Ara
  • RÜMEYSA OĞUZ

Çamur


Eve girdiğimi gören çocuklar derhal bir araya toplanmıştı. Ardından bahçenin kapısına gelip bağırmaya başladılar. Çaaamur, çaaamur! Onlar böyle bağırınca, annemin uzandığı kanepeye iliştim. Otursam da zıplasam da fark etmezdi annem için. Orada öylece yatardı. Kıpırtısız. Gözleri açık olurdu, ama bakmazdı hiçbir yere. Çocukların sesi artıyordu git gide. Çaaamur, çaaamur! Sesleri arttıkça ben de bağırdım iliştiğim yerden. Anneee, anneee! Duymadı. Belki de duyuyordu. Duyduğunu belli etmezdi ama. Ne gözlerini ayırırdı duvardan ne dudakları kıpırdardı ne de elini oynatırdı. Anneannem girdi odaya, sesimi işitince. Yine mi yıkamadın ellerini, diye çıkıştı bana. Kalk hadi, çamur olmuş her taraf.


Ellerime baktım. Tırnaklarımın arasındaki karartıya, avuçlarımda kurumaya başlamış siyahlıklara, grilere. Omzumu silktim. Gözlerim doluyordu. Çaaamur, çaaamur! Sesler uzaklaşıyordu, fakat ben kafamı nereye çevirsem o sesleri görüyordum. Görüyordum, evet. Hatta adımımı attığım her yerde seslere çarpıyordum. O zaman kristal bir objeye benzettim sesleri. Koşarsam ve içinden geçersem parçalanır sandım. Koştum. Yeniden. Bahçeye doğru. Ancak, elma ağacının altına geldiğimde, yeniden çöktüm yere. Az önce kardığım çamura şekiller vermeye devam ettim.


Annem normal bir kadındı. Bahar gelene kadar öyleydi en azından. Ela gözleri vardı. Ön dişlerinden biri kırıktı azıcık. Bu, onun gülümsemesine başka bir hava katardı. Üç mevsim rengârenk kıyafetler giyer, şarkılar söyler, alışverişe gider, yemekler yapardı bize. Ama karlar eriyip de bahar gelmeye başlayınca. Baharın yaklaştığını anneannemin bize gelişinden anlardım. Annemin sessizleşmesinden. Camın önüne çektiği koltuğa oturmasından. Ayaklarını toplayıp çenesini dizlerine dayamasından. İleri geri sallanmasından. Daha az konuşurken, çok daha az konuşurken; nihayet susmasından anlardım baharın gelişini.

Çaaamur, çaaamur, diye bağırıp sokakta yiten çocukların ardından, bahçedeki çamurun başında kaldım bir müddet. Çamurdan şekiller yaptım. Toplar, ipler, tabaklar yaptım. Sonra çocuklar yaptım çamurdan. Ağızları olmayan. Ben ağızsız çocuklar yapmaya başlayınca sesleri azaldı, nihayet yok oldu. Yok olunca da rahatlayıp eve döndüm tekrar. Bakışlarımla annemin gözlerine sarılıp bekledim. Kaç gün kaldı, dedim. Bitecek. Annemin yeniden konuşmasına kaç gün kaldı. Akşam ezanı okunuyordu o esnada. Anneannem elinde bir bardak su ve renkli haplarla girdi odaya. Babam da işten geldi. Yorgun. Bıkkın. Babam annemi doğrulttu, anneannem, ağzına koyduğu hapları yutsun diye su içirdi ona. O an gözlerini kırpıştırdı annem. Ben zıpladım arkada. Duvarın önünde ileri geri yürüdüm. Kimi zaman el salladım. Annem beni görsün diye.


Annem gizli görevdeydi. Bunu henüz konuşmayı kesmediği bir gün anlatmıştı bana. Karlar erimeye başlamıştı. Ben korkuyordum. Susacaktı annem. Hiç konuşmamacasına. Bahar gelmesin diye ağlamıştım. Annem de ağlamıştı. Göğsü inip kalkmıştı. Dudağını ısırmıştı hatta. Bahçeye dikmişti gözlerini. Çocuklar daha çok çamurla oynasın diye toprağın ıslanması gerektiğini söylemişti. Ama yağmur yağmazsa su biterdi. Bitince de toprak kuru kalırdı. Çamur olmazsa nasıl yapardık şekiller. Doğruydu. Birinin bulutlara çıkıp onları birbirine vurması gerekiyordu. Bulutlar birbirine vurunca yağmur yağıyordu çünkü. Anlamıştım. Her gün, akşam üzeri yağmur yağması için. Bahçemizdeki toprağın ve öteki bahçelerdeki toprakların çamur olması için. Annem susmuştu, ama biliyordum ben. Bulutlara çıkıp onları birbirine çarptığını. Anneannem ve babam anlamasın diye de aslında gökyüzünde gezerken, aramızda gibi kanepede yattığını. Ölüymüşçesine.


Çocuklar hiç susmadan çamur diye bağırdı o gün. Anneannem ellerimi sabunlayıp sabunlayıp sabunlayıp çamurları arındıramaya çalıştı o gün. Yine de tırnaklarımın arası kapkara kaldı o gün. Annemle yatacağım ben, diye tutturup onun ayak ucuna kıvrıldım. Bulutları gördüm düşümde. Koyu. Siyah. Simsiyah. Annem kara bir atın üzerinde, elinde bir sopa bulutları dövüyordu. Dövdükçe bulutlar kaçıyor, kaçtıkça birbirine çarpıyordu. Ardından yağmur yağıyordu. Gökteydim, ama yerdeydim. Siyah bir yağmur. Çamur. Sonra el ele vermiş çocuklar, ortasına alıyordu beni. Çaaamur çaaamur! Bağırıyordum ben. Anneee aneee! Yataktan fırladım. İrkilerek. Bir çığlık vardı odanın içinde. Babam annemi kavramıştı. Çığlık atıyordu. İkisi de. Annem de babam da çığlık atıyordu. Annemin çığlığı bir feryada benziyordu. Babamınki bir imdat. Anneanneme sesleniyordu durmadan. “Hastaneyi ara hemen. Acele et. Ara.”


Az sonra içeri birileri girdi. Atak geçiriyor, dedi düşümdeki siyah at. Annemi alıp yükseldi. Kanatları vardı, görmemiştim önce. Çocuklar bağırıyordu. Çaaamur çaaamur! Düştü bu. Daha derin uyursam. Sabah yeniden eskisine dönecekti her şey. Gözlerimi yumdum. Sımsıkı. Camı döven yağmurun sesiyle uyandım sabah. Anneannem pencerenin önündeki koltuktaydı. Gökyüzü kapkara kesilmişti. Çamur gibiydi her taraf. Annemi aradı gözlerim. Yoktu.

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör