Ara
  • EMİNE DÖLEK

Aydın


Bugün o esmer, tombul, başını öne doğru sarkıtarak kara gözleriyle çevresini süzen erkek çocuğunu gördüğü ender günlerden biri. Çocuğun üzerinde pötikare gömlek, siyah hırka, kadife pantolon; ayaklarında ise ondan başka hiç kimsede görmediği bağcıklı, siyah deri ayakkabılar var. Yaşıtlarının hepsi naylon ayakkabı giyiyorlar halbuki, yaşıtı olmayanlar da... Hoş, üzerindeki diğer giysilerden de ondan başkasında yok. Şımarık değilse de nazlı, mızmız bir hali var. Bir de onda diğer çocuklarda olmayan bir parıltı var, kendi kız kardeşlerinde de bahçesinde dolaştığı okula her gün gelen yüzlerce çocukta da olmayan bir parıltı. Teneffüs zilinin çalmasıyla siyah önlüklü yüzlerce çocuk okulun bahçesine akın ediyor. Nazlı nazlı parıldayan küçük erkek çocuğu, onların da ilgi odağı oluyor, çevresine toplanıyorlar ama hiç kimse çok fazla yaklaşmaya cesaret edemiyor. Üç kız kardeşi etrafını sarmış, onu hem korumak hem de memnun etmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Bu zoraki bir çaba değil, isteyerek, canla başla yapılan bir iş onlar için. Sadece söylediklerini değil, dile getiremediği isteklerini de anlamakla mükellef sayıyorlar kendilerini.

Aydın.. Aydın diyerek etrafında dört dönüyorlar. Ne kadar değişik bir isim bu böyle. Onu uzaktan izleyen ve parıltısıyla gözleri kamaşan küçük kız çocuğunun daha önce hiç duymadığı bir isim. Aydın, hadi gezelim okulun etrafında. Ne oldu, eve mi gitmek istiyorsun Aydın. Tamam, biraz hava al, sonra gideriz olmaz mı? Acıktın mı, yoksa çişin mi geldi? Hava rüzgarlı biraz. Kızların en büyüğü, soğuk almasın diye hırkasının düğmelerini iliklemek üzere Aydın'a doğru bir hamle yapayım derken küçük kızın ayağına basıyor. Ama hiç üstünde durmuyor, berikinin de sesi çıkmıyor. Dört yaşlarındaki Aydın'dan, bir iki yaş büyük o da en fazla. Canı yanmadı mı acaba, bırak ağlamayı sızlanmıyor bile. Aydın'ın ise bütün çıt kırıldımlığına, çekingenliğine rağmen, onları çok da dikkate alır gibi bir hali yok. Elini vermeyi reddediyor, onu gezdirmek üzere uzanan elleri itiyor. Yavaş yavaş yürümeye başlıyor sonra. Pencerede anneleri beliriyor o anda, elinde sofra örtüsüyle. Bir yandan örtüyü silkelerken bir yandan da sinirli sinirli kızlara doğru bakıyor bir süre, "Dikkat edin düşüreceksiniz çocuğu" diyor. Sonra bir hışımla kapatıyor pencereyi.

Az evvel okulun bahçesinde Aydın'ı izleyen kız çocuğu eve döndüğünde kapıda dayısıyla karşılaşıyor. Dayın geleli çok oldu diyor annesi, eve dönme zamanı. Çok mu oldu? Ama o daha az evvel evden çıkıp okuluna bahçesine gitmemiş miydi? Dayısı tam atına binip, yola koyulacağı zaman, o da peşine takılıyor. Bu isteğe itiraz eden de olmayınca, eğerin arka tarafında yerini alıyor. Bir zaman sonra da kendisini dayısının evinde buluyor. Evdeki siyah kedi yavrulamış. Tam beş yavru getirmiş dünyaya. Aralarından siyah olanını seçiyor hemen. Adını hiç düşünmeden Aydın koyuyor. Artık okulun bahçesinde olduğu gibi Aydın'a uzaklardan bakmasına gerek kalmıyor. Aydın avuçlarının içinde. Ertesi gün kedi ve diğer dört yavru görünmüyor ortalıkta. Bunun bir önemi yok ama, önemli olsa büyükler konuşur çünkü. Lafını sözünü eden olmuyor. Bir önceki gelişinde bir koyun otlarken kuzulamıştı da kuzusunu bulamamışlardı, nenesi nasıl da kızmıştı. Dayısının kasabadan öte beri doldurup getirdiği hasır çantalardan birinin içine koyup sallıyor kedi Aydın'ı, daha doğrusu bir ileri bir geri hızla savuruyor. Savrulmanın etkisiyle çantanın altı havaya kalkıp duvara çarpıyor. Hiç kimsenin bütün bunlara bir itirazı yok. Duvara çarptığında bile itiraz edilmemesi aldığı hazzı daha da artırıyor. Aydın'la istediği gibi oynaması serbest. Bazen avuçlarının içinde sıkıyor onu. Kedi telaşla bakıyor sağına soluna. Gözleri büyüyor, avuçlardan yukarı doğru tırmanmaya çalışıyor. O zaman parmaklarını daha da kenetliyor birbirine. Eve gelen misafirle geçirdiği üç günün sonunda kedi Aydın'ın tüyleri karmakarışık oluyor. Gelişip, serpileceğine epey de zayıflıyor, bir deri bir kemik kalıyor.

İçerden bir koku geliyor küçük kız çocuğunun burnuna. Mutfağa koşuyor elinde Aydın'la. O da ne, nenesi kocaman, daha önce aynı işlem defalarca tekrarlandığı için etrafı isten simsiyah olmuş kazanı ateşe koymuş yine. Yoğurdu çökelek yapacağı zamanlarda yaptığı gibi... Yoğurt ısınınca kazanın dibinde sarı bir su oluşuyor, çökelek de topak topak dipteki bu suyun üzerinde birikiyor. Ama yemeden önce avuçlayıp sıkmak lazım, suyunun akıp gitmesi için. Aydın'ı sol eliyle tutarken, sağ eliyle de çökelek almak üzere kazana doğru eğiliyor. Topak topak çökeleği avuçluyor ama tek avuçla aldığı az geliyor. Sağ eline yardım için sol elini de uzatıyor kazanın üzerine doğru. Ama bunu yapmadan önce Aydın'ı yere bırakmayı unutuyor. Aydın kazana düşüveriyor o anda. Kazan derin, içindeki su da elini dibine daldıracak kadar soğumamış daha. "Kedi kazana mı düştü?" diyen teyzesinin sesini duyuyor o anda. Başını sallıyor mahçup. Nenesi de teyzesinin sesine geliyor. Hemen götürüp dökün şunu diyor kazanı göstererek. Ona da mahsusçuktan çok kızmış gibi yapıp "Pis kız seni", diyor. "Uzak dur kazanımdan, başka işim yokmuş gibi o koca kazanı mı yıkayacağım ikide bir". Kazanı dışarı taşıyorlar, içindekini dökmek için. Tüh, oyuncağı nasıl da kayıp gitti elinden. Hayıflanıyor hayıflanmasına ya hiç üzülmüyor. Çünkü adını Aydın koyduğu ve günlerdir elinden düşürmediği o siyah kedi yavrusundan içten içe tiksinmiş olduğunu hissediyor. O sırada bir çekirge görüyor, hoplayıp konduğu taş duvarda duruyor kıpırtısız. Siyah değil, gri, kocaman bir çekirge. Eğilip yakalıyor hemen, isim vermesine gerek yok, nasılsa onlardan etrafta bir sürü var. Çekirgeyi işaret ve baş parmağıyla iyice kavradıktan sonra uzun bacaklarını gövdesinden ayırmaya başlıyor tek tek...

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör