top of page
  • ZEYNEP BİLGİN

Nietzsche ile balkon konuşması






Meksika'nın önde gelen yazarlarından Carlos Fuentes'in ölümünden kısa bir süre önce tamamladığı "Friedrich Balkonunda" romanında Fuentes, hayali bir devrimi anlatırken görmezden geldiğimiz ya da görmezden gelmemiz istenen toplumsal gerçekleri sorguluyor.

Kitabın arka kapağını okuduğumuzda yazarın romanla ilgili kendi sözlerinden oluşan kısa bir değerlendirmesini de görüyoruz: "Kısa bir süre önce tamamladığım romanım Friedrich Balkonunda'nın iki başkahramanı var; biri romanın yazarı, ötekiyse Friedrich Nietzsche. Tanrı, 'Tanrı öldü,' diyen Nietzsche'yi haksız çıkarmak için ona yeniden can verir; ancak Nietzsche, karşısında her şeyin sonsuz bir döngüye dönüştüğü bir dünya bulur." Fuentes bu sözleri 1 Mayıs 2012'de katıldığı Buenos Aires Kitap Fuarı'nda söylemiş...

Friedrich Balkonunda, çift yönlü akan bir kurguyla yazılmış. Bir tarafta diyaloglar sürerken diğer tarafta bu diyaloglarına ardındaki hikayeleri okuyoruz. Diyalogları sürdüren iki kişiden biri kitabın yazarı; diğeri ise, yazardan alıntıladığımız bölümde de belirtildiği gibi, ünlü Alman filozof Friedrich Nietzsche.

Anlatıcı ve Nietzsche bir gün yan yana olan balkonlarında karşılaşırlar ve sohbet etmeye, birbirlerine sorular sormaya, hikayeler anlatmaya başlarlar. Balkonda konuşulan kişi Nietzsche olunca da konuşulan her şey bir sorgulamaya dönüşür ve giderek siyasi iktidarı, rejimi, dini, aileyi, zamanı ve benzer tüm kavramları sorgulamaya başlarlar...

Sürükleyici bir dille yazılmış olan romanda kimi zaman kendinizi derin düşüncelere dalmış bulabiliyorsunuz. Kahramanlarımızdan biri olan Nietzsche'nin bunda büyük payı var kuşkusuz. Birbirleriyle içiçie geçen hikayeler arasında uğradığımız balkonda daha biz fark etmeden bir çentik atılıyor zihnimize, bir soru işareti orada asılı kalıyor uzunca bir süre...

Meksika'da devrime önderlik eden üç kişi üzerinden ilerliyor hikayeler; Dante, Aaron ve Saul... Önce yalnız bir avukat olan Aaron Azar'ı savunma makamında olduğu bir mahkemede tanıyoruz. Suç ve suçlu kavramlarına bambaşka bir boyut kazandırarak yaptığı savunmasıyla dava farklı bir yöne ilerliyor. Bu hikayenin üzerine Nietzsche, komşusuna şunları söylüyor: “Yargılanamayan şey işte budur. İnsanın kendine karşı olan sorumlulukları. Mesela intihar malum gerekçelerden ötürü cezalandırılamaz. Ama bir intihara yardım eden cezalandırılabilir mi? Yasa hayır diyor. O halde bu ölümün, bu kendi canına kıymanın suçlusu kim? Hiç kimse mi? Neden başka birini öldüreni cezalandırıyoruz da, kendini öldüreni cezalandırmıyoruz? Suçun ahlaki sınırı nedir?”

Sorgulamamızın da başlamasıyla birlikte yeni kişiler, yeni hikayeler çıkıyor karşımıza. Nietzsche'nin Aaron Azar hikayesine karşılık komşusu, güzel bir kadın olan Dorian'ı anlatıyor. Dorian'ın hikayesiyle balkon konuşmasının yönü felsefe ve güzelliğe dönüyor.

Derken, devrimin üç önderinden biri olan Dante'nin yaşamına tanıklık ediyoruz. Soylu bir aileden gelen Dante, ağabeyi Leonardo ve felçli babasıyla yaşıyor, anneleri ise çok uzaklarda... Leonardo babasını çatı katına kapatıp gözünün önünden uzaklaştırmak istiyor fakat Dante buna karşı çıkıyor. Bu noktada yazar aile kavramını ve geçmişi irdeliyor. Balkondaki konuşma ise zaman, delilik, isimler ve kişiliklere uzanıyor. Bunun üzerine Elisa isimli bir kız çocuğun hikayesini dinliyoruz Nietzsche'den. Bu hikayeden sonra ise iyilik kavramı düşüyor aklımıza...

Roman boyunca kahramanlar ve anlatıcılar sık sık değişiyor. Fakat anlatılan hikayelerin tümünde ortak olan bir nokta var; iktidar olgusu. Ailede, anne-kız arasında, mahkemede ya da sistemi değiştirme inancında olan arkadaşlar arasında hep aynı yere dönüyoruz aslında; iktidar mücadelesi.

İktidardakilerin sefilliğine şahit oluyoruz bir bölümde. Ardından yozlaşmış, yalnızca servetine servet katma derdinde olan, halkın ihtiyaçlarına ve isteklerine yanıt vermeyen, zorbalığın ve baskının, sömürünün kol gezdiği tüm çürümüş iktidarların olduğu gibi bu iktidarın da sonu geliyor. Devrime önderlik edenler ise Aaron, Dante ve Saul oluyor. Romanın bundan sonrasında ise iktidar olgusunun tartışması daha çok siyasi hesaplaşmalar üzerinden yürüyor.

Halkın büyük sevgi beslediği, devrimin kahramanı olarak gördüğü Saul'un yaşadığı boşluğa tanık oluyoruz. Var olan iktidarı devirmekten daha zorlu bir süreç başlıyor onlar için, yerine yeni bir "şey" koymak. Bu yeni "şey" nasıl olup da öncekine benzemekten kurtarılacak ya da kurtarılabilecek mi? İşte Saul'un çelişkileri de burada başlıyor. Eleştirel ve muhalif olmadan devrimci kalmaya nasıl devam edecekler?

Devrimden sonraki süreç iyi yönetilemediğinden giderek bir kaosa dönüşüyor. Devrimin önderleri yargılanmaya başlıyor, yağmalar artıyor, cinayetler işleniyor... Kimin devrimden yana olduğu ya da devrimin aslında ne olduğu ise silikleşiyor giderek...

İktidar hırsı, gücün getirdiği o baş döndürücü coşku, demokrasi kavramının yapısı, adalet anlayışı Nietzsche'nin sorgulamalarıyla kafamızın içinde çatışıyor. Bizi bu sorularla başbaşa bırakarak geldiği yere dönen Nietzsche'nin ardından ister istemez düşünüyoruz, bütün bunlar oldu mu, gerçek miydi yaşananlar? Bunu düşününce de yazarın romanın içinde söylediği pek bir güzel cümle geliyor aklımıza: "Gerçeğe inanıyorum çünkü onu düşümde gördüm."



Carlos Fuentes

Can Yayınları

Çeviri: Süleyman Doğru

İlk Baskı: 2012

s,360



Son Paylaşımlar

Hepsini Gör
bottom of page