Ara
  • SALİH KURT

BİR BABİL MESELESİ: Bilimkurguda gizem



“4. Her cümle şu iki şeyden birine yaramalı -ya karakterin bilinmeyen bir yönünü açığa çıkarmalı ya da öyküyü ilerletmeli.” – Kurt Vonnegut, Yazmanın 8 Kuralı'ndan


Vandermeer'in yurtdışında ilk çıktığında hayli ses getiren "Southern Reach" üçlemesinin tercümesi Alfa etiketiyle okura sunuldu. Arka arkaya yayımlanan seri kitaplar (üçleme yurtdışında da bir yıl içinde piyasaya sürüldü) ve anında patlak veren övgü bombardımanlarına her zaman şüpheyle yaklaştım. Bu üçleme için reklam ve övgülerden geriye kalansa ikiye bölünmüş bir bilimkurgu okuru kitlesi: Kimileri övgülere katılırken kimileri seriyi yerden yere vuruyor. Tercümenin satışa sunulması da bizim için daha sakin, aceleye getirmeden yorum yapmak için bir fırsat. Öncelikle üçlemenin çerçeve konusunu özetleyip ardından edebi yönünü ele alalım.


Southern Reach adında gizli bir devlet teşkilatı, kimsenin yaşamadığı, terk edilmiş ve doğanın tekrar hüküm sürmeye başladığı, dünyayla bağlantısı kopmuş X Bölgesi’ne ardı ardına keşif ekipleri gönderir. Keşifler bireylerin toplu intiharı, birbirlerini öldürmeleri, kişilikleri değişmiş ve kansere yakalanmış olarak dönmeleri gibi esrarengiz olaylarla sonuçlanır. Serinin temelde çözülmeyi bekleyen gizemler etrafında dolaştığını söyleyebiliriz. İlk kitapta on ikinci keşif ekibinin karşılaştıkları, ekibin üyesi biyolog tarafından anlatılıyor. İkinci kitap teşkilat ve Kontrol adındaki yöneticinin öyküsüne odaklanıyor. Üçüncü kitaptaysa ilk iki romandaki önemli karakterlerin arasında dolaşılıyor.


Gizem, Lovecraft ve bilimkurgu


Bilimkurguda gizemin kullanımı çok eskilere dayanır. Hatta gizem, pek çok bilimkurgu alt türünün değişmez bir parçasıdır. Kullanımı, dozu ve üslubu yazardan yazara farklılık gösterir. Bu bağlamda Vandermeer'in kullandığı gizemin, bilimkurguda en yakın örneği Lovecraft'tir. Bilinmeyen, korku, insan aklının kavrayamayacağı esrarengiz bir yücelik karşısında duyulan çaresizlik, karamsarlık, karanlık gibi Lovecraftvari anlatının temel öğeleri üçlemenin ilk kitabında doğrudan göze çarpıyor. Burada önemli olan, yazarın bunu ne derece başarıyla yansıtabildiği. Kişisel görüşüm, ilk kitabın son derece vasat olduğu. En iyimser tabloda kartondan öteye geçemeyen karakterler bir yana, isimsiz anlatıcı belki de bilimkurgu tarihinin en sıkıcı karakterlerinden biri sayılabilir. Yazar karakterlerini gerçekçi kılmak ve okurla bağ kurdurabilmek anlamında son derece başarısız. Öyküyü ileri götüremediği gibi, ana karakterin boyutunu da daraltıp temelde aynı şeyin altını çizen (ana karakter bilime âşıktır, bilim onu mutlu etmektedir, sosyal yaşam onun için anlaşılması daha güç bir varlıktır) ve anlatıyı sekteye uğratan anılarıysa bir nebze olsun gerçekçilik yaratmak açısından hayli başarısız ve ancak acemi bir yazarın düşeceği nafile girişimler olarak göze çarpıyor. Burada üslubu uzun kurguya yaymada düşülen kararsızlığın izlerini görebiliyoruz. Şöyle ki; Lovecraft'te, evet, gizem önemli bir katmanı kaplar, ancak bunu işlevsel kılan Lovecraft'in romancı değil öykücü oluşudur. Bu nedenle ne gizemin tamamen açıklanmasına ne de karakterlerin geçmişine gereksinim duyulur. Karakterleri bu gizemin içinde gerçekçi kılan, büyük bir şey karşısında duyulan çaresizlik, bilinmeyene karşı duyulan korku gibi evrensel hislerdir. Vandermeer'deyse bu gizemin karakterler etrafında gerçekçilikten uzaklaştığını, neredeyse rüyaya benzer bir hal aldığını, birinci tekil anlatıcının güvenilmezliği karşısında temelde sayfaları bir solukta okutma işlevi taşıması gereken gizemin, aksine tempoyu düşürdüğünü ve okuru ittiğini görüyoruz. Burada, tempo dengesini bütün romana yayabilmek yazım ustalığı gerektiren ana noktadır. Sürekli gizem üzerinden tempoyu ayakta tutmaya çalışan Vandermeer tuzağa burada düşüyor. Üst üste kusulan gizem faktörleri uzun bir kurguda, okuru gerçeklikten koparır ve Thoreauvari bir deneyselliğin içine iter. Rüyayı andıran bu deneysellikten okuru çekip tekrar gerçekliğe döndürecek tek şey gizemi kısmen açıklamaktır, karakterlere gereksiz, yapmacık özgeçmişler yüklemek değil! Gizem temposunun uzun kurguda dengeli kullanımına en güzel örneklerden biri Arthur C. Clarke'ın "Bir Uzay Efsanesi" serisidir; gizem tam okuru küstürecekken kısmen cevaplanır ve yeni sorular sorulur. Bu bakımdan Vandermeer'in serisi için, başından sonuna gizemi kapsamasına rağmen yarattığı gizemle meşgul olduğunu söylemek mümkün değil. Hatta bütün gizem faktörünün, serinin filmi ya da dizisi çekilsin diye dekor niyetine kullanıldığı hakkında şüphelerim mevcuttu -ki film haklarının alındığını öğrenmek hiç sürpriz olmadı. Karşılaşılan esrarengiz olaylar ve mekan anlatımlarındaki anlamsız, canlandırmadan uzak detaylar da bunun bir başka göstergesi; detaylar sanki filmi/diziyi çekecek yönetmene ve sanat yönetmenine yardımcı olsun, senaristin işini kolaylaştırsın diye yazılmış. Bolca kusulan detaylar rüya durumunu perçinleyip tempoyu düşürürken, öyküyü ilerletmediği gibi okura herhangi bir boyut hissi vermekten de uzak.


Özellikle ilk kitap için söylenebilecek tek pozitif şey, yazarın kullandığı dil ve üslup. Lovecraftvari bilimkurgu ve korkuyu kaynaştıran üslubun ve dilin ilk kitap boyunca tutarlılık ve başarıyla sürdürüldüğünü gözlemliyoruz. Gelgelelim, özellikle ilk kitabın tercümesi oldukça vasat. Tercüme bir üslup oluşturmak, yazarın üslubundan izler taşımak şöyle dursun başından sonuna çeviri kokuyor. "Gibi"ler, "sanki"ler havada uçuşuyor, özensiz tercüme edilmiş çokça cümle ve yazım hataları mevcut. Âdet edindiğim üzere gördüğüm net hataları okurken not eder, ardından ya yazıda örneklendirir ya da yayınevine gönderirdim. Lakin, bu sefer o kadar çoktu ki ellinci sayfada pes ettim. Sadece çevirmeni eleştirmek acımasızlık olacaktır. Çevirmen birebir tercüme etmek, yakınsamak veya üsluba uygun yeniden Türkçe yazmak tercihleri arasında kararsızlığa düşmüş olabilir. Burada devreye editör girmeliydi. Neyse ki sonraki iki kitabın tercümeleri (muhtemelen ikinci kitapla çevirmen yazara ve kurgusuna daha çok alıştı veya ikinci çevirmenin devreye girmesi olumlu katkıda bulundu, bilemiyorum) daha derli toplu fakat genelde yetersiz. Kusursuz tercüme diye bir şey elbette mümkün değildir. Ve evet, bundan çok daha kötü tercümelerle de karşılaştım. Yalnız, özellikle bilimkurgu gibi ülkede okurunun daha genç bireylerden oluştuğu türlerdeki bir kitabı, bir öğrencinin belki de cebindeki son parayla alacağını lütfen yayınevi emekçileri aklından çıkarmasın. Ricam, ellerinden gelenin en iyisini sunmaya gayret etmeleridir. Kurguya dönelim.


Kafka, kâbuslar ve bürokrasi


Herhalde bu kurgu içinde ilk kitabın isimsiz kahramanından daha karton ve sıkıcı bir karakter yaratmak imkânsız diye düşünürken, ikinci kitapta Kontrol isimli karakterle tanışıyor ve kendimizi kitabın son çeyreğine kadar bürokratik bir kâbusun içinde buluyoruz; ne yazık ki bu, iyi anlamda değil. Kafkavari öykünme (ya da yeltenme) apaçık sırıtsa da Kafkavari, tuhaf (weird fiction), uğraştıkça içinden çıkılmaz bir hal alan, yarı bulmaca yarı kâbus bir anlatım mevzubahis değil. Bunun yerine, ortalama okurun pek de umursamayacağı göndermelerle örülü, uzun, sıkıcı, bir kez daha ana öyküyü ilerletmekte ve gizemi açıklamakta temponun ayarlanamadığı bir anlatıyla karşılaşıyoruz. Vandermeer'in ilk kitapta tutturabildiği çaresizlik ve korkuyu yansıtabilen üslubunun bu sefer paranoya ve kaos atmosferini aktarmakta tökezlediğini görüyoruz. Böylesi mevcut bir gizem karşısında dünyanın kolektif bir çabaya giriştiğine dair hiçbir hissiyatın okura geçirilmemesi bir kez daha gerçeklik algısını ve beraberinde yaratılmaya çalışılan atmosferi yerle bir ediyor. Son çeyrekte artan tempoysa ilerlemekte güçlük çeken kurguyu da okuru da rahatlatıyor. Buradaysa bir bilimkurgu okurundan ziyade fantezi okurunun olumlayacağı bir tempodan bahsediyoruz. Bilimkurgu okuru için olumlu tek gelişmeyse, ikinci kitapta temelleri sunulmayan bunca gizemin arasında, hiç olmazsa alt metinde neler olup bittiğine dair izlere nihayet kavuşmamız. Gizemlerin ne kadar sonuca bağlandığı hakkındaysa hemen sabırsız okura çok açık etmeden ipucunu vereyim: Hiç! Kısmi cevaplar ve elbette yazarın ancak sonuçlandırdığını iddia edebileceği bir aydınlanma anı mevcut; ya da şöyle diyeyim, eğer izlediyseniz Lost dizisindeki gizemler sonunda ne kadar birbirine bağlandıysa ve tatmin ediciyse, işte bu serinin gizemleri bağlama tutumu da o. Tahminim o ki yazar seriyi kaleme aldığı sırada gizemleri nasıl bağlayacağını bilmiyordu. Sonra yazarken aklına gelen ilk, en fazla ikinci fikre sığındı. Hatta üçüncü kitabın bir yerlerinde "Neden?" diye sormanın bir şeylerin illa nedenini araştırmanın insanca, pek insanca olduğuna dair atılmış bir nutuk var ki, uzun zamandır hiçbir bilimkurgu romanında bu kadar ucuz ve acemice bahane üretildiğine rastlamamıştım desem yeridir. Peki ardına sığınılan bu kadar gizemin alt metninde yatan nedir? Bize bütün bu gizemleri yerinde gösterebilecek, zihnimizi meşgul edebilecek bir alt metin mevcut mu? Yeni fikirler sunuyor mu?


Metaforlar ve hipernesne


Kurguda sunduğu yenilik, postapokaliptik bir dünyada yitişin değil değişimin ele alınması olarak gösterilebilir. Lakin buradaki yeniliğin Mary Shelley'nin 1826'da yayımlanan Son İnsan romanının kısmi pasajlarından çok da uzakta olmadığını belirteyim. Alt metnin ve yazarın sunduğu fikirlerin, seriye atfedilen övgülerin aksine hiç de yeni şeyler olmadığını, yazarın ne bilimkurguya ne imgeleme yeni bir şey kattığını peşinen söyleyerek eleştiriye tersten başlayayım. Özellikle sevdiğim hayli iyi yazarın seriye övgülerini okumak aklıma birkaç şeyi getirdi; ya tanıtım bütçesinden güzel bir dilimin mideye indirildiği, ya bu cümlelerin güzel geçen bir çay partisinden nezaketle taşındığı, ya da yeni yazarların övgüyle önünü açmaya duydukları naif inançları... Alt metinde Timothy Morton'un felsefeye kazandırdığı hipernesne'nin (hyperobject) izlerine rastlıyoruz. Hipernesneyi Morton "zaman ve uzama aşırı yayıldığı için insan aklının tamamıyla kavrayamadığı olay, sistem ve süreçler," olarak tanımlar. Kara delikleri, küresel ısınmayı, radyoaktif plütonyumu örnek gösterir. Bu bağlamda Vandermeer'in kurgusunda X Bölgesi ve dolayısıyla doğa başlı başına bir hipernesnedir. Üçlemedeki karakterler uzakta, tam olarak kavrayamadıkları, kaçamadıkları bir sistemin kendilerini nasıl değiştirdiğini algılamakta da güçlük çekmektedirler. Bu durum bir başka hipernesneyi, interneti çağrıştırır. Haliyle bu alt metne farklı farklı izleklerde (örneğin çağımızın çok ötesindeki bir aklın, William Gibson'ın kurgularında) rastlamak gayet mümkündür. Kurguya adaptasyon ve uygulama sürecinde de Vandermeer'in öyküsü özgünlükten uzaktır. Eko-sistemleri başlı başına ayrı bir kişilik olarak ele almak, biyoformasyonu farklı yaşam biçimlerine özgün yeni hayatlar kazandırmak bilimkurgu tarihinin içinde, üstelik sadece yazılı bilimkurgu tarihinde değil, görsel bilimkurgunun içinde de sıkça yer alır. H. R. Giger'ın dünya yaratımından cinsel çağrışımları çıkarırsanız geriye yarı organik, yarı mekanik (üstelik wetware tanımı henüz konmamışken yaratılmış) bir hipernesne kalır... Alt metne bazı eleştirmenlerin yakıştırdığı siyasal göndermeler ise havada kalan şeylerden mürekkep, başka deyişle, "seriyle hiç alakası yok". Seriyi siyasi boyutta okumaya yetecek ne yeterli metafor ne bu metaforlar arasında bir bağlantı ne de tutarlılık mevcut.

Nihayetinde düşüncem, bütün övgü bombardımanını göz ardı edip fazla da beklentiye girmeden, ilk kitabın tercümesini göz ardı edebilecekseniz okunabilecek ortalamanın nadiren üstüne çıkan, genel anlamda vasat bir bilimkurgu serisi olduğu. Hiç olmazsa üçleme üstünden bilimkurguda gizem kullanımını kabaca da olsa gözden geçirmiş olduk. Tekrar görüşmek dileğiyle...


Southern Reach Üçlemesi

Yok Oluş - Yetki - Kabulleniş

Jeff Vandermeer

Alfa Yayıncılık

Çev: Mine Sarucan, Aydın Sarucan

2017



Son Paylaşımlar

Hepsini Gör