Ara
  • MÜNİR GÖLE

Bir kafa kâğıdının hikâyesi


1943 yılının Ağustos ayında, Mussolini Italyası’nın teslim olduğu bir sırada, Ancona yakınlarındaki küçük Ortaçağ köyüne gelip bir palazzo’nun kapısına abanan SS müfrezesi aradığını bulamadığı için tüm nefretini içeride tek edilmiş ufak tefeğe kusacaktı. Sarayın sahibi Kont Balleani, oradan az ötede, mahzenleri labirent şeklinde örülmüş bir başka sarayın yer altında ailesiyle birlikte saklanıyordu. SS müfrezesinin aradığı nesne ise yine yakınlardaki bir üçüncü Balleani palazzo’sunun kilerinde, bir sandığın içinde yatıyordu. Bu baskından yedi yıl önce, yüzyıllardır didişen Romalılarla Cermenlerin nihayet bir araya gelmesini kutlamak amacıyla Berlin’e davet edilen Mussolini, Hitler’in ricasını kıramayıp söz konusu nesneyi Almanya’ya armağan etmeye söz vermişti. Ama sonradan, İtalya’da kopan büyük protestolar yüzünden sözünü tutmamıştı. Hitler bu işe bozulmuşsa da, bir nesne yüzünden aralarının açılması o an için işine gelmemişti. Bu konuyu daha sonraya bırakmayı yeğlemişti. Reich’ın deli gibi arandığı bir kafa kağıdıydı, kendi kafa kağıdıydı.


SS’lerin palazzo’nun kapısına dayanmasından bin sekiz yüz elli yıl kadar önce, kırk yaşlarında sessiz bir adam, Roma’nın politik ve sosyal hayatının doruğundayken tarihçiliğe soyunuyordu. İkinci eseri olarak kabul edilen minör yapıtta, İmparatorluğun kuzey sınırlarında kimsenin boyunduruk altına alamadığı, Roma’yı korkutan, etkileyen barbar bir ulusun kimliğine eğilmeye karar vermişti. Bu barbarların yaşadığı ülke gerçeküstü ve mitik varlıklarıyla, bilinmeyen topraklarıyla, ormanlarıyla Romalıların imgelemini dağlamayı, onları büyülemeyi daha uzun yıllar sürdürecekti. Geçen günleri değil, geceleri sayan bu ulus, Roma medeniyetinin iyi ve kötü yanlarına ters bir ayna tuttuğundan zihinleri daha da karıştırıyordu. Nihayet, büyük zararlarla noktalanan birçok seferden sonra, İmparatorluk bu barbarlarla olan sınırları kuvvetlendirmek yoluyla, daha öteye gitmek istemediğini ve ötesini temelli dışladığını belli edecekti.

M.S. 98 yılında kaleme alınan kısacık metin -elimde tuttuğum Latince aslı 36 sayfa-, Ortaçağ’ı bir köşede uyuklayarak geçirdikten sonra, XV. yüzyılın ortasında yeniden bulunuyor ve üst üste baskılar birbirini izliyor. Rönesans İtalya’sının başdöndürücülüğü karşısında birer uyduya dönüşen tüm uluslar, bu küçük yapıttan kendilerine pay çıkarmak için birbirleriyle yarışmaya başlıyor. Yapıt, bir tarih kitabından çok kutsal bir esere, pürüzleriyle, eksikleriyle, yoruma açık duruşuyla başlı başına bir mitosa dönüşüveriyor.


Bu noktada, çiçeği burnunda tarihçinin, sessiz adam’ın Tacitus, sözü geçen eserin de Alman ırkının kafa kağıdına dönüşen Germania olduğunu belirtirsem geç kalmış sayılmam. Cermenlerin ormanda ya da balçık toprakta yaşayan, erkekleri postlara bürünmüş, kadınları yarı çıplak, savaştan başka bir şeye akıl erdiremeyen, savaşmadığı zamanlar avlanan ya da yiyip içip uyuyan, hayvanlarla iç içe yaşayan, sarhoşlukları kavga ile değil cinayetle sonuçlanan, kurnazlıktan ve incelikten yoksun, korkusuz, erdemli, tekeşli barbar bir ulus olduğunu okuyoruz Germania’da. Tacitus, Cermenleri bir yandan yabani ve kan dökücü diye tanımlarken, öte yandan onları doğayla bütünleştikleri için, şehvet, giz, mülkiyet, kölelik tanımadıkları için, Roma gibi yozlaşmamış oldukları için övmektedir de. Tarihin akışında, Germania’nın yabanileri erdemli ve doğal yaşamın simgesi haline gelecektir.


Tacitus Cermenlerin farklı bir yönüne daha değiniyor: “...Cermen halkları, başka kabile evlilikleriyle kirlenmedikleri için, sadece kendine benzeyen, saflığını koruyan özel bir ulusu meydana getirir. İşte bu yüzdendir ki, bunca kalabalık bir grupta ne kadar olabilirse, hepsinin fiziksel görünümleri aynıdır: sert bakışlı mavi gözler, kızılımsı sarı saçlar, sadece ağır işe gelen güçlü, iri yarı gövdeler.(IV,2-3)” Nazi partisinin baş ideologu Himmer ile Hitler’in, Germania’yı “asıl yurdu”na geri getirmek için bunca didinmelerinin bir nedeni çıkıyor ortaya.


Tacitus, bu barbar ulusun dini törenlerinin, törelerinin, topografyasının resmini çizmek yoluyla, Roma’ya bir özeleştiri getirmeyi, başka bir tarih üzerinden yansıtma yoluyla kendi tarihi üzerine düşünmeyi amaçlıyordu kuşkusuz. Bu eserin kendi başına bir yol çizeceğini aklından bile geçirmediğini iç rahatlığıyla söyleyebiliriz. Tarihin neye, ne zaman, nasıl bir kılıf bulacağını kestiremediğimizi de biliyoruz. Gündelik hayatımızı yaşayıp giderken, çoktan unutulmuş olan bir mitos, kimi ilkel iblisler aracılığıyla yüzyılları aşıp geliyor ve içimize sızıyor, zamanı gelince de hortlayıp dış dünyaya taşıyor. Örneklerin çokluğu, iblislerin devinimini göremememiz için yeterli bir neden sanki.


Son Paylaşımlar

Hepsini Gör