Ara
  • TUĞRUL KARATAŞ

Delirmenin Sınırında




Tamam! Hepimiz delireceğiz, orası kesin.

Veba, Albert Camus


Alarmının çalmasına daha çok vardı ama uyandı. Dışarıya baktı. Karanlıktı. Adeta bir uzvu haline gelen belindeki ağrı yüzünden uyku düzeni iyice bozulmuştu. Gerindi. Son altı ayda yaşadığı günlerin bir kopyasına daha başlıyordu.

Yatağından kalkarken karısı da gözlerini açtı. Günaydın, dediler birbirlerine. Konuşacak başka bir şeyleri yoktu. Karısı altı aydır hep yaptığı gibi önce çayı koydu. Adamın gözleri dışarıdaydı yine. Kimse yoktu sokakta. Bekçiler de dayanamadı galiba bu mesaiye, diye düşündü. Her şeyi göze alarak balkona çıktı. Dışarıdaki havayı kana kana su içer gibi içine çekti. Bir süre gözleri kapalı bekledi. Çalışırken gizlice gittiği ceviz ağacının yanındaymış gibi hissetti kendini.

“Ne yapıyorsun, çabuk içeri gir!” diye bağırdı içeriden karısı. Önce ne olduğunu anlamadı. Bu ses o kadar uzaktan gelmiş gibiydi ki bir an karşı apartmandan mı geldi, diye duraksadı.

“Bunaldım artık her şeyden,” dedi içeri girerken. Karısının da aynı durumda olduğunu bilerek söylüyordu bunu.

Karısı, çayları koymadan önce evin kendine göre en gizli köşesinde sakladığı test kitlerinin bulunduğu kutuyu çıkardı. Her günkü gibi test yaptılar. Test kitlerini belediyeden yürütmüştü geçen ay adam. Yakalansa mümkün değil yakasını sıyıramazdı. Fakat başka çaresi de yoktu. Mezar kazıcılara verilen her testin negatif çıkması onu şüphelendirmişti. Normal yaşamında kesinlikle yapmayacağı bir hırsızlığa, başka vardiyada çalışan arkadaşlarından birkaçının ani ölüm haberlerinden sonra karar vermişti. Karısı başta çok telaşlansa da sonradan, “İyi ki aldın bunları,” diye rahatlamıştı kocasını.

İkisi de sonucu negatif olarak gördüğünde, gönül rahatlığı ile sofraya oturdular. Kahvaltılarını yataktan kalktıklarında olduğu gibi sessiz bir şekilde yapmaya başladılar. Televizyonda haberleri sunan spikerin sesi bile sinek vızıltısından farksızdı onlar için. Gürültü olsun diyeydi. Robotların polislerden sonra sokaklarda bekçi olarak kullanılacağı, zamanla kullanım alanlarının daha da yaygınlaştırılacağı haberi bile ilgilerini çekmedi.

“İstersen artık çalışma,” dedi sonunda karısı.

“Olmaz,” dedi adam. “Çalışmazsam zaten ölürüz.”

“Bir farkımız mı var sanki” dedi kadın. Mırıldanır gibi.

“Yakında mezarlık salgında ölenlerle dolacak diyorlar,” dedi adam. “Belki o zaman hepimizi eve gönderirler.”

Mevcut yerler dolunca, yeni bir karar almak zorunda kalmıştı belediye. Eski mezarları kazıp yerlerine salgında ölenleri defnedeceklerdi. Tartışmalar ve protestolar uzun sürdü. Ölülerini almaya gelenler iki hafta sonra kendileri bu mezarlara girmeye başlayınca sesler yavaş yavaş kesildi. Sonunda kimse gelmedi. Belediyenin uygun gördüğü bir yere toplu olarak götürülmeye başlandı geçmiş zamanın ölüleri. Durum bir zaman sonra o kadar kötüleşti ki artık salgında ölenleri de yakınları olmadan gömmeye karar verdi belediye. Adamın hâlâ hissettiği sırt ağrıları işte o günlerden geliyordu.

“Mezarlık dolunca ne olacak? Hastaneleri mi mezara çevirecekler?” dedi kadın bir yandan gözyaşlarını tutamayarak.

Adam karısını teselli edecek bir söz bulamadı. Kaç aydır hastaneden bir bilgi alamıyordu. Kayınpederi salgının başında hastaneye yatmış bir süre sonra tüm sistem çökünce iletişimleri de kesilmişti. Tüm çabalarına rağmen ne adam ne de kadın hastanenin içine adımını atabilmişti. Adam belediyeden birkaç tanıdığını araya sokarak kayınpederinin salgınla ilgili bir hastalık taşımadığını çok kere anlatmaya çalışsa da kimse dinlemedi onu. Güç bela konuşabildiği birinin, “Bu saatten sonra bu hastaneler canlı mezarlıklardır,” sözünden sonra yapılacak bir şey olmadığını anladı. Karısına bu ve bunun gibi sözleri hiçbir zaman söyle-ye-medi. Bunun yerine, “Bugün bir bilgi almaya çalışacağım,” dedi. Karısında artık tesiri olmayan bu sözler aslında onun kendini avutma biçimiydi.

Kahvaltı bitince en az yarım saat sürecek giyinme işlemine başladı adam. Kadın iki gün önce yıkadığı tulumu giydirirken oldukça dikkatli davranıyordu. -Belediye bir tane vermişti. İki tane de adam çaldı.- Görenin başka gezegenden birine benzeteceği bir halde son olarak eldivenlerini de giydi. Kapıda her gün söylediği sözü tekrarladı karısı.

“Lütfen dikkatli ol. Her zaman. Ceviz ağacının oraya gittiğinde de…”

Anlamını yitirmemiş ama yitirmek üzere olan nadir konuşmalardan biriydi bu da.

Sokağa çıktığında biraz yürüdü. Kendisini her gün aynı yerden alan arabayı beklemeye başladı. Hiç uyumamış gibi yorgun hissediyordu kendini. Sırtındaki ağrı kendini göstermeye başladı. Bu sırada ağır bir koku çarptı burnuna. Sokağın başında duran iki kedi, bir fareyi paylaşmaya çalışıyordu. Kokunun kaynağı orası olmalı, diye düşündü adam. İki kedinin bu mücadelesini belgesel izler gibi izledi. Ürktü. Ürktüğü şey bu manzara değildi. Bu manzarayı doğal bir şekilde izlediğinin farkına varmasıydı.

Önünde geçen iki fare hızlıca karşıdaki binaya girdi. Tam bu sırada az önce duyduğu kokunun sokağın başından değil bu binadan geldiğinin dehşetle farkına vardı. Bir iki adım ileriye yürüdü. Koku giderek artıyordu. Kokuyu bu kadar yoğun duyunca maskesini kontrol etti. Kaçıp gidenlerin dışında binada yaşayan üç dört kişi vardı bildiği kadarıyla. Biri duymasa diğeri mutlaka duyardı bu kokuyu. Yoksa hepsi birden mi, diye düşündü. Öyleyse uzun zaman olmuş olmalı. Kontrol merkezini arayarak durumu bildirdi. Kim bilir evindeki odası mezar olan kaç kişi vardı daha.

Serviste duygularını kontrol etmek için daha da zorlandı. Mezar kazıcı arkadaşlarının yüzüne baktı tek tek. Bu yüzlerde nefes alan ama artık yaşamayan insanları gördü. Bu salgın bittiğinde -gerçekten bitecek miydi?- insanoğlu yaşamını devam ettirse de kuşkusuz eskisi gibi olmayacaktı. Kanıtı karşısında duran bu yüzlerdi. Kendisi ne durumdaydı? Acaba o da böyle mi gözüküyordu? Yaşamayı bırakmış, sadece nefes alan biri gibi…

Mezarlıkta gece vardiyasının işini bitirdiğini, küreklerini bıraktıklarını gördü. Hepsinin üzerinde gecenin yorgunluğu vardı. Daha ötesinde gözlerindeki bakışların anlamsızlığı. Herkes sıraya dizildi. Değişim için komut bekleniyordu.

Komut uzun süre gelmedi. Fısıldaşmalar sardı dört bir yanı. Telaşlı bir koşuşturma başladı meydanda. Herkesin ismi tek tek okundu. Bir şeyler ters gidiyor olmalıydı. Durum çok geçmeden anlaşıldı. Gece vardiyasında bir kaçak vardı. Tanıyordu bu kişiyi. Arkadaşıydı. Salgının başladığı günlerde beraber çalışmışlar, ceviz ağacının bulunduğu yeri beraber keşfetmişlerdi. Sonradan vardiyaları değişince ayrı kalmışlardı birbirlerinden. Bir daha da görmemişlerdi birbirlerini. Dayanamadı sanırım artık, diye düşündü adam. Kolay değildi. Gerçi içinde bulundukları olağanüstü durumda kaçmak ölmekle aynı anlama geliyordu. Yakalanırsa bir daha gün yüzü göstermezlerdi. “Yazık, yazık…” diye söylenerek küreğine davrandı adam. Sis çökmüştü her yere. Bunu fırsat bilip kaçmış olabilirdi. Gece vardiyasının bıraktığı yerden işe koyuldu. Bir yandan da düşünüyordu. Kaçmaktan başka çaresi kalmamak akıl sağlığını yitirmek değil miydi? Bir gün kendisi de bu duruma düşer miydi? Daha önce kaçanlar çok geçmeden yakalanmışlardı. Tıkıldıkları hapishanede de intihar etmeleri çok uzun sürmemişti.

Küreğini bıraktı. Kazacağı mezarın yarısına gelmemişti daha. Sabah serviste hissettiği sıkıntı tekrar sardı dört bir yanını. Sisin içinde uzayıp giden mezarlara baktı. Kalkıp inen küreklerin sesinden başka bir hareketlilik yoktu. Ne zaman bitecekti bu salgın? Ne zaman ayrılacaktı bu yerden? Neden kaçmıştı arkadaşı? Hemen akşam olmasını, karısının sıcak göğsüne başını yaslamayı o kadar çok istiyordu ki….

Ceviz ağacına giden yola takıldı gözü bu sırada. Sisten hiçbir şey gözükmüyordu. Gidip biraz dinlensem mi, diye düşündü. Yorgunluktan değildi bu isteği, bir ölüyle karşılaşmak istemiyordu şu anda. Midesi bulandı, sabah yediği şeyler ağzına gelmeye başladı. Etrafı kontrol etti. Sisten arkadaşları bile görünmüyordu. Bir süre ortadan kaybolsa kimse fark etmezdi. Mezarı kontrol etti. Daha derine inmemişti. Yavaşça dizlerinin üstünde ilerleyerek ceviz ağacına giden yola girdi. Sis işini oldukça kolaylaştırıyordu. Bugüne kadarki en kolay yolculuğunu yaptı. Sırtını ağaca dayadı hemen. Görünmez bir elin sürekli boğazındaymış gibi hissettiği maskesini çıkardı. Bugün erken gelmişti ama dayanacak gücü kalmamıştı artık.

Ağacın dibine geldiği zaman artık tedbirli olmasına gerek yoktu. Ağacı saran gür çalılar, burayı mezarlıktan bakan biri için kör noktaya çeviriyordu. İlk zamanlar arkadaşıyla beraber geliyordu buraya. İkisinin aynı anda ortadan kaybolması şüphe uyandırabileceği için zamanla nöbetleşe gidip gelmeye başladılar. Bu cehennemde istedikleri biraz olsun nefes almaktı.

İçi rahat etmiyordu. Arkadaşı neden böyle bir şey yapmıştı. Burası yok muydu? Onun da yakalandığı haberi gelirdi yakında. Kuşkusuz kendisinden daha kötü durumdaydı. Evde bekleyen bir karısı, derdini paylaşabileceği biri yoktu. Onun bu yalnızlığını bildiğinden arada not bırakırdı buraya. Ağacın dibindeki çalıların arasına koyardı. Bugüne kadar hiç geri dönüş almamıştı. Ayağa kalktı. Etrafına bakındı. Son koyduğu notu aramaya başladı. Onu dehşete düşüren şeyi bu sırada gördü. Emin olmak için yaklaştı. İyice incelemesine gerek yoktu. Yerde boylu boyunca yatan kişi arkadaşıydı! Demek kaçmamıştı. Bu hastalıkta görülen ani ölüm onu burada yakalamıştı. Yaşadığı şoku bir süre atlatamadı. Olduğu yere çöktü. Bir şeyler yapması lazımdı. Gidip haber veremezdi. O zaman burayı, onun için tek soluklanma alanını, öğrenirlerdi. Bir daha da buraya gelemezdi. Vakti azdı. Kararını verdi. Hemen kazmayı eline alıp ağacın dibini kazmaya başladı.


Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Ay Tutulması