Ara
  • AYSİM DEMİRÖZ GÖRAL

Çırak


İkinci kadehteydim kapı çaldı. Açtım. Elinde ucuzundan bir naylon torba bizim bakkalın sümüklü oğlu Ekrem; çocukluktan adamlığa hızlı geçiş sağlayan adıyla Ekrem. On karış suratla karşımda dikiliyordu. Elindeki torbayı uzattı. Ekrem’in elindeki torbaya uzanmak istedim, sol ayağımın kasılmasıyla sendeledim. Hiç tepkisiz yüzüme baktı. Derin bir nefeslenip, aldım torbayı içine bakınca hatırladım. Üç paket sigara, bir ekmekti. Ailesi Ekrem için hiç uğraşmadı. Önce biraz direnir gibi oldular, okur elbet dediler. Sonra öğretmeni, rehberlik danışmanı yetmedi okulun müdürü ağız birliği edip, “olmaz böyle okuyamaz, bütün harfleri tersten görüyor, bizim düzeltmeye imkanlarımız yetmez, destek lazım,” gibilerinden sözlerle de tezlerini güçlendirdiler. Babası bakkal İlyas uğraşmaya gerek görmedi. Dükkâna getir götürünü yapacak çırak lazımdı. Dört işlemi öğrense yeterdi. Okuyacak adam okurdu, destek mestek bilmezdi İlyas Efendi. Hem herkes okuyup mu adam oluyordu? Bakkalda hesapları tutacak hale gelince Ekrem okul yolunu bıraktı. “Nasılsın Ekrem?” dedim boğazımda kocaman bir ekmek parçasını yutmaya çalışır gibi karşımda adam gibi dikilen Ekrem’in gözlerindeki çocukluğa bakarak. Bedenindeki adamlık henüz gözlerine düşmemişti. “İyi.” diye kesti attı. Bana kalırsa çocuktu, çocuklar işine gelmeyeni uzatmazdı. Bana öyle öğrettiler. “Çocuksun sen, sus bakayım.” “Sana soran oldu mu, çocuksun sen.” “Tamam kes, çocuksan, çocukluğunu bil bakayım.” Bitmeyen bir eksiklikti sanki çocukluk. Tam kapıyı kapatırken, bir şeyler bekleyen bakışlarıyla karşılaştım Ekrem’in. Çekmecenin diplerine saklanmış bozukluklara uzanmak istedim sendeledim. ‘’İyiyim abisi, sorun yok, olur bana böyle arada.’’ diye mırıldandım. Ekrem ya hiç duymadı ya da duydu cevap vermeye layık görmedi. Elimdeki bozuklukları uzattım. Tek bir kelime etmeden, yere bakarak cebine tıkıştırdı. Alnına düşen saçlarını geriye iterken, ne zaman isterse benimle konuşabileceğini anlatmaya çalışan bir samimiyet göstergesi olarak elimi başına doğru uzatınca, iki adım geri gitti. Yüzü gölgelendi. “Çocuk muyum abi ben?” diye hırladı. Kapıyı kapadım. Ne halin varsa gör ile masama geri döndüm. İlkokuldayken okul ile ev arasında mesafe çocuk halimle yürümeye uygun değildi. Cebimdeki haftalığımın neredeyse yarısı her gün bindiğim, ücretini ödediğim halde bir türlü oturamadığım minibüse giderdi. Ne zaman yerleşecek bir koltuk bulsam, bir sonraki durakta dizleri doksan derecelik açı yapmış, paltolarının içindeki bedenleri bir sağa bir sola yalpalayan teyzeler biner; “Evladım sen oturmazsın, çocuksun sen.” diye yapıştırırlardı. Sesim çıkmazdı. Oturmadığım koltuğun parasını ödemiş olurdum. Çocukluk yedek kulübesinin hiç talep edilmeyen oyuncusu olmak gibiydi. Masadaki kadehimi tazeledim. Tabağımı yenilendim. Paketteki son sigaramı yaktım. Kül tablasındaki küllerin masaya uçuşmasına aldırmadım. Yenilenmiş kadehimden ilk yudumumu aldım. Masanın etrafındaki sandalyelere, televizyonun tam karşısında rengarenk yastıklarla dolu yumuşacık divana hemen yanındaki okuma koltuğuma baktım. Hepsi benimdi. Her birinde sadece bana yer vardı. Yetişkin bir adam olmanın bedelli gerçeği de buydu. Kapı çaldı. Oflaya puflaya kapıya kalktım. Kapıda Necla Hanım, üzerinde siyah ve fıstık yeşili puantiyeleri olan bir sabahlık, elinde tabak içinde iki adet beyaz üçgen şeklinde helva buyur bekler halde bana bakıyordu. Yine kocaman bir lokma geldi yerleşti boğazıma. İki öksürdüm boğazımı temizleyip, cümleye gireyim niyetiyle. Yok. Geçmedi. Tokmak boğazımdan kelime geçişini kapadı. Arka arkaya yutkundum. Bunu yaparken de gülümsedim. Rahmetli Nejat Bey’in vardiyada olduğu akşamların birinde içeri buyur ettim diye bunu huy edinmişti. Bir seferinde kapının ardında gitmesini beklemiş, diğerinde müziğin sesini sonuna kadar açıp, duymuyormuş havası vermiştim. Belasını arıyordu. Bende o bela yoktu. Ik-mık eder gibi oldu. Sıkıldı. Tabağı uzattı, aldım. Teşekkür etmemi bekledi. Boğazımdaki tokmak hala oradaydı. Sustum. Ağzımdan çıkacak iki kelimeyi fırsat bilecek ve kendini benim koltuklarıma bırakacaktı. Üstelik sabahlıkla. Benden tek kelime duyamayınca sol kaşını havaya kaldırdı. Kaşı ve sessizliğimiz havada kaldı. Kapıyı kapadım. Kapının arkasında leş kokan sabahlığıyla kala kaldı. Kalsın, haktır. Kocasını gömeli daha kırk gün bile olmadı. Adam yattığı yerde ters dönecek Necla ise benimle fingirdeşecek. Ne ahlak ne namus kalmış… Döndüm masama. Sigaram sönmüş. Tabağımın üzerinde küller. Kadehimdeki buz iyice erimiş. Elimdeki bardağın süzülen sularını masanın örtüsüne sildim. Diktim. Boğazımdaki alev hızla ciğerlerime indi. Bir sigara daha yakmak için pakete uzandım, o istemsiz kasılmayla elimi dizimin üzerine bıraktım. Alt kattaki emekli Albay Korhan Amca yine tartışma programlarından birine fena halde sarmış, programdakileri sadece kendi odasına değil adeta tüm apartmana davet etmişçesine hararetli bir tartışmanın içindeydi. Daireleri dolanan esasında ısınmaya yarayan ama kimi zamanda uyarı mesajlarını dairelere ulaştıran bakır kalorifer borularına vurmayı düşündüm. Vazgeçtim. Canım sıkıldı. Gökyüzünün ışığını sarı sokak lambalarına yavaştan teslim ettiği saatlerdi. Biraz nefes alayım diye kendimi sokağa attım. Çıkarken yüzümü yalayan hafif esinti iki mahalle aşağı inip, caddeye çıkınca tokatlar gibi bir rüzgâra döndü. Kaldırım kenarında görme engelliler için çizilmiş sarı şeridin bir sağında bir solunda yürüyordum. Yağmur hafiften yüzünü gösterirken, etrafımda benden başka kimsenin ıslanmadığını fark ettim. “Ahmak ıslatan yağmuru bu Salak Sarper. Bak biz hiç ıslanmış mıyız.?” “Oğlum harbi salak lan bu, anası da salak oğlum, sap oğlum diye seviyor bunu.” “Sarper Bey ay sonu raporlarındaki fizibilite hesabını yanlış yapmış olamazsınız öyle değil mi? Yani salak olmak lazım!” “Sarper artık salaklıklarına dayanamıyorum, yollarımız burada ayrılsın.”

Sağımdan, solumdan geçen yüzler benimle konuşuyorlardı. Hepsi ismimi biliyor, yerlere bakarak benim hayatımdan geçen cümleler kuruyorlardı, üstelik hiçbiri ıslanmıyordu. Ayağımdaki kasılma arttı. Deliriyordum. Durağa ilk gelen minibüse atladım. Evde delirmek en güvenlisiydi. Ne diye kendimi sokağa attığımı hatırlamaya çalışıyordum, bir sürü sahne gözümün önüne gelse de doğru sahneyi seçemiyordum. Zorlamadım. Mahallenin durağına gelmeden indim. Bakkal İlyas’ın dükkanının önünde bir süre dikilip, sarı camlarında görüntüme baktım. Saçlarımı ellerime kurulayarak içeri girdim. “Selamın Aleykum, abi benim sana diyeceklerim var… Nasıl söylenir bilemedim ama sen namuslu adamsın.” “Ya Aleykum Selam Sarper Bey oğlum, hayır olsun.” “Senin bu oğlan. Ekrem. Nasıl söylesem bilmiyorum ki?” Bir an kısacık bir tereddüt ile kasanın arkasındaki duvarda asılı aynada yüzüme baktım. Boğazımı temizledim. Bir şeyler anlatmak için ağzımı açtığım anlarda boğazımda yumruk gibi duran ne içtiğim su ne yutkunmalarımla bir gram yer değiştirmeyen yumruyu aradım. Yoktu. Sesler yağ gibi akıyordu ağzıma. “Söylesene Sarper Bey oğlum, ne olmuş benim Ekrem’e?” “ Apartmandan şikâyet var. Senin Ekrem bizim rahmetli Nejat Beyin hanımı Necla Hanımın dairesine girip çıkıyormuş.” “Tövbe de. Olmaz öyle şey” “Ben onların yalancısıyım. Geçen gece benim alt komşum sesleri de duymuş, rahatsız olmuş, anlarsın ya… Ahlar ohlar. Neredeyse polisi arayacakmış. Benden söylemesi.” “Sarper Bey oğlum, Ekrem mi? Benim Ekrem? Ekrem daha çocuk. Nasıl olur?” “ Yani…çocuksa çocukluğunu bilecek İlyas Abi…’’ Devam edecektim sustum. Bir paket eti cici bebe ve bir litre Atatürk orman çiftliği sütümü aldım, en şen adımlarla sadece beni bekleyen koltuklarımın olduğu evime doğru yürümeye başladım. Dışarıdaki yağmur durmuştu ve ben sarı çizgilerin tam üzerinde yürüyordum.


Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Fil Hatun