Ara
  • ASLIHAN DUMAN

Bir Ulu Çınar Ağacının Hikayesi


Şoför kaputun altından kafasını çıkardı, çekine çekine kaymakama:

“Olmayacak, Kaymakam Bey, çalışmayacak,” dedi.

Kaymakamın kaşları çatıldı, ters bir şey söylemesinden çekindim, hemen araya girdim:

“Yürüyelim, zaten mesafe o kadar uzun değil.”

Şoförün bakışlarında belli belirsiz bir minnet yakaladım sanki.

Kaymakam gereğinden sert bir idareciydi. Mütevazı bir Orta Anadolu ailesinin küçüklüğünden beri hayali Türkiye’yi değiştirmek olan hırslı ve idealist çocuğu. Mülkiye’de okurken ihtilali görmüş, hocasını Kurucu Meclis’e göndermiş, Türkiye’yi fakülteden yönetiyor hissine kapılmış. Şimdi artık ilk görev yerinde, burada devlet sensin, demişler. Diplomalarına, kurslarına, devlet protokolüne, makamına gösterilen saygıya, her şeye rağmen için için toyluğunun, tecrübesizliğinin farkında. Sertliği bundan geliyordu.

Araba bozulduğunda kaymakam, karısı, kocam Mehmet ve ben, dört kişi piknikten dönüyorduk. Tatlı bir pazar öğleden sonrasıydı. Ağırlıklarımızı arabada bırakıp bir yandan sohbet ederek tempolu yürüyüş tutturduk. Bir aya kalmaz her yer sararırdı ama şimdi etrafımız yemyeşildi. Yolun iki tarafı tarlaydı. Tarlaların arasında ve yola yaklaşan derelerin kenarında ağaçlar vardı. Bu saatlerde insanlar tarlada, bostanda, bahçede çalışmaktan dönüyordu. Kimisi yayaydı, kimisi eşek üstünde. Kaymakamı tanıyanlar saygıyla selam veriyor, o da başıyla vakur bir şekilde bu selamları alıyordu. Arada bir çocuklar “Öğretmenim!” diye kocama koşturuyor, biz de durup bu çocuklarla ve aileleriyle sohbet ediyorduk.

İlçeye az bir mesafe kala, bir tepeyi aştığımızda önümüzde giden Gülizar Teyze’yi gördüm. İneğini otlatmaktan dönüyordu. Gülizar Teyze, ağzında diş kalmadığı halde her daim gülümseyen, buruş buruş yüzlü, eli nasırlı bir kadındı. Tek oğlu kundaktayken kocasını, Pehlivan Hasan’ı askere almışlar, Çanakkale Savaşı’na göndermişler. Oradan Hasan’ın ne ölüsü dönmüş ne dirisi. Gülizar Teyze de bir başına hayata tutunmuş, oğlunu büyütmüş. Şimdi yaşlılığında da hâlâ arı gibi çalışan bir kadındı.

Kaymakamın karısının sesinin tizleşmesinden Gülizar Teyze’yi onun da fark ettiğini anladım. Çevresinde hoşlanmadığı bir şey oldu mu, sesi tizleşiverirdi. Onun dışında renk vermezdi ama ben anlardım. Kaymakam ve karısı bu yaşlı kadıncağızı pek sevmezdi.

İlçeye çok yakın bir çınar ağacı vardı. Rivayete göre bu ağaca şehit olduktan sonra Pehlivan Hasan’ın ruhu girmiş. Bir sabah bakmışlar gövdesinde eski yazıyla ‘ha’ harfi. O günden sonra o ağaca her kim dokunduysa başına bir iş gelmiş. Çevre köylerdekiler, ilçe halkı, herkes bu ağaçtan çekinirdi. Yere düşen dallarını bile toplamazlardı. Kaymakam, Anadolu’nun elini kolunu bağlayan cehaletin bir parçası olarak gördüğü için böyle hurafelere savaş açmıştı. İlçedeki imamlarla, yaşlılarla, Gülizar Teyze’nin kendisiyle konuşmuş, uzun nutuklar atmış, gene de kimseyi ağaca önemli bir insanmış gibi saygı göstermekten vaz geçirememişti.

Bense bu sayede ulu bir ağaca herkesin saygı göstermesinin bir zararını görmüyordum. Hem yüzlerce yıllık ihmalin sorumluluğunu bu ufak tefek yaşlı kadının zayıf omuzlarına yüklemek de ne oluyordu?

Bizim ekip Gülizar Teyze’ye yetişince ben hızımı onun hızına uydurdum, kocama ve arkadaşlarıma biraz Gülizar Teyze’yle yürüyeceğimi, beni beklememelerini söyledim. Sohbete başladık. Yaşlı kadın belli ki yorulmuştu. Konuşmayı daha çok ben yapıyordum.

Meşhur ağaca yaklaştıkça Gülizar Teyze’nin adımları hızlandı, sanırsınız, ağacı görmek canına can kattı. Yanına gelince de:

“Kızım, Hasan’ımın gölgesinde az soluklanalım,” dedi.

Ağacın gövdesine sırtını yaslayarak yere oturdu, ben de karşısına geçtim. İnek az ötede otlamaya başladı. Gülizar Teyze’nin başının üstünde ağacın içinde Pehlivan Hasan’ın ruhu olduğuna delalet eden ‘ha’ harfi vardı. Bana doğaüstü bir şekilde belirmiş gibi değil de sanki bıçakla kazınmış gibi geliyordu, ama yerlilerden hiçbirine bunu söylememiştim.

Gülizar Teyze ziyadesiyle yorulmuştu, hızlı hızlı nefes alıyordu.

“Ah teyzem, yormasan kendini bu kadar, bak, nefes nefese kalmışsın.”

“Eee, yaşlandık artık. Ne yapalım, olacak. Ama boş durmak olmaz. Boş oturanı Allah sevmez.”

Gülümsedim. O da bana gülümsedi. Biraz nefesi düzeldikten sonra konuşamaya başladı:

“Zeynep Kızım, ben seni çok severim. Benim geline benziyorsun.”

“Sağ ol, Gülizar Teyze. Ben de seni çok severim.”

“Allah, senden razı olsun. Güler yüzünü hiç eksik etmezsin. Her derdime koşturursun.”

“Tabi ki teyzeciğim, mademki oğlun, gelinin Kayseri’de, burada ben de senin evladın sayılırım.”

Uzaklara daldı, sonra aklına bir şey gelmiş gibi, bana doğru eğildi. Sesini alçaltarak konuştu:

“Az yakınıma gel, sana bir sır vereceğim. Ablam Gülbahar öldükten sonra kimseyle konuşamadım. Allah rahmet etsin. İçim şişti. Ama kimseye söylemek yok. Bak, rezil olurum. Millet beni bu yaşımda topa koyar, utancımdan ölürüm.”

“Tamam, söylemem, merak etme, teyzem.”

Heyecanlandım. Gülizar Teyze’nin hikayeleri çocukluğumda ninemden dinlediğim masallar gibi gelirdi bana.

“Gençliğimde şimdiki gibi değildim ben. Çok güzeldim. On dört yaşına geldim, görücüler gelmeye başladı. Amma ben kimseyi istemiyorum. Varsa yoksa Hasan. Herkesin zenginliği kendine göre. Dedem muhacirmiş, Sultan Aziz buraya yerleştirmiş, toprak vermiş. Babam, amcamlar, dedemin yanında çok çalışmışlar, ekip biçmişler, buranın varlıklı ailelerinden olmuşuz. Hasan hem yetim hem öksüz. Bir küçücük kıraç tarlası var, ondan çıkan hiçbir şeye yetmez. Babamın yanında ırgatlık yapardı. Bir görsen, aslan gibiydi. Buranın delikanlılarıyla güreşe tutuştu mu hepsinin sırtını yere getirirdi, o yüzden Pehlivan Hasan derlerdi. Hasan da bana sevdalandı, babamdan istedi. Evin en küçüğü benim, babam bana çok düşkündü. Hasan fakir, kızım ziyan olur, diye vermedi önce. Ben de görücüye gelenlere her seferinde huysuzluk ettim. Sonunda adım çıktı, bu kız birine sevdalı, kimseyi istemiyor, dediler. Görücü gelmez oldu. Öyle olunca anam telaşlandı, kız evde kalacak. Tam bir sene sabrettik. Babam sonunda razı oldu. Düğün dernek kuruldu, ben Hasan’la evlendim. Bir göz oda küçücük bir evi var. Oraya yerleştik. Ben Hasan’ın tarlada çalışıyorum, o da ellerin yanında ırgatlık yapıyor. Bakma sen, çok fukaralık, çok sıkıntı çektik, ama bir gün birbirimize kötü söz söylemedik. Allah ne verdiyse onunla geçindik.

“Derken önce haberi geldi, harp çıkmış. Sonra buraların bütün delikanlılarını askere aldılar. İçinde de benim Hasan. Oğlan daha kundakta bebe. O zaman şimdiki gibi değil, öyle tel yok, mektup yok. Zati ne Hasan’ın ne benim okumam yazmam var. O birini bulacak yazdıracak, ben birini bulacağım okutacağım. Tek bir kere mektubunu aldım, o kadar. Hep yüreğim ağzımda öyle aylarca, yıllarca yaşadım. Bir haber çıkmıyor ya, kötü haber çıkmasından iyidir, diyorum. Burada çok kadın dul kaldı, çok bebe yetim.

“Neyse, savaş bitti, delikanlılar dönmeye başladı. Benim Hasan yok. Haberi de yok. Şurada devlet namına kim varsa soruyorum, asker, memur, kimsede haber yok. Her gelenle bende bir umut. Belki Hasan’ımın haberi vardır onda. Yok, yok. Hasan hiç yaşamamış, Hasan hiç olmamış, Hasan bu dünyaya hiç gelmemiş. En son bir haber geldi, Çanakkale Harbi’nde kaybolmuş. Çanakkale Harbi’ni görmüşler anlatmıştı, çok çetin harp olmuş. Yer gök barut, mermi, şarapnel. Nice koç yiğitler şehit olmuş. Ben Hasan’ımı hep dönecek, diye bekliyorum. Her gece rüyama başka başka türlü giriyor. Kiminde İngiliz’in eline esir düşmüş, kiminde yaralı öylece yatıyor. Ama hep canlı, kurtulup geri dönecek. Sonra bir gece bu sefer ölü gördüm. Üstü başı kan, yere düşmüş, gözleri açık kalmış. Sabah kalktım, çok ağladım. Bilmiyorum kaç gün. En son artık gözümün yaşı kalmadı. O zaman bildim ki, Hasan şehit düştü.”

Yaşlı kadının gözleri yaşarmıştı. Uzaklara daldı kaldı.

Serin bir rüzgar çıkmıştı. Çevremizdeki otlar, aralarında çiçeklerle nazlı nazlı salınıyordu. İnek de otlamaktan yorulmuş, az ötemize çökmüştü. Gülizar Teyze beyaz tülbendinin ucuyla gözlerini sildi, içini çekti ve anlatmaya devam etti.

“Ben de elimde bebem babamın evine döndüm. Sonra gene harp. Dediler, ordunun ihtiyacı var, buradaki kadınlar, çevre köylerdeki kadınlar hep bir olduk, cepheye ne lazımsa onu yetiştirdik. Kışın soğuğunda, yazın sıcağında. Oğlan el kadar, benimle yollarda. Hiçbir harp sonsuza kadar sürmüyor. O da bitti. Dirlik zamanı geldi.

“O sıra bir adam var, Cemil. Atının üstünde bana kostaklanıp duruyor, bıyık buruyor. Bir kerede tenhada yanaşmaya kalktı, ağzının payını verdim. Gitmiş, bu beni babamdan istemiş, evliymiş, ikinci karı alacakmış. Babam bana sordu; istemem, dedim. Ben oğlumu üvey baba elinde büyütmem. Hasan’ımdan başkasına da koca demem. Babam, peki, dedi. Zaten tarlada sabahtan akşama çalışıyorum, kimseye yük olduğum yok. Boynu devrilsin, bu herif abime, Dursun’a gitmiş. Artık aralarında nasıl bir ticaret varsa bu sefer abim tutturdu, evlen bu herifle, diye. Babam önce yüz vermedi. Sonra o da başladı. Anam o sıra ölmüştü. Hayatta olaydı, bunların eline bırakmazdı beni.

“Bir gün babam evde değil, abim yakaladı, beni. Aklı sıra tatlılıkla ikna edecek. Diyor, yalnızlık zor, gel etme, bu adam da iyi adam, ben soruşturdum, şöyle malı var, böyle mülkü var. Kızdım. Dedim, sana ne, senin ne işin var da, illa bu adama vermeye çalışıyorsun beni. Artık nasıl bir damarına bastıysam, bu da sinirlendi. Beni tehdit etmeye başladı. Bir laf ederim, adın çıkar, kimsenin yüzüne bakamazsın, dedi. Korktum, hem nasıl! Kızım, buralar küçük yerler. Bir rezil olursan...”

Bu Dursun’un ününü ben bile duymuştum. Sahtekârın tekiymiş. Ne zaman adı geçse onu tanıyanlar, ölünün ardından konuşulmaz ama, diye lafa başlıyordu. Hatta babalarının vefatından sonra, iki kız kardeşini güya şeriata uydurup miras için kandırmaya kalkmış. O zamanki kaymakam mâni olmuş, ne şeriatı, medeni kanun çıktı, diye.

Sanki o gündeymiş gibi, karşısında Dursun varmış gibi kadıncağızın nefesi sıklaştı, yüzü kızardı. Konuşamadı. Biraz sakinleşince sözüne devam etti:

“Gece yattım, ne yapacağım, diye düşünüyorum. Abim olacak dediğini yapar mı, yapar. Bir başıma kalkıp gidemem. Oğlan olmasa hiç durmam, bir uçurumdan atarım kendimi. Ama yetimim bir de öksüz mü kalsın? Bir çare bulmak lazım. Nereden geldi aklıma, bilmiyorum, çocukken imam efendi anlatmıştı, Sivas’taki derelerden birinin kenarında bir koruya bir gece evliyalar, şehitler inmiş. O günden sonra kimse oradaki ağaçlardan bir dal bile kesememiş, yaprağına dokunanı o evliyalar, şehitler çarpmış. Aklımda bu fikri evirip çeviriyorum. Bir kurtuluş çaremi bulmuşum gibi seviniyorum, bir çıkışım yok, bu herife verecekler beni, diye yazıklanıyorum.

“Sabahı zor ettim. Ezanı duyunca hemen ablama gittim. Dedim: ‘Bacım, durum böyle böyle. Ben bu işin içinden çıkamıyorum. Aklıma bu çare geldi. Sen söyle, ne edeyim? Ölürüm de ben başkasına varmam.’ Önce bir şey söyleyemedi, akşama kadar düşündü. Sonra ‘Sen haklısın, ben de başka çıkar yol bulamadım,’ dedi. ‘Ama çok dikkatli olmalıyız, bir elimize yüzümüze bulaştırırsak, insan içine çıkamayız.’

“Gece yarısını bekledik. Herkes uyurken bu ağacın yanına geldik şu yukarıdaki ‘ha’ harfini kazıdık. Ablam da ben de okuma yazma bilmiyoruz. Hasan’ım da bilmezdi ya, nereden öğrendiyse öğrenmiş, bana bu harfi o göstermişti. Bak bu ‘ha’ harfi, Hasan bununla yazılır, diye. Taze kazındığı belli olmasın, bir de kazıdığımız yerlere kına çaldık. Kimseye görünmeden geri döndük. Yüreğim güp güp atıyor. Eve tam girdim, babam uyandı. Ne oldu, kız, diye sordu. Aklıma nereden geldiyse helaya çıktığımı söyledim. O da uyku sersemi zaten, he, dedi, uyumaya devam etti.

“Gene sabahı zor ettim. Züleyha Ana derler, bir sofu ihtiyar vardı. Ona koştum. Anacığım, dedim, ben bir rüya gördüm, sen bana tabir et. Sonra başladım anlatmaya: Güya rüyamda Hasan’ım bana konuşmuş:

‘Harpte yalın kılıç evliyalar bana göründü, dediler ki, biz gayri senin silah arkadaşınız, seninle vuruşacağız,’ demiş. Sonra devam etmiş:

‘Yedi gün yedi gece hiç durmadan birlikte vuruştuk, çok kan döktük. Sekizinci günün sabahında sen çok yiğit ermişsin, seni peygamber efendimize götüreceğiz, dediler. Onlar öyle deyince ben hafifledim. O kadar hafifledim ki, ayağım yerden kesildi. Uçuyoruz, kuş gibi, ama kanat çırpmadan. Yükseldikçe yükseliyoruz, gökler bitti, güneşin, ayın, bütün seyyarelerin yanından geçtik, yıldızları aştık, sonra boşluk. Karşımızda bir nur var. Öyle parlak ki başka hiçbir şey görünmüyor. Ama ta içine bakıyorsun, gözlerin hiç acımıyor. Evliyalar dediler, bu Allah’ın resulüdür. O benimle konuştu. İnsan sesiyle değil, ama her dediğini anlıyorsun: Sen Allah yolunda çarpıştın, gayri senin yerin benim yanımdır. Ondan sonra ben bir güzel bahçeye girdim ki, sorma. İçim baharda pınarlar gibi çağlıyor. Ne olduysa dün oldu, kalbime bir sıkıntı düştü, sanki bir el avcuna almış, sıkıştırıyor da sıkıştırıyor. Ben de bildim, sen dardasın. Gayri sıkılma, ben buraya geri geldim, bir ulu ağacın gövdesine yerleştim. Artık sahipsiz değilsin.’

“Züleyha Ana’ya sordum: Bu ne ola ki?

“Züleyha Ana gözlerini kapattı, okudu da okudu. Sonra bana eğildi, başladı rüyamı tabir etmeye:

‘Kızım senin kocan çok büyük yiğitmiş, öyle çarpışmış ki, evliyalar ona yoldaş olmuş. Sonra şehit düşmüş. Şehitler öldüklerini bilmezler, o da bilmemiş. Evliyalar onu peygamber efendimizin yanına çıkarmış, sonra da cennete girmiş. Şehitlere bizim alemimizdekilerin iyiliği de kötülüğü de malum olur, senin bir büyük sıkıntın var, ona da malum olmuş, şimdi seni korumaya inmiş. Sıkıntın ne, de bakalım.’

“Anlattım. O da var git babana, söyle, bu işten vazgeçsin, yoksa hepimiz mahvoluruz, dedi.

“Ben babama gittim, uydurduğum rüyayı bir de ona anlattım. Sonra da Züleyha Ana’nın dediklerini dedim. Pek inanmadı ya, içine bir kuşku da düştü.

“Geceden konuşmuşuz, ablam da tarlaya giderken ilk kez görmüş gibi kocasına bizim kazıdığımız harfi göstermiş. Kocası Rıza’nın da okuması yok, ne olduğunu değil ama harf olduğunu anlamış. O zaman şimdiki gibi değil, okuma yazması olan az. Bizim mahallede Cemil derler, bir kâtip vardı, onu bulmuş. Cemil önce gitmek istememiş, işim var, demiş. Biz cahiliz ya, bize üstten bakardı, haksız da değildi. Neyse, Rıza onu çekiştire çekiştire ağacın yanına getirmiş. Cemil demiş, bu ‘ha’ harfi. Rıza da Cemil de bir şey anlamamış. Gülbahar hiç açık etmemiş. Tövbe tövbe, deyip tarlaya gitmişler. Onlar tarlada çalışırken bu iki hikâye ağızdan ağıza bütün evlerin arasında yılan gibi kıvrıla kıvrıla dolanmış, sonra birbirini bulmuş.

“Akşamına her evde bu konuşuluyordu. Pehlivan Hasan’ın ruhuna Fatiha okuyanlar şüpheyle başını sallayanlardan azdı.

“Tek atımlık barutumuz daha vardı. Bu da mahalleyi inandıramazsa bu iş unutulup giderdi. Rıza, iyi adamdı ya, saf adamdı, Allah rahmet eylesin. Biz de onun bu saflığından yararlanacaktık. Gece ablamla yatmışlar, Rıza horlamaya başlayınca Gülbahar iyice sokulmuş, başlamış benim Züleyha Ana’ya anlattığım hikâyeyi Hasan’ın ağzından Rıza’nın kulağına fısıldamaya. Hep de diyormuş ki: ‘Bak bacanak, Gülizar’ı sıkıştırmayın, ben karışırsam can yakarım.’ Belki iki saat böyle kulağına fısıldamış. Kaç gecenin yorgunluğu, kendi fısıltısının sesine uyuya kalmış. Sabaha karşı Rıza birden dinelip yataktan fırlamış, abdest alıp namaza durmuş. Gülbahar’a bir şey demeden Züleyha Ana’ya koşmuş, kendi gördüğü rüyayı anlatmış. Rüyasında Hasan geri dönüyormuş. Ama Hasan gibi de değil, dev olmuş, belki iki kat uzamış. Gözleri alev alev yanıyormuş. Her evin önünde benim adımı bağırıyormuş. Sonra içeri girip kim var kim yok elleriyle boğuyormuş.

“Gayrı herkesi bir kuşku aldı. Bütün ilçe bunu konuşmaya başladı. Ertesi günü abim geldi. Ben bu işin aslını öğrenirim, seni de rezil ederim, diye bağırdı, çağırdı. Bir şey belli etmedim. Ama korkudan da öldüm. Allah’tan hikâye Cemil’in de kulağına gitmiş, korkmuş, benimle evlenmekten vaz geçmiş.”

Gülizar teyze kafasını hafif öne eğmiş biraz suçlu biraz muzip bana bakıyordu. Ben de yalandan kızdım ona:

“Aşk olsun, Gülizar Teyze. Yani bunca yıl koca ilçeyi, bütün köyleri böyle sen mi oynattın?”

İhtiyar gevrek gevrek güldü.

“He ya, ben oynattım,” dedi. “Söylenceler odun tutuşur gibi yayılır, bildin mi? Odun önce nazlı nazlı yanar; çalı çırpı atarsın, yellersin, uğraşırsın, biraz bakmasan hemen söner. Ama ateş bir kere aldı mı da istersen derenin dibinden safi su olmuş koca bir odun at içine, alevler onu da sarıp sarmalar, cızır cızır kurutup yakmaya başlar. İşte bizim hikaye de öyle oldu.

“Sonrasında biri ağacın yakınından geçip de başına bir aksilik gelse hemen Hasan’dan bildiler. Bir sefer bir köpek ağacın dibine işemiş, sonra ne olduysa topallamaya başlamış, hemen dediler: ‘Hasan, işediğine kızmış, ondan ayağını çarpmış.’

“Kızım, bak, kurbanın olurum, kimseye anlatma. Bu yaşımda beni rezil etme. Gülbahar öleli aha dört yıl oluyor, o günden beri kimseyle konuşmamıştım. İçim şişti de bir sana anlattım.”

“Tamam, teyze, merak etme, kimseye bir şey anlatmam.”

“Yeminle mi?”

“Yeminle.”

Güneş artık iyice ufka yaklaşmış, hava da serinlemişti. Gülizar teyze zar zor kalktı. Evine kadar birlikte yürüdük, yemeğe çağırdı, girmedim.

İçim içime sığmıyordu. Kolay mı, ilçenin en büyük esrarı çözülmüştü!

Eve girdiğimde Mehmet radyodan ajans dinliyordu. Ben de camın kenarına oturdum. Konuştuklarımızı düşünmeye başladım. Ajans bitince Mehmet yanıma geldi,

“Sende bir hal var, ne oldu?” diye sordu.

“Bir sır öğrendim, ama yemin ettim, kimseye söyleyemem.”

“Gülizar Teyze’nin sırrı mı?”

Kafamı salladım. Güldü:

“Öyle olsun bakalım.”

Ertesi gün akşama doğru sela okununca öğrendim, bizim konuştuğumuzun gecesi Gülizar Teyze uykusunda ölmüş. İki ay sonra durduk yere çınar kurudu. Ağaçta Pehlivan Hasan’ın ruhu olduğuna inanlar, “Bak işte, Gülizar’la birlikte cennete döndü,” dediler. İnanmayanlar, bir anlığına durdular, sonra “Yok artık, daha neler!” diyerek hayatlarına devam ettiler. Bense ne düşüneceğimi bilemedim.

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör