Ara
  • SEYHAN ASLAN HANOTTE

Dijon’a Gidiyoruz



Çuf çuf çuf…


Kar lapa lapa. Tren, küçük kızın kulağına fısıldıyor. Çuf çuf çuf. Yeni trenlerden bu, ama yine de çuf çufluyor işte. Kız öyle istediğinden değil bi kere. Dijon diyor tren, çuf çuf çuf. Dijon diyor kız, neresi orası? Baban vardı ya. He vardı babam, gitti çalışmaya. İşte Dijon nerdeyse baban da orada çuf çuf. Hatıra kutusuna eğilip bakıyor ufaklık. Bir ustura, bir tarak. Bir de sesler. Kırt kırt kırt…Sesleri itip kutunun altına bakıyor. Bir makas uzanıyor önce, sonra o makası tutan bir el. Eve gelen fakir fukaranın saçlarını para almadan kesen babasının eli. Okşuyor o elin parmaklarını. Babası Berber Sami şimdi makas tutmuyor-muş. Yerin altına inip kömür çıkarıyor-muş. Annesi dediydi. Kız, uykunun kucağına boncuk gibi dizilmiş kardeşlerine bakıyor. İki kız, bir erkek çocuk. Bu üç boncuğun başında en büyük boncuk, annesi, uyurken bile uyumaz gibi. Babası gittiğinden beri. Hep böyle. Bir ayağı uyanıklığın üstünde, sıkı sıkı hem de.

Koridora çıkıyor küçük kız. Pencerelerden koridora boydan boya yayılan karın beyaz serinliği, sabah aydınlığı, arılığı, mırıltısı. Uyuyanların mahmurluğu örtemiyor bu diriliğin üstünü. Ne hoş. Ne ışıklı. Minik adımlarla, başlayan günün içine giriyor kız. Esmer alnını cama dayıyor. Cam da ona dayanıyor. Trenin dışındaki hayat nasıl da hızlı hızlı. Ağaçlar birbirini yutuyor, dağlar birbirinin üzerine devriliyor, bir sahnedeki evler ikinci sahnede yerini bembeyaz kırlara bırakıyor, telefon telleri direklerin arasında sonsuza kadar uzanıyor uzanıyor uzanı…Ama bu kar var ya bu kar. İşte o, hep trenin peşinden atlaya zıplaya. Hem de lapa lapa.

Babaannem diyor küçük kız trene. Çuf çuf! Başını sallıyor sağa sola. Alnını daha bir eziyor camda. Bizi hiç sevmedi. Annemi sevmezmiş de ondan. Biz sanki annemin çocuklarıymışız da sadece, babam babam değilmiş gibi. Olsun ben çok seviyorum annemi. Oy annem de ne çok akıl var bir bilsen. Çuuuuf çuuuf Şengül! Aa sen adımı nerden biliyosun tren?

Dilini çıkarıyor kız. Kar tanesi girsin ağzına. Camın ötesinden geçsin de. Düşüversin küçük, pembe dilinin tam üstüne. Gayretli bir kar tanesi zorluyor ama…Cık.

Babam, babaannemin çocuğu halbuki. Biz de babamın.

Uzakta beyazlığın ortasında bir karaltı. Gözlerini kısıyor. Kuyruğu var. Kulakları da sanki. Gerisi her şey olabilir. Kurt olsun istiyor küçük kız. Olsun mu? Olsun çuf çuf! Kendini kurtla oynarken düşünüyor. İnsanlar halt etmiş. Nasıl güzel, nasıl dost bir hayvan bu.

Annemin iki kocası olmuş ya. Birincisi ölmüş olsa da. Çokmuş iki koca. Çuuuf! Baaak sen bile…Abim, babamın çocuğu değil de. Bu benim Erhan abim var ya bir acayip Japon balığı biliyo musun. Gözleri böööyle. Gözlerini işaret parmaklarıyla yukarı doğru çekiyor kız. İşte böööyle. Teyzesi anlatmıştı. Ölmüş babasının gözleri konmuş oğlana. Babaannesi bu yüzden sevmiyor hiç birini. Kendi torunu olmayan oğlana sevgisizliğini paylaştırmış kendi kız torunlarına da. Adaletli bir babaanne kim ne derse desin. Çuf! Ne küçük bir çuf bu.

Babaannem yine de keşke…

Annesinin sesi. Yok, daha doğrusu çığlığı. Sabahın serinliğinin ortasına ateş gibi…Kız hatıra kutusunu kapatıyor güm diye. Kurt da trene yetişemedi zaten, arka vagonlarda onu gören başka çocuklarla oynuyor belki de. Kulaklarını kapaya kapaya giriyor kompartımana.


D’accord

Çantam! Çantam yok! Kadın kompartımana geri gelen kızını fark etmiyor bile. Titriyor. Gece uyumadan önce çantası ayaklarının altındaydı. Şimdi yok. İçindeki paralar da. Yok. Başının üstünde fıldır fıldır dönen yok’larla düşe kalka koridora çıkıyor. Daha da canhıraş; çantaaaamı çalmışlaaar! Vagonlardan, üzerlerinde buram buram uyku tüten başlar uzanıyor. Kimse gelmiyor kadının yanına. Başkasının acısına, sıkıntısına ortak olmak, şu kış günü sabahın köründe, şu uzun yolculukta, şu ikinci mevkide…Olacak gibi değil. Başlar giderek geriye geriye…Sadece mahmur gözlerini bırakıyorlar koridora. Kapılar yarım yamalak açık, bir ‘ne olup bittiğini anlama’ aralığı kadar. Merak dediğin kıpır kıpır bir böcek. Görevli geliyor. Kadın el kol işaretiyle anlatabildiği kadar. Adam yardım eder gibi yapıp etmiyor. Edemiyor belki de. Yoksa yok diyor bakışları. Kadın itiraz edemeden üzgün, süzgün, geçiyor içeriye. Ortanca kızı, Şengül çoktandır ayakta belli, annesine sarılıyor sıkı sıkı. Diğerleri gözlerini yeni açmışlar. Uyanıklıkla uyku arasında bir yerden, annelerine bakıyorlar afallamış, idraksiz. Parmaklarını zorla cebine sokuyor kadın. Öyle titriyor elleri yani. Pasaportlar cebinde. Oh Allahtan. Pasaportların içinde küçük bir kâğıt. Oh Allahtan. Kâğıtta adres. Adreste Dijon. Dijon’da kocası, çocuklarının babası. Oh inşallah. Artık bulacak bir çaresini. Anne dediğin zaten…Değil mi?

Pasaportları cebine sokarken kucağına kocasının bir fotoğrafı düşüyor. Fotoğraf üzerinden sırtlıyor ailesini adam. Karısının gözyaşlarını siliyor, omuzlarını dikleştiriyor. “Sen bakma anneme, ben seni çok seviyorum, oğlumuz Erhan’ı da kendi çocuklarım denli...” diyor mesela. Uçurumdan düşen birinin tutunduğu bir dal gibi sıkı sıkı tutuyor kocasının fotoğrafını kadın. Şimdi yanlarında değil sevdiceği ama bu dünyada bir yerde işte. Hem tam da bu yolun sonunda. Az da olsa yatışıyor. Çocuklarının gözüne görünecek kadar.

Bir müddet sonra raylar üstünde sürtünme sesi. Burasıymış Dijon. İniyorlar. Kar hâlâ lapa lapa. Koşturmalı bir garın ortasında, ellerinde valizlerle. Başka bir ülkenin insanı tutukluluğuyla, öylece...Kocasını bekliyor.

Adam gelmiyor bir türlü. Hava buz. Kadın çantasızlıktan boynu bükük. Telgraf çekmişlerdi ya. Kesin bir aksilik oldu. Kocasının cüssesine denk düşen adamları ayrı bir süzüyor. İki senede değişir mi insan? Sağa gidiyor. Sonra sola. Elinde kâğıt. Peronda birilerine soruyor. Herkes yolculuk derdinde. Gidenler yetişme, dönenler kavuşma telaşında. Burada Türkçe yok. İnsanların arasında başka dilden bir köprü. Gardan dışarı çıkar çıkmaz bir caddeye düşüyor yolları. Kar daha da bir tombul tombul yağıyor üstlerine. Önce ortanca kızı ağzını açıyor kocaman. Sonra diğerleri. Daha çok yakalamak için oraya buraya koşturuyorlar. Kar sevincini dolduruyorlar ağızlarına çocuklar. Caddede arabalar. Anneleri anlıyor kar coşkusu olunca, çocukları zapt etmek zor. Çantası yok ama valizde çarşaflar var.

Çocuklar şimdi direklere bağlı. Bir direğe iki çocuk. Çarşafların çiçeklerini kokluyor en küçüğü. Kadın çevrede soracak birilerini ararken ıslanıyor herkes. Tek tük bir iki kişi geçiyor kaldırımdan, hızlı hızlı, iveğen. Çok üşüyen sarışın bir kadın gara girmeden önce para koyuveriyor çocukların önüne alelacele. Sonra bir başkası. Anneleri başını sallıyor iki yana. Gururunun üstünde koca bir ağırlık. Kaldıramıyor. Ah dilsizlik! Çocukları öyle bırakıp az ötedeki otobüs durağının gişesine gidiyor koştura koştura. Kâğıdı gösteriyor gişedeki görevliye, görevli de ona ilerdeki otobüsü. Elini yumruk yapıyor adam. Sonra parmaklarını bir bir açıyor. Bir değil, iki değil, üç değil, dördüncü, hah işte dördüncü durak. Dördüncü parmağının ucunu sıkı sıkı tutuyor. D’accord? Üstüne basa basa öyle bir tekrar ediyor ki. D’accord? D’accord? Kelime kadının zihninin çeperlerine çarpıp tekrar tekrar yankılanıyor. Da da da cord cord cord. Anlıyor bu “Tamam mı?” demek. Gişedeki görevliyle arasında bir tek kelime üzerinden küçük bir köprü kuruluyor. Küçük ama güçlü bir köprü bu. Adamın, köprünün diğer ucundan öyle güzel, öyle müşfik, öyle tanıdık bir bakışı var ki. Kadın belki de diyor içinden iyi insanlar bütün dilleri biliyordur.

Otobüse binince kadın şoföre önce kağıdı verip sonra yumruğunu teker teker açıyor. Bir değil iki değil üç değil, dördüncü parmağını gösterip dördüncü durak tamam mı? diye soruyor. Ardından ekliyor D’accord? Şoför kelimenin gerisine soru işareti takmadan tekrar ediyor, D’accord!

Yerlerine oturunca kadın arkadaki koltukta oturan kızı Şengül’ün neşeli sesini duyuyor. Demedim mi çuf çuf. Denizde çakıl annemde akıl…


Son Paylaşımlar

Hepsini Gör