Ara
  • GÜLÇİN GÖKTAY

Deniz Tarsus’tan Kitap İçinde Kitap, Hikaye İçinde Hikaye: Ben Murtaza


“Tarihin üstünü örten biz gibi görünsek de, aslında binlerce yıldır süregelen benzer meselelerle onlar bizi eziyorlar altında…”


Yaklaşık 6000 yıllık kadim sözlü iletişim geleneği; bir önceki neslin aktardığı ve bu neslin deneyimle kazandığı bilgileri, değer yargıları ve normları sonraki nesle aktarmayı da beraberinde getirir.

Masal tadında hikayeleri ile hikaye tadında bir öykü kitabı olan “Ben Murtaza”da kadim zamanların sözlü geleneğinin kahramanlarına selam gönderiyor; bizi o tadına doyulmaz, o can kulağıyla dinlenen eski hikayelere götürüyor, kulağımız da gözümüze eşlik ediyor “Ben Murtaza”yı okurken. Birbirine bağlı hikayelerden oluşan, döngüsel bir tarzda yazılmış olan kitap, Murtaza'yı ya da bizi dönüp dolaştırıp, alemi gezdirip tekrar başa döndürüyor. Lahana gibi, hikayelerin yaprakları sıyrıldıkça bir yaprak daha çıkıyor altından, özüne varana dek.

Aslında “Ben Murtaza”nın asıl kahramanları, iki tane eski kitap. Hikayeler kitaplardan anlatıcılar aracılığıyla okura aktarılıyor. Farklı dönemlerde yazılmış olan bu kitaplardan birisi yazarın dedesine ait, en az birinci kadar önem taşıyan diğeri ise sırlarını sonsuza dek saklı tutmak üzere kayıplara karışmış.

Başta lahana gibi dedik ya, bir çok anlatıcı ya da katmandan oluşuyor kitap. Bunlardan ilki, bizi kapıda karşılayan yazarın kendisi. Yazar bize önce kendi hikayesini anlattıktan sonra aradan çekilip, kendisini büyüten dedesi Katip Selim Bey ve kitabına bırakıyor sözü.

Katip Selim Bey, Murtaza’yı ilk defa bir sabah işine giderken bir çeşme başında uzaktan gördüğünde onun yanına gidip konuşmaktan kendini alamaz. Tanışır tanışmaz aralarında su gibi akmaya başlayan muhabbetten sonra ise şöyle düşünür: “Pek ilgi çekici adam, bakışı duruşu tok, bilgin... Kim bilir nereleri gezip gördü. Ben şehrin dışına adım atmamış bir zat, o ise aynı çatı altında iki gece uyumamış.”


Gezmek, yuvaların koynunda uyanan varoluşun icadı demektir.

Murtaza, biraz önce dediğimiz gibi bir abdal gezgin, bir yabancı.

“İnsan öyle bir yaratık ki mecbur kalırsa kendi oluşunu da noksansız hiç yoktan var eder.” diyen Murtaza’ya göre, gezmek yuvaların koynunda uyanan varoluşun icadı demektir. Keza, kendi varoluşumuzun icadıdır bu.

Çok yer gezip gören Murtaza, hayatı ve seyahatleri süresince edindiği tecrübenin farkında olmasına rağmen, sözün uçucu, yazının kalıcı olduğunun bilincinde olarak Selim Bey'e şöyle der: “Sen okumuş bir kimsesin, belli Selim Beyi. Hikayenin kadrini kıymetini bilecek haldesin. Yaşamak, görmek, hatırlamak için çok emek vermek gerek. Anlatacaklarımı duy, bil ki yaşasın, büyüsün, sonra da ölsün hikayeler.” Böylece okurlara sözlü geleneğin kayıt altına alınmasının kıymetini hatırlatır. Katip Selim Bey de gerçekten çok kıymet verdiği Murtaza’nın anlattıklarını kaleme alarak kitaba dönüştürür ve ciltletir. Ta ki yazarımız onu, dedesinin ölümünden sonra kütüphanede bulana dek, orda dinlenir kitap.

Anlattıkları hikaye tadında olan Murtaza, her başından geçeni yürekten gelen bir içtenlikle anlatırken, gezginlikle geçen hayatından edindiği deneyimleri de hikâyelerin içine bir çeşni gibi katan bilgece sözler söyleyerek, anlattığı dönemin toplumsal haritasını da, ölümle yaşamın gerçeğini de ortaya koyar.


Az insan budandığı yerden tazelik akıtmayı bilir.

Murtaza'nın ilk hikayesi, mucit İlhami Ziya’nın öyküsüdür. Dünyanın her yerinde savaşın sürdüğü kötü bir dönemde maceracı ruhuyla bir gemide iş bulup denizlere açılan Murtaza, geminin mecburen yanaştığı liman şehrinde İlhami Ziya adında biriyle tanışır. Gidecek yeri olmayan Murtaza'yı himayesine alan İlhami Ziya, onun evine götürürken şöyle der: “Son bir şartım var Murtaza, aşağıda göreceğin hiçbir şeyi kimseye anlatmak yok. Aşağısı bu dünya için bir muammadır, erken edinilmiş bir icat.”

“Savaş döneminde işgal altında bir şehir, ajanlık yapmak için düşman askerleri ile düşüp kalkan güzel kadınlar, direnişçiler, askerler, herkes düzenbaz, herkes enayi…” diye anlatır şehirdeki durumu Murtaza. Bu ortamda, ilkel koşullarda gizlice bilimsel çalışmalar yapan İlhami, Murtaza’ya çalışmalarından bahsederken şöyle der: “Zaman ve mekan senin benim bildiğim gibi bir şey değil aslında. Görebildiğimiz kadarını algılıyoruz ama aslında hepsinden öte başka gerçekler var: manyetizma. Çok daha büyük güçlü ve kuvvetli bir makine geliştirdim.” Söz ettiği icat, bir çeşit zaman makinesidir.

Murtaza, Katip Selim Bey'e İlhami’den bahsederken, “Çok insan hayatla zehirlenir Selim Beyi. Öldüğünü bilse de yaşamayı becerir. Az insan budandığı yerden tazelik akıtmayı bilir.” diye anlatır onu. Ne yazık ki Mucit İlhami, işgal askerlerinin yaptığı baskın sırasında, icat ettiği makinesiyle bir anda ortadan kaybolur.


Ölümle yaşam toprakta oynaştıkça çoğalır. Evreni pek güzel ısıtır.

Murtaza’nın anlattığı ikinci hikayenin kahramanı Yula adında küçük bir çocuktur. Yula’nın annesi sürekli büyüler yapan tuhaf, deli bir kadındır; onun hikayesi de çocukluğunda yaşadığı kayıplarla yazılmıştır:“Annem öldürdü beni. İnsan evladını doğurup sonra öldürür mü?” der. Murtaza, annesinin tuhaf hallerinden korkan, babasını hiç tanımamış saf, temiz çocuğu sahiplenir, onu toprağa alıştırır, sevdirir. Ancak, sanki insanların kaderleri de diğer özellikleri gibi genetiktir; Yel, kendisini annesinin öldürdüğünü söylerken, kendisi de oğluna aynı şeyi yapar:

“ Yula nerede, bilmiyorum gitmiş, daha ne denir böylesine? Neden bir insan evladının bedenine ek olur? Nasıl bir delilik bu? Yula’nın canı göğe karışmış meğer. Ben nereye gitsem benimle gelecekmiş” der Murtaza ve insanoğlu ya da kızının belki de en önemli özelliklerinden birine dile getirir: “Bir anne evladını nasıl yiyip yutsa da çocuk bir yolunu bulup kendi kendine doğmayı becerir. Dünya böyle böyle hiç ölmez.”


Geleceğe gidip geçmişi yazdım.

Kitabın son hikayesi, döngüyü tamamlayacak olan hikayedir: Bir inşaatta çalışırken düşüp hastanelik olan Murtaza’yı sağaltan Hekim Agah, ondaki yeteneği keşfedip yanına çırak alır. Bir yandan tıbbiyede okuyan Murtaza bir yandan da Agah'ın yanında çıraklık eder. Ne var ki savaş var gücüyle devam etmektedir. Murtaza bu sefer de hekim Agah ile birlikte cepheye sürüklenir. Trende anlattıklarına göre, Agah'ın babası askeriyede ateşli silahların mühendisliğini yaparken bir yandan da yeni icatlar geliştirmiştir. Agah'ın babası hakkında tek bildiği budur, çünkü babası bir gün ansızın ortadan kaybolduğunda, o küçücük bir çocuktur.

Murtaza, Selim Bey’e cephe gerisinde Hekim Agah ile birlikte var gücüyle yaralı askerleri sağaltmaya çalışmasını anlatırken, savaşı ve insanın insana yaptığını acı bir dille anlatır: “Öyle bir vahşetin içinde düştük ya Selim Beyi, insan kıymetli diye konuşuyor bazısı, götümün çanağında yemek pişir de karnını doyur! Hangi kıymet ulen? Et parçası et. İçinde can var bunun, değil mi?”

Agah'ı cephede bir sürpriz beklemektedir. Bu, çocukluğunda kaybettiği babasıdır, gelecekten geçmişe dönen babası kitabı oğluna emanet etmek için nerelerden gelip onu cephede bulmuştur. Bu kitap gelecekte olacakların korkunç hikâyesidir, şimdide yaşayan insanlara ibret olsun diye yazmıştır.

Ne yazık ki, Agah düşman saldırısından kaçarken kitabı sakladığı yerde bırakmak zorunda kalır. Ufacık bir çocukken kaybettiği ve ancak ölümünden önce en son anına şahit oldu babasının emanetine sahip çıkamaması, onun savaşta kaybettiği bacakları ile birlikte tüm yaşam enerjisini de alıp götürür: “ İnsanın öldüğünü gözlerinden anlarsın, kalbin atıp atmaması mühim değil. Meziyet gözün içindeki pırıltıdır. Kişinin can suyu tazyikli çağıldıyorsa gözden içe akan ışık, bakan kişiye geri yansır. İşte yaşamın iksiri, o yansımada gizlidir.”

Babasının emanetine sahip çıkamama üzüntüsü, Agah'ın saplantısı haline gelince, ruhu her gece sakat bedeninden sıyrılarak kitabı bıraktığı yerde aramaya çıkar. Bu yolculuklarda yanında yine Murtaza vardır.

Murtaza’nın anlattığı, Katip Selim Bey'in kaleme aldığı hikayeleri bize aktaran “Ben Murtaza”, hem yaşamın kudretini ve kıymetini hem de ölümün dehşetiyle savaşın vahşetini aynı şekilde bize aktarırken sonunda insanlık adına güzel bir özeleştiri yapıyor:

“İnsan evladının marifeti bu, meyvenin içini emmeyi pek güzel bilir de yemişini kopardığı ağacın kökünün sulamayı beceremez.”


Ben Murtaza

Deniz Tarsus

Öykü, 160 s.

Alakarga Yayınları, 2021.




Son Paylaşımlar

Hepsini Gör