Ara
  • SEMRA BÜLGİN

Bir yoksul mahalle peyzajı: "Minare Gölgesi"


"Minare Gölgesi", Engin Ergönültaş’ın ilk ve tek romanı. Kendisiyle yapılan söyleşide "Minare Gölgesi" adının nerden geldiği sorusuna “Şimdilerde pek kullanılmıyor ama geçmişte ‘Minare gölgesi/ Davul tozu’ şeklinde sıkça duyulurdu. 'Hiçlik', 'Yokluk' anlamına gelirdi. Tam 'Yokluk' da değil, daha doğrusu; 'bir var/ bir yok' olmayı, gölgenin 'dokunulamaz', 'ele geçirilemezliğini, 'geçiciliğini' de hissettirirdi” diye cevap veriyor.

Romanın adı, tanrısalı, görünmeyendeki gizli manayı, kaçamayacağımız karanlığı ve yine yazarın kendi deyimiyle teslimiyeti ve aczi çağrıştırmasıyla bir muzlim aleme davet ediyor okuru.

Bir kış ikindisinde günlerdir yağan karın örttüğü Zengüle Hacı mahallesinde başlıyor hikaye ve yazar daha ilk paragrafın sonunda görüp bilmemenin hüznünü duyacağımızın işaretini veriyor, “Mahalle gözünü sımsıkı yummuş bir kedi gibi öylece duruyor,” diyerek. Bütün roman boyunca mahalle pek çok kez içinde yaşayanların soluğunu duyduğunuz bir canlı gibi tasvir ediliyor. Sanki yaşayan, yaşamayan tüm sakinleri tek bir ruhun içinde eriyip yok olmuş ve kendilerinden daha güçlü gördükleri bir iradenin karşısında acze düşerek bu yok oluşa boyun eğmişler. Bu yok oluşun, yaşanan çaresizliklerin daimi şahidi ise bazen tipinin, bazen sisin içinde görünmez olsa da her şeyi yukarıdan izleyen, gören ve eğilip bükülmeden var oluşunu sürdüren taş minare.

Yazar roman kişilerini sırayla okura takdim ediyor ve ilk buluşmada okur karakteri bir sahnenin içinde görüyor. Her bir karakterin okurun peşine düşüp nereye varacağını merakla takip edeceği bir hikayesi var. Bu hikayeler birbirinden ayrı aksalar bile görünmeyen bir ağla birbirilerine bağlı. Anlatılan hayatların çıkmazına, değişmezliğine rağmen sürekli bir hareket, sürekli bir çırpınma hali. Kaybedenlerin bile değil kaybolmuşların mahallesi Zengüle Hacı. Yoksul, harap ve eski bir mahalle. Metruk evler, birikmiş çöpler, sokak köpekleri, çöpleri eşeleyen kediler, soba boruları, sağa sola atılmış tenekeler, pis kokular, kumaş artıkları, soba külü. Bütün bunlar alışık olduğumuz yoksul mahalle tasvirleri ama bunların ötesinde teslimiyetin, öfkesi noksan bir kabullenişin ruhunu üflüyor Ergönültaş. Başka mahallelerden bu mahalleye ulaşan sesler yok. Varsıllığın, mutluluğun, ümidin sesleri duyulmuyor. Köpek ulumalarının bile ulaşamadığı bir yer altı ülkesi burası. Kendi içine örtük, kendi yoksunluğunda yaşayan, ölen, içindekilerle birlikte solan bir mahalle Zengüle Hacı mahallesi. Bir tek ezan sesi duyuluyor öte mahallelerden. Günün vakitlerini bölen, tasnif eden, bütün roman boyunca yaşanan her şeye eşlik eden ezan sesi; duyulana değil duyulmayana bakmak gerek der gibi. Günde beş vakit Allah’ın adının duyulduğu bu mahallede Allah yok. Belki de sadece bir gölge, en masum olanla simgelenmiş sadece izleyen bir göz.

Üç kısımdan oluşan romanda, bölümler mevsimlerle ayrılıyor. Birinci bölüm Kış, ikinci bölüm Yaz, üçüncü bölüm Kış. Bahar yok, ümidin olmadığı gibi. Zihinlerimizde ortak bir acı, ortak bir hüzün, ortak bir kurtuluş imajıyla var olmuş mahallenin tersine, her kapının ardında kendi hikayesini yalnız başına yaşayan çaresiz insanlar anlatılıyor; ışıkla, ışıksızlıkla; evlerden dışarıya sızan cılız ışıklar, yoldan gelip geçen arabaların farıyla bir an aydınlanıp karanlığa gömülen odalar, renkli gecelerin ışıltılı ama soğuk neon ışıkları, insanoğlunun medet umduğu titrek mum alevleri… Bazen de şiirsel bir anlatımla karanlığın ürpertisini duyuruyor yazar.

“Akşam ezanıyla bütün renkler; turuncular, kavuniçiler, toz pembeler, firuzeler, kan kırmızıları, hepsi birbirlerine bulaşa bulaşa, sıra sıra gökyüzüne konup göçtüler.

Sonra kainatın esas rengi arz-ı endam etti.

Zengüle Hacı mahallesine karanlık çöktü.”

Baştan sona buz gibi bir gerçeklik. Fiziksel özelliklerinin ötesinde hissedişleriyle tasvirlenmiş gerçek karakterler. Bir film karesi gibi gözlerimizin önünden akıp geçen sahneler, mekanlar ve insanlar. Mekan betimlemeleri hem maddesel bir gerçeklik yaratıyor hem de çağrışımlarla okurda ancak hissedişle kavrayabileceği anlamlar yaratıyor. Son yıllarda belki de çok yazılıp çizildi düşüncesiyle edebiyatın mevzusu dışında bırakılan işsizlik ve yoksulluk meselesini, cinsiyetçilik, ırkçılık, ötelenmişlik sorununun da hakkını vererek yeniden konu etmesi anlamında da kıymetli bir iş yapmış Ergönültaş. Slogan cümleler kurmadan birini ötekinin önüne koymadan. Sınırda yaşanan hayatlara, bu yitik insanlara, gölgelerimize, gölgesi olduklarımıza bakmamız için bir çağrı.

Sık sık göze çarpan, abartılı ve hep aynı kalıpla ifade edilen benzetmeleri, anlamı ve eylemi güçlendirmek için yapılan kelime tekrarları, yanlış zaman kullanımları yazarın tercihi gibi duruyor; anlattığı kusurlu dünya ile dili arasında tutturmak istediği bir ahenk sanki. Bu kusurlar kimi okurları rahatsız edecek olsa da yazarın yarattığı dünyanın baş döndürücülüğü yanında görmezden gelinebilir.


Engin Ergönültaş

Minare Gölgesi

Roman, 367 s.

İletişim Yayınları, 2020

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör