gelin gibi öleyim mi ben de sözü Şeref’i ürpertti. Emine’nin bu köyden çekip gitmesini istemezdi ama ölmesi düşüncesi içinin fena halde sıkışmasına sebep oldu. Emine’nin kılına zarar gelmesine izin vermeyecekti. Nana’nın asık suratı da, ne düşündüğü de umurunda değildi Şeref’in.

O akşam, minibüsteki bu konuşmanın etkisiyle olmalı, Hatice Gelin’i gördü rüyasında. Hatice Gelin, bembeyaz gelinliğinin içinde su gibi güzeldi. İpekli yorganlar, beyaz sabun kokan nakışlı yastıklarla bezeli gelin yatağının hemen yanında, ayakta duruyordu. Dışarıda şiddetli bir yağmur yağıyordu. Şeref rüyasında, sokağın ortasında durmuş, o şiddetli yağmura rağmen hiç ıslanmadan Hatice Gelin’i seyrediyordu. Sokağı gün doğmuşçasına aydınlatan şimşekle birlikte, Hatice Gelin’in o gün gelin geldiği evinin damında dimdik duran kargayı gördü. Karga istifini bozmuyordu. Hatice Gelin cama doğru kafasını çevirdi. Göz göze geldiler. Yüzü kireç gibi beyaz, bakışları buz gibi donuktu. Avuçlarını Şeref’e doğru açtı. Açmasıyla birlikte elindeki bıçak avucundan yere düştü. Yere düşen bıçağın tok sesi mi, sokakta uluyan köpeğin sesi mi bilemediği bir sesle yatağından sıçradı Şeref. Cama koştu. Hatice Gelin’in yıllar önce gelin geldiği, geldiği akşam da öldüğü eve doğru baktı. Damda duran kargayı gördü. “Hala rüyada mıyım? Hatice Gelin şu an baktığım yerde mi?” Gerçeklerle, düşler yine birbirine karıştı. Sabah rüyasını hep yapageldiği gibi Emine’ye anlattı. Emine gözleri fal taşı gibi açık dinledi kardeşini. “O kızın kötü kaderi sana malum oldu işte,” dedi korkarak. “Bir şey demek istiyor sanki ama ne?” Anneme anlatacağım diyerek gitti yanından.

“Anne, Şeref tuhaf bir rüya görmüş dün gece. Rüyasında Hatice Gelin avucunda bir bıçak göstermiş ona. O kadar üzgün bakıyormuş ki gözleri. Sanki benim için bir şey yap der gibiymiş. Evin damında karga varmış rüyasında. Gözünü açıp camdan bakınca aynı yerde kargayı görmüş. Bu ne demek acaba?” Meryem’i de tedirgin etti bu tuhaf rüya. Hatice Gelin evinin bahçesine gömülmüştü. Bunu biliyordu, Nana’dan duymuştu. Mezarının başına da Ardıç ağacı dikilmişti. Emine’nin ve Hatice’nin aynı yaşta oluşu, ikisinin de aynı yaşta çıkan talibi, ikisinin de bu kısmetlere gönülsüzlüğü… Peki ya Şeref? Şeref’in ruhunu rahatsız edip de uykularına musallat olan neydi böyle?

Nana bu konuşmaları duydu duymasına ama sessizliğini bozmadı. Kimseye bir şey demese de bu rüyalar kötü bir şeyin habercisi mi diye içten içe o da korkuyordu. Yıllardır, tütsüler, muskalar ve dualarla başlarına gelecek olan musibetleri uzak tutmaya çalışmış, yine de Şeref’i tuhaf davranışlarından kurtaramamıştı. Emine’nin erken yaşta, iyi bir evlilik yapıp gitmesini bu yüzden çok istemişti. Ama artık yaşlanmış, sözü evdekilere geçmez olmuştu. Sabahları ağrıyan kemikleri yataktan kalkmasına isyan ediyor, tüm gününü geçirdiği sedire bile hasret kalacağı, yatağa mahkûm günlerin, er ya da geç onu bulacağını düşünüyordu.

Nitekim o kışın sonunda korktuğu gibi oldu. Üzerine çöken yaşlılık yüzünden iyiden iyiye Meryem’in bakımına muhtaç bir halde yaşamaya başladı. Yıllardır çıkarken kilitli tuttuğu odasından artık çıkamıyordu. Meryem, annesini yatağında yedirip içiriyor, onu oyalamak için türlü türlü şeyler anlatıyor, Nana’nın elden ayaktan düşmüş bu çaresiz durumuna üzülse de belli etmiyor, yorgunluğundan şikâyet etmiyordu. Yiyebildiği şeyler genelde çorba ya da yoğurt gibi boğazından kolay geçecek şeylerdi. İyice zayıflayan kasları, artık vücudunu taşıyamayınca yardımla tuvale gitmesi de zor olmuş, gereğinden uzun yaşayan her insan gibi yeniden bebeklik günlerine dönmüş, altı bezlenmeye başlanmıştı. Bu halinden utandığı için mi, yoksa konuşmaya canı kalmadığı için mi bilinmez ağzını sadece Meryem’in zoruyla yediği yemekler için açar olmuştu. Bir iki defa Şeref’i görmek istemişti. Gözlerini torununun gözlerinden ayırmadan elini hafifçe tutmuş, cılız bir sesle ne dediği anlaşılmayan şeyler mırıldanmıştı. Bu halde yaşamaya bir sene dayanabildi. Derken bir sabah Nana’nın da kuşu uçtu. Meryem, yatağında gözleri açık bir halde buldu onu. Yüzünde sanki rahatlamış insanların tebessümüne benzer bir ifade vardı. Anasını öyle cansız, kuş kadar kalmış bir halde görünce ağladı, dövündü. Sonra komşular geldi. Yüzünü kıbleye çevirip, çenesini bağladılar. Yavaşça gözlerini kapatıp, bedeni hoş koksun diye ardıçla yıkadılar. Yıkama suyunu ayak basılmayan bir ağacın dibine döktüler. Yıllardır dolabında sakladığı kefenini üstüne sararken, içine fesleğen yaprakları koydular. İşte böyle yolculandı Nana.

**

Gece fena bir rüya gördüm. Rüyamda ön dişlerim tek tek elime düşüyordu. Sabah Emine’ye anlattım. “Hayrolsun,” dedi. Yaşlı neneme yordum. O gün değil ama günü geldi rüyam çıktı. Anam onu ağzına besliyor. Bir senedir yatalak garibim. Günden güne eridi. Şimdi sadece gözlerini oynatabiliyor. İnan öldüreyim diye gözümün içine bakıyor. Bazen aklımdan geçmiyor değil. Anam yoğurdu ağzına dökerken elinden alayım, ninemin elini son bir öpeyim sonra da kafasına yastığı basayım. Zaten tavuk kadar canı var. Sordum ona bi keresinde. “Nene,” dedim. “Ölmek istiyor musun?” “İstiyorsan gözünü iki defa kırp, istemiyorsan açık kalsın.” Gözlerine dikkat kesilerek bekledim. Sonra… Sonra, başında beklerken “lan kırparsa ne yapacağım?” diye geçti içimden. Ama hemen dedim ki “can tatlıdır be! Tek bi nefes almak bile yeter gelir insana.” Lakin öyle olmadı. Baktı baktı yüzüme, sonra kırpıverdi gözlerini. Hemen açıp peşi sıra yine kırptı. Sonra da bekledi. Bakıştık öyle uzun uzun. Bakışları yalvarır gibiydi. “E hani yapacaktın be oğlum!” der gibi. Sonra bir daha odasına giremedim nenemin. Odaya her girişimde aynı yalvaran bakışı görmekten korktum. “Hani yapacaktın? Yapamayacaksan niye sordun da umut verdin bana?” İnan ol bu bakışlardan korktuğum için bir daha odasına girmedim. O yastığı suratına kapatmak, belki de daha kolaydır o bakışların sebebi olmaktan.

**

Cenaze defnedildikten sonra Keles’te adettir, ev iyice süpürülür. Silinip temizlenen evle birlikte bütün kötülüklerin, sıkıntıların da temizlendiğine inanılır. Nana’nın yıllardır kilit altında duran tozlu odasına bu inançla girdi Meryem. Pencereleri açtı, yerleri süpürdü, camları sildi. Emine yardım etti annesine. Yatağını, yorganını, terliklerini kaldırdılar. Aralarına naftalin serpilmiş giysilerini dolaptan çıkartırken, eline soğuk ve sert bir demir parçası değdi Emine’nin. Canının acısıyla “anne!” dedi. Bir bıçağın ucuydu elini acıtan. Bulduğu şeye şaşkınlıkla baktı. Kemik saplı bir bıçak, namlusu uzun, ağız kısmı paslı. Yanak kısmında bir yazı dikkatini çekti. Üstünde “Rasim” yazıyordu. Meryem merak edip çömeldi kızının yanına. Çok eski olduğu belli bu paslı bıçağın orada ne işi vardı? Nana’nın bu bıçakla ne işi olabilirdi ki? Bursa’da el yapımı bu bıçakları yapan ustaların sayısı iyice azalmıştı. Bir zamanlar genelde Kosova, Makedonya göçmeni olduğu için Arnavut olarak bilinen bu ustaların elinden çıkan kemik ya da ahşap saplı, bazısı zengin taşlarla bezenmiş bu bıçaklar, çoğu zengin beyde olurdu. Son kalan birkaç usta da Demirciler Çarşısı’nda çalışıyordu. Üzerinde yazan isim, muhtemelen yapan ustanın adı diye düşündü Meryem. Annesinin yıllardır sakladığı bu bıçak, kilitli kapının hikâyesini de saklıyor olmalıydı. Rasim usta, eğer sağsa… Kilitli kapıların ardındaki bilinmeze ilk defa o an, bir adım yaklaşma arzusu duydu Meryem. Bu arzuyu doğuran şey belki de Hatice Gelin’in erken uçup Şeref’in camına konan kuşuydu. Yüzleşilecek şey her ne olursa olsun, arzu duymak yaşam belirtisiydi. Ve bu duygu iyi geldi Meryem’e. İki çocuğunu da alıp Rasim Usta’yı bulma umuduyla Bursa’ya doğru yola çıktı.

**

Demirciler Çarşısı, Bursa

“O gece Hatice Gelin’in yeni gelin geldiği evin sokağında uzun uzun bir köpek havladı. Ben kahveden dönüyordum. Yağmurun şiddetinden bir damın altına sığındım. Sokağı gün doğmuşçasına aydınlatan şimşekle birlikte Hatice Gelin’in damındaki kargayı gördüm. Karga istifini bile bozmadı. Hatice bembeyaz gelinliğini henüz çıkartmamış, yüzü pencereye dönük sokağa bakıyordu. Seslensem, gel desem, tutsam elini, kaçsak gitsek diye hayal ettim içimden. Öylece kıpırtısız duruyordu. Tuhaf geldi o hali bana. Bir an göz göze geldik sandım. Yüzü gelinlikle aynı renkti, korktum. Yağmura aldırmadan saçağın altından çıktım, evime doğru koşar adım yürüdüm. Üstüm başım ıslak, girdim içeri. Anamın, ne bu halin laflarına bakmadan vurdum kapımı yattım. Sabah ağıtların, feryatların sesine uyandım. N’oldu diye anama sordum. “Kıymış canına Hatice” dedi, anam. Önce inanamadım. İçimde acı bir pişmanlık duydum. Bende gönlü olduğuna azıcık ihtimal versem kaçırırdım. Ama Keles deresi tersine aksın ki uzaktan uzağa sevdim ben onu. Benim etim ne budum ne deyip açılamadım kimselere. Ne de olsa kendi halinde bir bıçak ustasıydım. Bir kere dere boyunda gördüm. Güzelliğine vuruldum. Sonrasını bildiğiniz gibi işte. Deden talip olunca sevgimi içimde gizli gizli yaşadım. Varlıklı adam diye rızasıyla gelin gitti sandım ben. Canına kıyacağını bilsem, ah bilsem! Hele de elimle yaptığım bıçak kuşunu uçuracaktı bilsem! Ah bilsem. ”

Meryem ve çocuklar, uzun uzun dinledi Rasim Amcayı. Üzerine yıllar geçmesine rağmen unutmadığı o geceyi sanki dün yaşamış gibi berrak anlattı yaşlı adam.

Dönüş yolunda minibüsün en arka sırasına oturdular. İki çocuğunun arasına geçti Meryem. İkisinin de ellerini tuttu. Tıpkı küçükken yaptığı gibi eğildi, usulca öptü ellerinden. Gülümsedi iki çocuk. Sonra çalan türküye birlikte katıldılar.


“Dost elinden gel olmazsa varılmaz

Rızasız bahçenin gülü derilmez

Kalpten kalbe bir yol vardır görülmez

Gönülden gönüle giden

Yol gizli gizli, gönülden gönüle

Gel gizli gizli…"







Son Paylaşımlar

Hepsini Gör