Ara
  • ONUR AKYIL

Demet Çizmeli’nin öykülerinde tesadüfe yer yok


İnsan inandığı şeyler kadar yarattığı şeylerin içinde de kayboluyor, tarih bunun en etkili kanıtı. Bu durum, insanın bu acımasız yazgısı, doğası mı demeli, aslında başlı başına yaratıcı bir işkence biçimi; tekrar eden ve yeni olan, yeni olanı tekrar eden ve yeni olan, yeniden olanı tekrar eden başka bir yeni; bu düzen, bu sistem insanı içine alıyor, insanı dışına itiyor. Uyumsuzluk evrenin her zerresinde belki de bu yüzden kusursuz bir biçimde işliyor ve ortalama bir zekâ buna, evrenin kusursuz uyumu, işleyişi diyor. Şaşıracağımız çok şey var dolaysıyla, fakat insan şaşırma hakkından ziyade daha basit olan inanma yetisini kullanmayı tercih ediyor. Doğru ve acı, inanmak bir yeti. Gelişen ya da körelen, insanın başka yetileri yanında insanı anlatıcı kılan temel bir yeti. Dolaysıyla bir dizge lazım; çünkü her ne olursa olsun insan ve insani olan önünde sonunda geçmişten geliyor. Şimdi atılan adımdan bir önceki adım çağlar önce atılmış olabilir; ki öyle de olmalı.

Demet Çizmeli bu anlamda neyin insana neyin zamana dâhil olduğunu inanılmaz bir berraklıkla kavrıyor bana kalırsa. İnsanın, bizim tarih deyip geçtiğimiz, akan zaman içindeki yönelimleri ve kendi yönelimleriyle, yine kendisinin yaşadığı çelişkiler, içten dışa, dıştan içe açılan ama bunu aynı anda yapan bir kapı gibi görünmesini sağlıyor. Neyin kapısı? ‘İdrak’in elbette, tıpkı Demet Çizmeli öykülerinde adının bizatihi anıldığı gibi idrakin.

Peki, bu ne demek; aslında insanın ve nesnenin ilişkisinde zaman bir akar olarak görev başında olduğu gibi, bir taraftan da bir gözlemci olarak işlev görüyor. Zaman gözlüyor; yalnızca insanı değil ama ortaya bir şekilde çıkmış, birilerini, yaptığı tanımları da. Zamanın müdahaleleri soyut bir düzlemde gerçekleşiyor gibi görünse de insanın idrakiyle çarpıştığında somutluk kazanıyor. Demem o ki Demet Çizmeli öyküleri okunduğunda ilerleyen ve sabit kalan şeyler bütünü / toplamı, insani özü ortaya çıkarırken; zamanın dilini, söylemini, eylemini de zamanın elinden alıp bir kimliğe büründürüyor. Fakat zamanın bu bir kimliğe bürünme gerçeği, öyle işleniyor ki yazar tarafından, apaçık anlatılan kişiler, olaylar okuyucuya gerçeğin içinden değil, kıyısından sesleniyor. Üstünden, altından değil, gerçeğin kıyısından; işte bu bir yazarın değerli olması için en önemli ayrım. Şeylerin iç içe geçtiği bir evren yaratmak; gerçeğin yeniden tanımlanması, gerçek olmayanın yeniden tanımlanması ama bütün bunlar olurken okuru bu sorulardan uzak tutabilmek.

Aslında gören bir göz Demet Çizmeli, öykülerinin arasına, kitabın bütününe yayılan bu meseleyi oldukça net bir biçimde kodluyor, mesela diyor ki Zamanın Ayarları isimli öyküde ‘Zihin, zamanın kaynağıdır.’ Bu öykücülüğümüzde bu güne kadar yapılmış en acımasız ve haklı saptama; bu saptamam bu öykünün içine konmuş ama kitabın, Demet Çizmeli’nin kavrayışının tek cümlelik karşılığı. Üstelik bu kavrayış, kitaptaki öykülere dair bir kavrayış değil; bu kavrayış, bu yargı James Joyce’un Ulysses’ini, Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde’sini tek yargıda çözüyor. Uzun lafın kısası Demet Çizmeli öykülerinin hiçbirinde tesadüfe yer yok; izah etmekte zorlandığım bir kavrayış bu.

Üstelik yazar, bu kalıcı kavrayış sağa sola devrilmesin diye öyle bir ehlileştirme yöntemi izliyor ki daha önce böyle bir biçimle karşılaşmadım, mesela Ahmet Hamdi Tanpınar yaşasaydı ve Demet Çizmeli’nin bu eserini okusaydı kanımca benim bu düşünceme katılırdı. Neden?

Zaman algısı, kavrayışı yerelleşen bir hatta oturduğunda, oradan okunmaya başlandığında onu yeniden kozmik alana çekmenin yolu toplumdaki kültürel kodların değişkenliğine vurgu yapmaktır. Çizmeli de kitabı boyunca bunu yapıyor işte; bu son derece sarsıcı bu yüzden. Anadolu’nun kültürel zenginliğini, insanın değişmez bağnazlığıyla birbirine çarpıyor Çizmeli. Öyle ki, bu anlamda toplumsal değişim / dönüşüm gibi noktalar bir anda, insana, o çıplak ve basit arzuya gelip dayanıyor. İşin karışık olan ve yalnızca belli bir düzeyi aşmış bir yazarın içinden çıkabileceği nokta da burası. Bu neredeyse kaotik ( doğal denge anlamında) alanda gezinip de yolunu, yönünü kaybetmemek, açık ve net herkesin harcı değil. Üsteli bu öyküler, öyle çalışarak falan da yazılabilecek öyküler değil. Bir yazarda olması gereken en ama en önemli şey Demet Çizmeli’de var: bakış açısı. Hayır, üzgünüm ki her yazarda yok bu. Bir insan yazar olmak istiyorsa öğreneceği şeyler, karakterler, olay örgüsü falan değil, yalnızca bakış açısı; bakmayı bilen birinin yazamaması imkânsız.

Ayrıca kitapta işleyen onlarca başka ayrıntı var; bunu okur olarak size bırakmak istiyorum, çok şey göreceğinizden, çok şey bulacağınızdan eminim. İçim içime sığmadığı için yazının sonunda yinelemek istiyorum, kitap olağandışı.

Aslında normal şartlarda bu yazının çok ama çok daha uzun olması gerekir; yazıyı yazarken bile Pavliko aklımdan çıkmıyor mesela, her Rus’un komünist, her komünistin canavar sayıldığı bu topraklarda, Pavliko’nun kederi kuşkusuz hala işliyor. Aydınlanmanın; burada elbette klasik aydınlanmadan söz etmiyorum, bir toplumsal uyanış anlamında; bizatihi kendi yazgısının da kitapta karşınıza çıkacağını söylemeden geçemeyeceğim. Bu başlık üzerine ayrıca tartışılması gerek…

Nihayet itibari ile Demet Çizmeli’nin Dünyanın Ortasında kitabı, bana kalırsa edebiyatımız açısından tek kelimeyle nefes alınacak bir eser. Sosyal medyadaki takipçi sayısı ya da beğeni sayısı ile değil, üstün bir kavrayışla yazar olunduğunun en önemli örneği.

Okunmalı…

Ve elbette rüzgar taşları yerinden oynatacak ama onlar, taşlar, hep kıpırdamadan yerlerinde durduklarını düşünecekler…


Demet Çizmeli

Dünyanın Ortasında

Öykü, 216 s.

Alakarga Yayınları, 2019







Kitabı satın almak için: https://www.shopier.com/ShowProductNew/products.php?id=4612123&sid=VUV3dTgzcXRvS2ptZmlRaDRfMTBfIF8g

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör