Ara
  • AHMET RIFAT İLHAN

Balık-çı




Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol;

Git gidebildiğin yere…

Orhan Veli Kanık




Doğanın saatine göre yaşıyorsun burada. Güneş doğunca kalkıyor, batınca yatıyorsun. Takvimin gösterdiği zamanla bağın kopuyor. Akıl çeldiriciler olmadan, kafayı toplayıp odaklanmak için ideal aslında… Özlemiş miyim? Hayır.

Ne kadar oldu? Ay olmuş, geçmiştir hatta ama daha şimdiden yıl gibi gelmeye başladı. “Baba ben geldim!” dediğimde bir hoş geldin lafını bile çok görmüştü. Yalnız, “Şurada kalabilirsin,” demekle yetinmişti. Beni özlemiş bir hâli de yoktu. Hatta şimdi nereden çıktı bu kız havasındaydı. Aldırmadım. Uzun zamandır uykularımı kaçıran işi burada bitirebildim en azından. Hayatımın geri kalanını bağladığım işi… Yine de kendimi hâlâ ikna etmeye uğraşıyorum. Gidecek başka yerim olmasa da kaçıp babamın yanına gelmekle ne iyi yaptığıma dair. Hâlâ…

İki siluet beliriyor. Kıyıda. Aklımdan geçenlerin karşısına dikiliyor, güneş bulutlardan kendini kurtardığında resmi giyimli adamlara dönüşüyorlar. Elleri havada. Bize mi? Yok canım daha neler. Biraz daha yaklaşsak… Gördüklerim rüya olsa eski günlere geri döneceğime yorardım. Eski mutlu günlerime…

Yabancılar bize el sallıyor işte. Ben yerimde duramazken babam ne yapıyor? Kiminle konuşuyor, karşısındaki görünmez biriyle mi? Dudakları kıpır kıpır… Bakışlarını ufka sabitlemiş. Kim bilir yine neye kapılmış gidiyor kaçık ihtiyar?

Dümeni ele geçirip sahile çeviriyorum. Rüzgârı içine aldıkça göğsü şişen yelken, kayığı şaha kaldırıyor. Kabaran dalgaların üzerinde giderek hızlanıyoruz. Bu gidişle karaya daha çabuk çıkacağız. İki elimle dümene sarılıyorum. Babam yanı başımda hareketsiz… Cehennemin kapısında bekleyen kötü ruhlu Düşünen Adam heykeli sanırsın.

“Baba ne bu hâlin, annemle beraber sen de mi bıraktın beni?”

Bu söz üzerine insan kızının başını okşar, biraz teselli eder değil mi? Yok, nerede… İstifini bozmuyor. Bellek kayıtlarını annemden sonra dondurmuş olabilir mi? Birlikte geçirdiğimiz son anların fotoğraf karelerinde… Oradan öteye ilerlettiğini de görmedim. Bu dünyadan öteki âlemlere geçiş yaptı resmen. Neyimiz var neyimiz yok elden çıkardı. Şirketlerini rakiplerine devretti. Tanınmış bir iş adamıyken tanınması zor bir adam oldu. Ferrari’sini Satan Bilge’ye dönüştü. Kırk yıllık huyları değişti. Akşamdan sabaha yeni icatlar çıkarmaya, önceden uzak durduğu ne varsa ilgilenmeye başladı. Erkeklerin ilgisini çekmeyen, kadınca şeylerle… Kişisel gelişim, burçlar, fal, karma… Reenkarnasyonu bile kafasına taktı. Delirmek işten değil. Düşündükçe…

Adamların buraya bizim için gelmiş olmalarından cesaret alarak içimde sakladığım soruyu nihayet sorabiliyorum. “Acımadın mı baba satarken onca malı, mülkü?”

“Sattımsa sattım, kime ne?” diyor birden.

“Kasabaya göçmek, kulübeye tıkılmak da neyin nesi?”

“Başladı mı bitmiyor soruların.”

“Annem varken yakınmazdın, ne oldu?”

“…”

Yüzü bembeyaz. Kımıldamıyor bile. “Daha ne istiyorsun anlamıyorum, insanın kendi denizi gibisi var mı?” diye saçmalıyor bir ara. Onun için karısı yoksa kimse yok tabii. Ben yanındayken böyle miydi? Denizi karşısına alıp diğer her şeye sırtını çevirmiş, iyice sıdkı sıyrılmış anlaşılan. Bu sırnaşık dünyanın artık peşini bırakmasını mı istiyor? Bilmiyorum.

Deniz de kendini denizden sayıyordur sayesinde. Böyle deniz mi olur Allah aşkına? Aslından kaçıp izini kaybettirmek isterken, kiminin deniz demeye bile tenezzül etmediği bir koya sığınmış deniz artığı… Kulübe olmasa onu kimse fark etmeyecek neredeyse. Dünya, gezegen hâline gelip soğumaya başladığından beri bu kulübe de burada sanki. Yosun kokan kararmış tahtalardan yapılmış yamuk yumuk gövdesi, tıkırdamak için yağmuru bekleyen teneke çatısı, kuş pislikleri sıvanmış tek penceresiyle yeryüzünün oluştuğu andaki ilkel perişanlığı üzerinde taşıyor. İçeride tenekeden uyduruk bir soba… Eğri büğrü borularla tütmekle tütmemek arasında kararsız bir bacaya bağlı… Bir çocuğun defterine karaladığı basit Cin Ali resimlerine benziyor. Kıvrım kıvrım iki çizik at bacası da hep tütsün. İçerisinin sıcacık olduğu belli... Hayal ederek ısınırsın. Perde çiz hatta camından görünen. Nasıl istersen öyle yap işte.

Babama bakıyorum, kıyıya yaklaştıkça yüzündeki çizgilerden biri bile oynamıyor. Gözleri donuk. Bense başımdaki sıcaklığın bedenime yayıldığını hissediyorum. Ona her baktığımda gördüğüm, çoktan soğumuş ölü bir yüzle dünyada az yer kaplamak istercesine zayıflamış kara kuru bir beden… Geçmişin yüklerinden kurtularak mı kendini hafifletiyor, nedir? Tek derdi, denizinin karşısında durup yalnız ona bakmak, ondan başka bir şey de görmemek. Adına yaşam dediğim mavi gözlü ihtiyar balıkçının oltasındaki zamandan küçük bir parça çalmak…

Annemden sonraki kasaba maceramızı düşündükçe daha şaşırtıcı ne olabilir? Bilmiyorum. Babamın önceki hayatında nasılsa öyle giyinmemiz gerektiğini öğrenmem, ilk şaşkınlığımdı. Asırlar öncesine geri döndük onun yüzünden. Yıllardır giydiği takım elbiselerini, ayakkabılarını eskiciye sattı. Köseleden başka ayakkabıyla görmediğim ciddi adam, sarı lastik çizmeleri çekti ayağına. Kafasına geçirdiği kovboy şapkasının altından görünen beyaz saçlarıyla Geleceğe Dönüş filmindeki çılgın profesöre benzedi. Hayır, bana karışmasa neyse. Bu, geçici bir hevestir, diye ciddiye almayacaktım. O eski moda bol eteklerle uzun kollu zevksiz gömlekleri nereden bulduysa… Saçlarımı da kendi örmeye kalkmadı mı? Beni cıvıl cıvıl giyinen liseli genç kızdan, okul görmemiş soluk benizli eski kasaba kızlarına döndürdü. “Baba, gülünç oluyoruz böyle,” dedim ama…

Yelkeni çaputtan ahşap kayığı da getirince tam oldu. Neydi o öyle? Balıkçı kayığıymış. İşin ciddiyetini işte o zaman anladım. İçimi kemiren soru, cevabını buldu. Evet, tam Mazhar Osmanlık olmuştu. Üstelik bir sabah balığa çıkacağımızı da öğrenince, “Balıkları birbirinden ayırabilsen bari… Neyin peşindesin?” diye çaresizce boşuna sorup durmuşum. Onun tek güvendiği karısıydı. Başkasını dinlemezdi.

Her sabah erkenden kalkıp denize açılmayı, kahvaltımızı bile kayıkta sallanarak yapmayı da nereden çıkardıysa? Hayır, çoğu zaman eli boş dönmesek neyse… İstavrit, kıraça vursa bari… Balıklar bulunduğumuz yerden geçmiyor, bizi balıkçıdan sayıp oltamıza gelmiyor, diye düşünüyordum artık. Ama ne önemi var, değil mi? Önemli olan kayığı ve onunla gittiği yere kadar gelen denizi. Kıyıdaki dalgaların arasında bile şaşkına dönen el kadar kayıkta denizler fatihine dönüşen babam, göğsünü kabarta kabarta dümeni tutar. Tabii yılların kaptanı ya… O anlarda, yüzüne bakmak gelmez insanın içinden. Üzerinde oturduğum tahtayı sıkmak da işe yaramaz. “Erkekler hiç büyümez,” derdi canım annem. Haklıymış. Hangisine yanayım bilemedim. Annemin yokluğunda kendini büsbütün kaybeden babama mı yazar olma hayali kuran kendime mi?

Yazar olmak deyince yaratıcı yazma atölyelerinde öğretilenler aklıma geliyor. “Kendinize güvenin. Siz yalnız gözlem yapın, konu nasıl olsa gelir sizi bulur, hikâye kendini yazdırır, gerisi biraz hayal gücüne biraz da kurgu yapmaya kalır,” safsataları… Dünyada aman burası da boş kalmasın diye yaratılmış, tarih öncesi çağlardan günümüze bozulmadan ulaştığını hissettiren bir yerde ne gözlenir Allah aşkına? Hikâye kendini yazdırırmış. Laf. Hadi konuyu veriyorum. Balıkçı olmaya heveslenmiş bir adamla onun, peşinden sürüklediği masum kızı… Buyur yaz bakalım. Uyduruk da değil üstelik. Hani nerede kurgu, şaşırtma, hayal gücü, çatışma? Bir de neymiş efendim, duygulu yazılmayacak, mesaj verilmeyecek, edebiyat yapılmayacakmış. Saçma. Niye yazalım o zaman? İnsanın içinden duyguyu mümkünse çıkar bakalım, geriye ne kalır? Boş bir kabuk… Mesajsız, edebiyatsız yazı neye benzer? Kuru, sığ, zevksiz bir anlatı hatta dedikoduya… Özgürce yapılması gereken sanat, bu kadar kısıtlamaya gelir mi? Öz güvenmiş… Hayatta en güvendiğim iki insan annemle babamdı. Onlar da gözlerimin önünde eriyip gittikten sonra neye güvenilir ki? Yine de yazdım işte. Yazıyorum. Hayatı yazarak gözümde normal bir hâle getirebileyim, kendimi iyileştirebileyim diye…

Modayla da ilgilenirdim vakti zamanında. Annemle giydiğimiz kıyafetlerin tasarımlarını yapacak kadar… Cin Ali mi? Daha neler! Çizimlerimin, bu ücra yere geldiğimizden beri elime almadığım moda dergilerindekilerden aşağı kalır yanı var mıydı? En azından giysilerimizi üzerimizde görenlerin, “Nereden buluyorsunuz bunları? Ne kadar orijinal şeyler, defile kıyafetleri gibi…” demelerinden belliydi yeteneğim. Gel gör ki buraya tıkılıp kalmıştım işte elim kolum bağlıydı. Hem bu eski püskü ıssız yerde ne görecek neyden ilham alacaktım? İnsanlar niye zengin olmak ister? O zenginliği borçlu oldukları şehirden kaçıp kurtulmak, doğaya dönmek için… Hiç anlamıyorum. Ne var doğada, sağlıklı yaşam mı? İçi boş, yalnız bir hayat işte hepsi bu…

Geçmişi düşünerek geçen her dakika, hedefe daha çok kilitleniyorum. Sahile yanaşmadan suya atlayıp yüzerek çıkasım var karaya. O iki silüet seçilir oldukça gözlerimi onlardan ayıramıyorum. Resmi görünüşleri, neden burada olduklarını, bizden ne istediklerini merak ettiriyor. Kıyafet diye üzerime geçirdiğim eski yüzlü, renkleri solmuş paçavralardan utanıyorum. Ana kız rengârenk giyindiğimizi hatta gökkuşağı desenli elbiselerin en sevdiklerimiz olduğunu hatırladıkça içim burkuluyor.

Adamlara el sallıyorum. Aşağı ilk atlayan babam oluyor. Saçlarımı örgüsünden kurtarıp babamın peşinden ben de… Kayığı, şıkırdayan taşların üzerinde sahile çekiyoruz. Tüm şirinliğimi takınarak konuşmaya hazırlıyorum kendimi. Yanımıza geldiklerinde, tuhaf bir hisse kapılıyorum. Onları tanıdığım hissine…

Bize mi baktıklarını sorduğumda, “Evet,” mi diyor içlerinden biri yoksa bana mı öyle geliyor? İnsanın, bazen anlamak istediklerini duyduğunu söylerdi annem. Aynı ses, “Buraya sizin için geldik,” dediğinde, doğru duyduğuma inanıyorum. Yanaklarımdaki sıcaklığı, kulaklarımda da hissediyorum o an.

İçeride daha rahat konuşacağımızı söyleyerek onları eve davet ediyorum. Sesimin titremesini gülümseyerek geçiştirmek isterken, dudaklarımın titremesine engel olamadığımın farkındayım. O sırada rüzgâr, saçlarımın her telini başka bir yere götürme çabasında. Dünyanın tamamını soğutma isteğiyle esiyor. Sesi çıkmayan babamın koruyucu kanatlarını arkamda hissetmek, her şeye rağmen güven verici. Davetimi kibarca geri çeviren adam, kendini ve arkadaşını aceleyle tanıttıktan sonra sözlerine kaldığı yerden devam ediyor.

“Yazdığınız balıkçı senaryosuna bayıldık. Başlıkta, balıkla çı arasına tire koyarak yaptığınız ironiyi metinde sürdürmenize de… Filme çekmek istiyoruz. Uzun metrajlı bir çalışma olabilir ilgilenirseniz. Bazı sahnelerde görünmeye ne dersiniz?”

Adamın sözlerinin devamında teklif ettiği paranın miktarını, bir daha tekrarlattıktan sonra ancak kavrayabiliyorum. Bu sefer doğru duymuşum ama ne diyebilirim ki? Babama dönüp sorsam mı? Senaryomu yapımcılara gönderirken sormuştum. Hatta benim yerime o göndermişti. Ağzımdan, “Açıkçası senaryomun beğenileceğinden emindim ama bu kadar çabuk olumlu geri dönüş alacağını hiç tahmin etmemiştim,” sözleri dökülüyor. Kendimi tutamıyorum sonrasında. Karar vermek bana düşermiş gibi teklifin üstüne balıklama atlıyorum. “Tamam, kabul ediyoruz. Ne zaman başlarız, hemen mi?”

Yosun kokulu eski, ilaç kokulu yeni hayatımdan kurtulup hayalimdeki parlak geleceğe kavuştuğum gözümde canlanıyor o sırada. Filmin gişe yaptığı… Film festivalleri, ödüller, televizyon programları, kameralar, şık kıyafetler, mikrofonlar, yemek davetleri, röportajlar, insana iyi hissettiren sözler… Gittiğin her yerde ışıkların üzerinde olduğunu, kalabalıklar içinde bakışların sana çevrildiğini düşünsene kızım, diyorum içimden. Tanımak zorunda olmadığın bir sürü kişinin seni tanıması da var işin ucunda.

Adamlarla ciddi ciddi sözleşme imzalamayı düşündüğüm sırada, birbirine çarpan çakıl taşlarının şıkırtısını duyuyorum. Arkama döndüğümde ne göreyim? Kaçık ihtiyar çoktan gemileri yakmış. Kayığı öyle hızlı çekiyor ki onunla beraber kanatlanıp uçacak sanki. Şapkasını ele geçiren rüzgâr, istediği şekilde oynuyor saçlarıyla. Yaslandığı desteği aniden yitiren birinin düşmeden önceki umutsuz son çırpınışıyla arkasından sesleniyorum. Dudaklarımın titremesi sesime de yansıyor.

“Baba dur, nereye gidiyorsun bu havada?”

Durmuyor. Karşısında biri varmış gibi kendi kendine konuşarak arkasına bile bakmadan kayığıyla tek başına çekip gidiyor. Onu bekleyen denizine… Senaryoma benziyor olanlar.

Taşlara gittikçe daha sert çarpmaya başlayan denize doğru koşuyorum. Babam çoktan dümende… Arada bir hırçınlaşan yelkeni dizginlemeye çalışıyor. Kayık, gitmekle gitmemek arasında kararsız… Rengi kurşuna dönen gökyüzü kendi ağırlığını taşımakta zorlanıyor sanki. Yere inmek, her şeyi içine almak üzere. Etraf yosun ve ilaç kokuyor. Uyuşan beynimin uzuvlarıma komut vermekten vazgeçtiğini, başımdan aşağısının bedenime ait olmadığını hissediyorum. Hikâyeye, kurguyla senaryoya ihtiyaç duymayan bir korku filmi bu… Değil oynamak, izlemeyi bile istemeyeceğim… Sonda yazdıklarım nasıldı?

Bir silüet beliriyor. Babasının karşısında. Belirsiz görüntü, onu hipnotize ederek adeta yerine çiviliyor. Tek yapabildiği, gözlerini kısarak kayığa bakmak… Gözlerini kapatıp açarak tekrar… Defalarca. Her bakışında görüntü daha belirgin oluyor. Silüetin seçilir hâle gelen elbisesinin desenleri gökkuşağı renklerinde. Bir eli üzerinde oturduğu tahtada, diğeriyle kıza el sallıyor. “İkisi de bana yabancı,” diye fısıldıyor kız, “deniz, kulübe, yazıp çizdiklerim kadar...”

Aşağı yukarı böyleydi. Gerçekte olansa biraz farklı… Babam kayıkta yalnızdı tabii.

“Babanız gittiğine göre biz de gidelim mi? Yolumuz uzun biliyorsunuz. Film projemizi yolda detaylandırabiliriz. Ne dersiniz?”

Arkama döndüğümde… Adı neydi? Neyse… Benimle konuşan adamın arkadaşına göz kırpmasını yakaladım. Senaryomda böyle bir sahne de yoktu hâliyle. Adamları nereden tanıdığımı hatırladım şimdi. Canımın sıkıldığını belli etmeden onlarla anlaşmanın bir yolunu bulmalıydım.

“Babam vedalaşmadan gitti ya… Yalnız artık ilaç istemiyorum. Yanımda annesiyle konuşan oda arkadaşımı da… Yazıp çizmeme engel oluyor, hayatımı cehenneme çeviriyorlar. İlaç vermeyeceğinize, en azından hayali annesine sürekli, “İçim üşüyor,” demeyen, daha sessiz birini bulacağınıza söz verirseniz kabul.”

“Bize burada olduğunuzu haber veren babanızdı. İyiliğiniz için böyle olmasını isteyen de... Arkadaşla ilaç meselesine gelince… Emin olun, gidince iletiriz. Tekrar değerlendirilir.”

Bu söylenenleri beklediğimden şaşırmamış, duyduklarım sürpriz olmamış gibi davrandım.

“Biliyorum. Senaryom bitince geri dönmeme karar vermiştik zaten. Gitmeye hazırım tabii. Zorluk çıkarmadan sizinle geleceğim. Merak etmeyin. Size güveniyorum.”

Bunun üzerine, o ikisi birbirine baktı yine. Pis bir sırıtış kondurdular yukarı kıvrılan dudaklarının kenarına. Önceden anlaşmış gibi kollarıma girdiler. Birlikte yürümeye başladık.

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Fil Hatun

Şehir ve Sis