Ara
  • CEM ÖZAYDIN

Bir yara kitabı: Mahir Efendi’nin Papağanı


Arzu Alkan Ateş “Lübyana’ya Bir Bilet”in ve “Hayy”ın ardından kurmacanın o eşsiz yolculuğunda okuru farklı izleklerden geçirerek “Mahir Efendinin Papağanı” ile buluşturdu. İyi de yaptı. Bilirsiniz öykü ayrı bir dünyadır. Edebiyatın bir okur ve yazar olarak kıvamını tutturmuş her ferdi öyküden çok şey bekler. Diğer türlere haksızlık yapmaktan korkarım elbet ancak öykünün okuru derinlik ister, hafifliği pek kaldıramaz. Öykünün okuru ne istediğini bilir. Arzu Alkan Ateş de bunun farkında. Mahir Efendinin Papağanı okurunu fazlasıyla doyuracak bir yoğunluğa sahip. Baştan söyleyelim peşin peşin; kalemine sağlık.

Kitap biçimsel olarak değerlendirildiğinde yirmiden fazla öyküden oluşuyor gibi görünse de bir ustalık göstergesi olan güçlü karakterlerin metinler arası geçişi eseri uyumlu bir bütüne dönüştürüyor. Yalnızca karakterlerle sağlanmıyor bu ahenk, “Kuş ev” de bu armoniyi destekliyor. Yazarın metinler arasında geçiş tercihi okuru diri tutuyor, okumayı bir arzuya dönüştürüyor.

Yazarlığın en önemli özelliklerinden biri olan gözlem yeteneği, karakter yaratma ustalığı ile birleşince ortaya böylesi güzel öyküler çıkıyor. Kitabı bitirdiğinizde Kıl Haydar’ı, Uzluların Bey Amcasını, Rüçhan Öğretmeni, Kızgınların Kemal’ini sanki önceden tanıyormuşsunuz hissini uyandıran ustalık, okuma damağınızda hoş bir tat bırakıyor. Karakterler o kadar gerçek ki sırıtmıyor. Hepimizin hayatında bir Rüçhan Öğretmen, bir Kıl Haydar vardır. Hangimizin masalcı bir Hatmi Nine’si olmamıştır?

Yazar, öykülerinde birçok yaraya da dokunuyor. Bu yüzden belki de bir yara kitabı demek doğru olacaktır “Mahir Efendi’nin Papağanı”na. Duyarlılığın altını hissettirmeden çiziyor. Mora toplamaya çıkmış iki kız çocuğu Karabaş’ın zulme isyanını anlatıyor, Habil ile Kabil anlatısını anımsatıyor okura. Acımasız bir tanrı olmayı seçen Kıl Haydar’ın Lale karşısındaki çaresizliği… Ya Lale’nin Kıl Haydar’a yazdığı o mektup bir manifesto değil mi? “Ben hatırlamayınca senden geriye ne kalacak?” sorusu bir kurşundan çok daha öldürücü.

Peki Isfahan ile Hüdaverdi’nin tercihleri ile ödedikleri bedeller… Bu topraklarda cinsel yönelim farklılıklarının faturası ne kadar ağır ödenir bilinir, Gülgez’in dramı… Sekiz kız çocuğunun ardından bir erkek çocuk için kırılan bir kalp. Kızgınların Kemal nasıl da yalnızdır, Uzluların Bey Amcası gibi, Kuş ev gibi, şiddeti içselleştirmiş Kıl Haydar gibi hatta. Yaralar siz görmeseniz de vardır. Acıttığı kişi için. Görürseniz dahil olursunuz yaraya. Ve acıyı paylaşırsınız. İnsan olmak bunu gerektirir çünkü. Arzu Alkan Ateş yaraları yok sayanlara isyan ediyor belli ki. Görmeyenlere, duymayanlara, konuşmayanlara isyan ediyor. Ancak kimsenin gözüne de sokmuyor yarayı. Sadece fısıldıyor. Kalbi olanlar duyuyor bu fısıltıyı.

Kızgınların Kemal’in ölmeye geldiği kasabasında bıraktığı mersedese binen çocuklar… Hayallerinin de bir sınırı olduğunu fark ettiklerinde nasıl da şaşakalıyorlar. “Nereye götüreceksin bizi, diye sorardık. Yusuf mahzun, susardı. Bundan sonrasını bilmezdi. Yusuf için yolun sonu burasıydı. Kasabanın sınırı. O sınırı aşamaz çaresiz geri dönerdik. Biraz hüzünlü biraz mağlup.” İçimizi kemiren, oyan, boşaltan kasaba çaresizliği daha güzel nasıl anlatılabilirdi? Sistemin çizdiği sınırları aşamıyor oluşumuz, çaresizliğimiz, çaresizliği fark edişimizden doğan ürperti, üşüme… Arzu Alkan Ateş daracık bir kasabaya sıkışmış hayalleri işaret ederken aslında çoğunluğun da siyah beyaz bir fotoğrafını çekiyor.

Rüçhan Öğretmen’in cetveli ise belki de statükonun temsili. Kızlarla erkekleri ayrı ayrı oturtan “öğretmen” soru sorulmasından da hoşlanmıyor. Tüm gücünü adeta cetvelinden alan “öğretmen” in cetvelinin başına gelenler statükoya başkaldırı olarak okunabilir mi?

Dikkatli okur metnin anlatıcısı olan küçük kız çocuğunun ara ara konuştuğu kişinin kim olduğuna dair bir soru soracaktır elbet. Mora toplamaya birlikte çıktığı, Kuş evde Uzluların Bey Amcasını birlikte dinledikleri, Karabaş’ın insan zulmüne isyanına tanık oldukları, Mahir Efendi’nin dükkânında fotoğrafları birlikte izledikleri sahi kimdir?

Her ne kadar bir öykü kitabı olarak etiketlense de eseri okurken masal dilinden esintilerin olduğunu da fark ediyorsunuz. Yazarın Hatmi Ninelerden dinlediği masallar her yazarın sarnıcı sayılan bellekte pek güzel demlenmiş. Yazarın dil tercihi, dildeki işçiliği, dildeki sadeliği akıcı bir okuma sağlarken anlatımdaki yoğunluk, can alıcı sorular, metaforlar ve aforizma düzeyindeki cümleler sağlam bir metnin içinde olduğunuzu kavramanızı sağlıyor.

Anlatıcının zaman zaman değişmesi ise, örneğin Kıl Haydar’ın konuşmaları, Leyla’nın konuşması metne bir devinim kazandırıyor. Yazar bu tercihiyle monotonluk tuzağına düşmemeyi başararak okuru metne bağlamayı bilmiş.

Yazar Habil ile Kabil anlatısını, Yusuf meselini anarak geleneğe de naif bir selam gönderiyor. “Yusuf bu. Sesleniyorum. Yanımıza gelmesini istiyorum. İşim var, işim var, diyor. Hep işi vardır Yusuf’un. Bir menkıbeden çıkıp gelen, bizim aramızda dolaşan Yusuf, yoksa hâlâ bir kuyuda mıdır?”

Ve kuşkusuz Kuş Ev anlatının en can alıcı mekânı. “ Bir evden çok müzmin bir ihtiyardı… Yaşamla ölüm arasında mühürlenmiş bir ev…” İçinde yüzlerce kitabı, kasabanın geçmişini, küçük bir kız çocuğunun belleğini saklayan, lavanta kokulu sandıkların kıskandığı, her an panjurlarını çırpıp uçabilecek Kuş Ev… Gerçekle hayalin sınırında, bahçesi ormana- kurmacaya mı demeliydik-açılan bu ev bir hikâye toplayıcısının kurtarılmış bölgesi adeta…

Son olarak “ Ne demişti Hatmi Nene, beni hatırlayacak kimse kalmasa bile bahçedeki nar ağacı kurumadıktan sonra hikâyem son bulmaz.” Arzu Alkan Ateş nar ağacını nasıl suluyor bir bakın derim.


Arzu Alkan Ateş

Mahir Efendi’nin Papağanı

Öykü, 122 s.

Alakarga Yayınları, 2020.

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör