Ara
  • TUĞBA KORKMAZ

Birinin Çocuğu


Büyük demir kapıyı iki yana açtılar. Çıkıyorum. Tepedeki ışıklar yüzümü sıyırıp geçiyor. En çok o kadının özlemi birikti içimde.

Dışarı

Ayaz. Burnumu, gözlerimi kurutuyor rüzgâr, incecik, lime lime ediyor açıkta yerlerimi de kan çıkmıyor etimden. Sonra yerden hoplatıp şeker poşetlerini, uçurtma naylonlarını, çekirdek ambalajlarını şişiriyor balon gibi de görüşe gelenlerden ne kaldıysa duvarın üstüne uçuruyor. Dikenli teller de tutmuyor uçanları, bir kaç kez titretip bırakıyor ki sabah avluya çıksın da özlem gidersin içerdekiler.

Ayaklarım tutuk. Açılır birazdan. –içerde zihin yürüyüşü yapacaksın, yolları aklında tutacaksın, yoksa unutursun- Belki açılmaz, bilmiyorum. Tarladan aşağı vurup giderim, kestirme. Mahalle biraz daha yaklaşsa araziyi içine alacakmış, öyle çoğalmış evler.

Ranza aralarında volta vururken gözlerimi kapatıp karış karış geziyordum buraları, unutturmuyordum kendime ve çok uzağa gitmiş olamaz diyordum mahalle için. Yakınlaşıyorum. Ayaklarımı tutamıyorum, koşuyor.

Aidiyetsiz bin bir düşünce aklımda, sokak aralarında, ev damlarında kol geziyor çünkü köpekler gibiyim. Özgür. Kediler, kuşlar gibi ne kadar olursa, sevilmeye muhtacım. Açım. Tezden bir kadının düğmelerini çözmek istiyorum. Daha mühimi karnım aç. Biraz dur. Durdum. Bekle, seyret. Kıraathane insanları dağılsın evlere.

Münir abinin bahçesi karanlık. Hol ışığı dış merdivene vuruyor. Perde arkasından gölgesi gidip geliyor, cılız, yavaş, evin içinde gidip geliyor. Uyumamış. Merdiven kenarları çürüklük, kenarı köşesi ufalanmış çıkılmamaktan. Bahçenin arkası iyi, sokağı görüyor. Saklanırım. Biraz da burada saklanırım. Tekin olsun. Sokak tekin olsun öyle girerim eve. Düşmanlarımın aklından çıkmamışımdır. Kafalarına bir yere Kopil Tekin’in saklantı yeri diye kazımışlardır da gelesileri tutar. Kaçtığım geceki gibi basarlar evi de bulamazlar beni sonra, huy tuttururlar yaşlı adamcağızı.

Narin de uyumuyor, uzakta, cılız kırmızı ışıkta. Ah! Sıska kocası göğsüne uzanmıştır, emzirmiştir belki onu. Bütün bilmezlerini açmıştır, benim bildiklerimi. Bilse gelir bahçeye. Gelmez. Vurulmayayım diye gelmez, abisinin öcünü alırlar diye. Değişmiş midir? Çizgiler belirmiştir belki yüzünde. Olsun güzeldir. Gelse. Belki de gün saymıştır, camdadır.

Münir abi tülün altından uzağa dikmiş gözünü. Birini bekler gibi, dünya gözüyle göresiymiş gibi. Beni değil. Benim tarafıma bakıyor ama tam değil. Göremez. Hol ışığı kapandı. Buraya gelene kadar delikte, birkaç sokak ilerideki mahalle deliğinde yarım saat sessizce düşmanlarımın kıraathaneden çıkıp gitmelerini bekledim, seyrettim, zangırdadım mezara girmiş sağlam adam gibi. Cesedi zihnimde bağırıyor -Tekin! Kopil Tekin çık lan dışarı neredeysen, baban kim senin! Ölüsüne cevap -pezevenk mezardasın sen, ölüler konuşmaz! Son harfi boğazımdan hırıltıyla çıkardım, onunki gibi. Eğlendim. Duvarda kırmızıdan koyuya çalmış lekelere baktım. Orada. Abisini vurduğum yerde. Kopil diye bağırdıkça, ses bıçakta yankılandıkça sırtını deldiğim yerde. İnce uzun, dikine mezar dersin. O yeri kimseye söylemeyeceğimize yemin verdiydik Münir abiye. Çocuktuk. İşeme yeri, sevgiliyi öpme yeri, suç yeri. Beni diri diri mezara gömen yer. Narin’in babası o gün de aramıştır beni sokak sokak, bulup vuracaktır da o sıra ben polise çoktan teslim olmuştum. Narinim babasız kalmasındı, çürümesindi içerde benim gibi.

Münir abinin karaltısı çömeldi. –Mona buraya gel! Feryat. Cama yaklaştım, perde aralığına. Titriyorum. Hissiz bir bakış attı Mona. Gövdesini sağa sola ırgaladı. Zorla ayaklandı. Ekmekli yumurta bulamacını küçümsedi geçerken kuyruğu. Kara böcekler sağa sola dağıldı. Münir abinin ayağına serdi kendini, kuyruğunu sürttü. Eğilmeye çalıştı Mona’ya. Başını küçücük sıvazlamaya kalmadı. Minderden üzerine yığıldı hantalın.

İçeri

Omuz atınca kapı bir duvara bir başıma çarptı. Niye değiştirsin ki tahta kapıyı. Kim girecek, ne alacak, kim başına bela etsin ihtiyarı. –içerde yaşlılara bulaşılmaz, bulaşma- Münir abiyim omuz atarken, eski, güçlü. Kapı onun şimdiki hali. Koku yüzüme vuruyor. Bulanıyorum. Ekmekli yumurta bulamacının kokusu odayı sarmış. Kütüphaneli kanepenin gözünde boşalmış ilaç tableti ve ağzı açık balgam tası. İyice fena oluyorum. Salon kapısının arkasında gri erkek takımı ve büyük yuvarlak kadın şapkası yan yana, asılı, tanıdık.

Kanepenin dibindeki şarap şişesini devirdim. Boş, eski. İki kez yere vurdu beli, kırılmadı, direndi. Örümcek ağı şişenin üzerinde çırpıldı, kanepe bacağına doğru uzadı, ipliciğe benzedi. Cam önünde sıralanmış menekşelerin toprağı boz. Bıkkın insan çiçeği menekşeler. Onlar için yaratılmış, suyu sevmez. Gövdesine yukarı çektim Münir abinin. Az uğraşsam kollarım beline iki kere dolanır. Mona zayıf karnının altında derin derin mırlıyor. Rahatı bozuldu haspanın. Kalktı. Dünyanın en yaşlı kedisi gibi telaşsız, geçerken burun kıvırıyor yumurtaya. Sobanın yanındaki mindere deviriyor yanını.

Münir abi apak. Kara da değildi ama iyice ağardı sanki. Sarsıyorum. Sırtını divana yasladım. Yüzünü hafifçe tokatladım. Tek gözünü araladı, mat, diğeri alt kapağa yapışık. Dermansız. Bana bakıyor. -Bulurlar seni. -Bulsunlar, cezamı çektim ben, pişman değilim. O kadın nerede? Cevap yok. -Havayı ver. Sustu. Kanepe kitaplığına uzattım elimi. Fotoğraf yere düştü. Gülüyor kadın Münir abiye. Rengi dönmüş kırmızı eteğe noktalı güneş ağarıkları saçılmış. Şapkasına da. Dudakları bükülüp Münir abinin dudağına uzanmış. Ağır abi fotoğrafçıya bakıyor. Eli o kadının incecik belinde, parmakları kalçasına değiyor. Hınzır. Gülümsüyor dudağının kenarından, kenarından seviyor.

Şimdi hınzırlığı yok. Açtı ağzını. İki kez sıktım havayı, çekemedi, dudaklarının kenarından dışarı sızdı ilaç tozu. -Dümdüz yatır! -Olmaz, nefessiz kalırsın. -Yatır dedim! Bakışları sert, eski bıçkın. Muşamba döşemenin üzerine upuzun uzattım. –dümdüz yatamazsın içerde, kıvrık olacaksın, tetikte- Kafasını katlı seccadenin üzerine koydum. Kimse yokken inanırdı demek ki, görmedim hiç. Kimse görmemiştir. Renkli altıgen paspası belinin altına ittim. Üşür. Üşüyor. Elini yavaşça yukarı kaldırdı, iki parmağını dudağının üzerine koydu. -Mona. Gülümsedi tavana. -Sen mi geldin? Baktım. Bir örümcek kendini asarak iniyor tavandan. Soba ışıkları bir yanıp bir sönüyor tepede. Örümcek dört dönüyor havada, çabuk çabuk. Münir abinin gövdesinden süzülen beyaz eşini görüyor sanki, evinin içine alıyor. Çalı çırpı yanıyor çıtır çıtır, birazdan ciğerimi de yakacakmış. Elim buz, Münir abi buz. Bütün ellerini birleştirip örüyor evini örümcek. -içerde ranza başından inerse, sakın öldürme, uğursuzluk- Hızlı yine. Çekiyor, ruhunu çekiyor. Münir abi gözlerini çekmiyor hiç evden. Çekmeyecek. Tavanda öylece asılı kalacak.

Göz kapaklarını avucumla aşağı ettim. Direndi tek gözü, kapanmadı. Bıraktım öyle. Yatak örtüsünü serdim başından aşağı.

Tuzlasam. Olmaz. Kokmaz o, çürümez, ölüsü kimseye benzemez. Daha da çıkamam içerden. Babam derim. Ben öldürmedim derim. İnanmazlar.

Ne diyecektim? Unuttum. Unutmadım da bilmiyorum işte. Dua ezberletmedi ki bize. Başındayım Münir abi. Üstüm başım düzgün. Dimdik ayaktayım:

Mona Roza, siyah güller ak güller

Geyve’nin gülleri ve beyaz yatak

Kanadı kırık kuş merhamet ister

Ah…


Merhamet Ya Rab! İçim katılıyor, göğsü inip çıkmıyor daha, katı. Yazılar dağılıyor. Gözümdekiler çoğalıyor, dört, beş, altı. İyice yumuşadı kağıt. Kör oldum yaştan. Bitti şiir. Sevdiğine dua olsun. Kağıdı sobanın yanına bıraktım. Mona yanında.

İçmeyi, uzağa işemeyi, zabıtadan kaçmayı öğretti bize. Kuşlara ekmek sulamayı, güçsüzleri koltuklamayı, bilyeleri üç beş oyununda ütüp kitap almayı öğretti. Bir de şiir. Gereğince okuyacaktık. Gerekmişti bir kez. Okudum. Yüzüme bakmadı Narin, dudağını büzdü, küçümsedi beni. Ne bileyim Mona’nın harflerini ben. Şair miyim? Sevdiğine dua olsun derdi. Münir abinin lafı. Deli adam. Münir abi cehenneme mi gidecek?

O kadını çağırsam. Onu mu bekliyordu da az önce uzun uzun bakıyordu bahçe karanlığına. Gelse. Bir şey söylese belki dirilir. Ölüyü diriltir derdi. İsmini söylemedi hiç, söyletmedi de. “O kadın” derdi. Kötülükten değil, kıskançlıktan. Sesi olmazsa gülüşü, saçı olmazsa bakışı bütün cümlelerinin sonunu bağlardı. O kadın gülünce sokak şenlenirdi. Sabahları işe giderken mahalleli cama çıkardı. Toplanıp şenliğe gidilecekmiş de o öncü olacakmış ya da mesire yerinde ipli toplu eğlenceler yapacaklarmış gibi bakarlardı ardından. Hava kararınca yorgun ellerini değil de akşamsefalarını getirecekmiş işten, sokak ortasında açtırıp herkese koklatacakmış gibi bakarlardı. Görünmez bir çalkantı olurdu sokakta da tabi, aydınlatma lambaları titrer, söner, yanar, sürekli bir şaşırtmanın soytarılığını yapardı. O sıra sokaklar bizi saklardı. Çalıntı ekmeklerimizi, simit arabalarımızı, hatta sevişmelerimizi de. Lambalar bir açılır, bir kapanırdı. Karanlıkta kalan ne varsa saklardı.

Kadınlar sevmezdi o kadını. Sevilecek gibi değildi ki. Tören alayındaki kızlar gibi savrulurdu etekleri geçerken, kadınların aklında şüphe bırakarak. Çocuklar severdi. Onlar gibiydi gülüşü. Çocuklar neyi sever?


Dışarı

Camın arkasında bir karaltı geziyor.


İçeri

Mona kımıltısız, sobanın yanında. Münir abinin dibine uzandım. O oldum. Olmalıyım. Geldiler. Birazdan alıp götürecekler nasılsa. İkimizi de boş çuval gibi arabanın arkasına atacaklar. Münir abiyi toprağa, beni de yanına.

Dışarı

İçeriyi dinliyor.


İçeri

Tahta kapının gıcırtısı başladı. –içerinin demiri gibi çizdi içimi, sürgü sesi gibi çizdi- Ayak sesi. Tekil. İçeri girdi. Yaklaştı. Yaklaştı. Dışardan gelen uğultu çarptı tahta kapıyı, kapattı. Tek gözüm korkudan açıldı. O kadın. Mona’nın yanına gitti birkaç adımda. Sevdi. Eliyle nefesini dinledi. Nefessiz Mona. Şalını boynundan alıp serdi üzerine sonsuz uykunun. Sobanın yanından şiir kâğıdımı aldı, mantosunun cebine koydu. Eğildi üzerimize. Rüzgârı yüzümü serinletti. Çarşafı çekti Münir abinin bedeninden. -Ben geldim ben, Muazzez. Ses yok. Sarstı. Durup baktı. Nefesinden ümidini kesince artık ayaklarından başladı örtmeye yeniden. Onu kendisine getiren ayaklarını, dizlerini sonra, en mahrem sırlarını örttü. Ellerini, kollarını, omuzlarını örtünce de örümcek evine bakakalan tek gözünü kapatıp tamamladı töreni. Elimi tuttu o kadın. İki yaralı kuş gibi çıktık kapıdan.

Gıcırtı uğurladı.



Dışarı

Konuşmuyoruz. Eli elimi iyice kavrıyor, duyuyorum, içinden beni bırakmayacağını söylüyor ki iyice sıkıyor. İçini çekiyor. Bir içerdekine, bir dışardakine ağlıyor. Gülümsüyorum, içimdeki nara dışıma çıksa. Narin’in evinin önünden geçiyoruz. Süzülüyor Narinim camın önünde, bana bakıyor, içimi oyuyor. Camda beklemiş demek mezardan çıkacağım günü, çentik atmış takvime belki. Kurban olayım onun cesaretine. Sabun kokulum.


İçeri

O kadının evindeyim. Muazzez’in. Mutfağa geçti tangır tungur, müzikli. Çiçekli tabakta harisa getirdi. Cazırtıyla çevirdi tereyağı üstünde. Doydum. Bir yatak. Serili. Bembeyaz çarşaf, yastık kokusu çocukluğum, -içerinin teri yok, taban kokusu yok, sidiği yok- uzandım, dümdüz. Alnımdan öptü. O kadın annem. Örttü üzerimi yarımca. Sesi mutlu. -Sabah buralardan gideceğiz.

Dışarı

Ben birinin çocuğuyum. Ölünün. Dışarısı güzel yer.

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Muz Cemaati