Ara
  • HANDE ÇİĞDEMOĞLU

Dolunayın Örttüğü Yıldızı Aramak


Yaklaşık on sekiz ay önce binanın iskânı alınırken oğlu babasını ikna etmeye çalışmıştı: “Baba, bak çiçek gibi apartman diktik. Muhitin en afili binası bizimki. Alttan ısıtması, elektrikli panjuru, her şeyi tastamam. Şimdilerde akıllı bina diyorlar buna, dairenin değerini iki misli artırıyor. Sen tutmuşsun Huzur Apartmanı diyorsun. Şöyle modern bir isim bulmalı.” Babanın fikri değişmedi. Kendinin oturmayacağı bu yeni binada, dairelerin hepsinin kiraya verilmesi kadar isminde de ısrarcı olmuştu. “Ne varmış isminde, huzur herkese lazım oğlum.” dedi, çıktı işin içinden.

Hem müteahhitlik hem emlakçılık yapan oğlu, belki de ilk kez bir şey için ısrar eden babasını üzmeyecekti. Sekiz dairelik apartman, genç adamın özenle seçtiği kiracılarla kısa zamanda doldu. Şimdi artık birer kiranın peşin alındığı Huzur Apartmanı’nda doktorlar, öğretmenler, mühendislerden oluşan, çoğu yeni evli gençler oturuyordu. Ailelerden ikisi çocukluydu. Yaşlı adam kiracılarıyla hiç tanışmamış, kontrat yapılırken bile onlarla yüz yüze gelmemişti. Böyle işleri sevmez, zaten pek de anlamazdı. Oğlu, babasının isteklerine kendininkileri de ekleyip, elçiye zeval olmaz rahatlığıyla anlattı kiracılara: “Kiralar düzenli ödensin, dairelere kendi evleri gibi bakılsın, apartmanda hır gür çıkmasın.” Ev sahibinin istekleri bu kadar basitti.

Oğluna bunları söyletse de aslında yaşlı adamın istediği şey, mutluluğu izlemekti. Kirayı aksatsalar hatta ödemeseler bile dert etmezdi. Acemice çekilmiş dram filmini andıran ömrüne inat, huzurlu, coşkulu bir şeylere ev sahipliği yapmaya ihtiyacı vardı. Bu yaşa gelmişti, hiç olmazsa bunu hak ediyordu. Babadan kalma arsasını belediye istimlak edip ortasından yol geçirmese belki yan yana yaşayabilirdi bu gençlerle. Şimdi onlara karşıdan bakmak zorundaydı ya, bu da güzeldi. Beş sene önce, yine oğlunun inşa ettiği bu apartmanda oturmayı istememişti aslında. “Tek başıma koca evde ne yapacağım?” demişti. Oğlu ısrarcıydı: “Ferah ferah oturursun baba. Meyve ağaçlarını söktük arsa yaptık diye üzülüyordun, bak koca teras, hem sana bir sürü saksı aldım, dik içine ne istiyorsan…” Ağaçları düşününce gözleri dolmuştu adamın. Gözlüklerinin altındaki, rengi griye dönmüş gözlerini kısıvermişti. Belli etmemişti kederini, etmezdi…

Çabucak taşıdı “evden eve”ciler yaşlı adamı. Kırk senelik eşyalar, yepyeni parkelerin üzerine konuldu, melamin tabaklar, kenarı çatlamış sürahiler, jelatini sökülmemiş mutfak dolaplarının içine yerleştirildi. Oğlu, alışkın olduğu eşyalarıyla daha iyi hissedeceğini düşünerek yenilerini almamıştı babasına. Adam ise nefesini ağırlaştıran eşyalarından kurtulmayı aklına bile getirmemişti. Koğuş değiştirirken yanında ranzasını, masasını, tüpünü ve çaydanlığını taşıyan bir mahkûm gibiydi. Sessizce eve yerleşti. Oğlunun getirdiği saksılara yaz sonunda meyve verecek birkaç limon, mandalina bir de kumkat dikti. Onlar da kendi gibi yerine yerleşememiş misafirlerdi, öylece yaşamaya çalıştılar.

Sonbahar ürkek adımlarla kışa koşarken Huzur Apartmanı sakinleri, birer ikişer evlerine yerleşiyordu. O günlerde, yaşlı adam oturma odasının şeklini değiştirmesi için oğlunu yardıma çağırdı. Oğlu bu işe anlam verememişti. Öyle ya, hangi evde otururlarsa otursunlar eşyaların yeri belliydi. Masa cam kenarında, kanepeler kapıya yakın, babasının koltuğu odanın en ücra köşesinde. O çocukken, anneannesi televizyonun karşısındaki kanepelerden birinde günü geçirirdi. Geceleri, aynı kanepe açılarak sandığından alınan nevresimlerle bir anda yatağa dönüşürdü. Diğer kanepe, annesinin pirinç tepsisine, örgü sepetine, gazetelerin pazar eklerine ev sahipliği yapardı. Kendisi, annesinin gün aşırı süpürüp, ayda bir sildiği halıda misketleriyle oynar, ödevlerini yapar, anneannesi izin verirse çizgi film seyrederdi. Babası ise masayla diğer kanepeler arasına sıkışmış, bir kolçağı yerinden çıkıp duran kahverengi çizgili İskandinav koltukta otururdu. Çoğu kez elindeki gazeteye gömülür, bazen bulmaca çözer, geceleri perdeyi aralayıp odanın ışıklı silüetleriyle karışan camdan gökyüzünü seçmeye çalışırdı. Odanın en görünmez duvarına ayıp olmasın diye asılmış hediye bir tablodan farksızdı varlığı. Sessiz ve cansız…

Durgun hatta kederli bir görünüşü vardı babasının, konuşmayı pek sevmezdi. Bazen memur olduğu nüfus dairesinde geçen komik bir olayı ya da yanlış yazılan bir ismi falan anlatmaya niyetlendiği olurdu. Ama anneannesi adamcağızın daha lafı bitmeden alay bayrağını göndere çeker, annesi desen baygın gözleriyle çekilen bayrağa selam dururdu. Ağzında büyüyen lokmayı yutamamış gibi rahatsız, sözünü vakitsiz bitirirdi adam. Aslında hiç anlaşamayan ana-kız, sadece babasıyla ilgili konularda birlik olurdu. Adam, evdeki atışmaları, kimi kavgaları, ezberden edilen şikâyetleri hatta azarları sessizce dinlerdi. Çıkaracağı ses, bir derde derman değildi ne de olsa. Öyleyse elinden geleni, gelmeyeni, üzerine düşeni, düşmeyeni yapıp sessizce köşesine çekilmek en iyisiydi. O evde bir maaş bordrosu, bir pazar filesi, bir İngiliz anahtarından fazlası değildi. İnsan ancak inandığı şeyler için mücadele eder. Olmayacağa dua etmek de, âmin demek de anlamsızdı.

Anne kız, oğlanı yıllık izindeki babaya bırakıp memlekete gittikleri o yaz, bir daha geri gelmediler. Ecellerinin adına trafik kazası yazdılar. Baba, gözü yaşlı yeni yetme oğlunu kolunun altına alıp karısı ve kayınvalidesini gittikleri yerde toprağa verdi. Merhumelerin yedisi okunduktan, hısım akraba yeteri kadar dövündükten, konu komşunun merhamet gözyaşları seyreldikten sonra evlerine döndüler. Çamaşır telinde kayınvalidesinin paçalı donları asılıydı hâlâ. Orta sehpada ise hiç çekmediği 99’luk tespihi duruyordu. Adam, hayat arkadaşından izler aradı evde. Kapının arkasında duran sağ teki içe dönmüş topuklu terliklerine baktı, mutfaktaki tel dolapta geçen hafta kış için kurduğu turşulara, buzdolabının üstüne el yazısıyla yazıp yapıştırılmış ıslak kek, tuzlu kurabiye tariflerine. İçinde pırpırlanan birkaç yoksun kalp atışı da çabuk geçti. Acıdan bir dal gibi kıvrılmadığı için mahcuptu adam. Yatak odasına girdi sonra. Karısının aynaya asılmış tacından sarkan birkaç tel kıvırcığını, şifonyerin üstündeki acı bademli el kremini gördü. Yataklarının dallı güllü nevresim takımında bir tarafı boş kalacaktı artık. Yatağın başında asılı duran siyah beyaz gelin ve damada baktı bir süre. Uzaktan tanıdığı iki ahbaptan farklı görünmüyorlardı. Bir koku aradı adam. Gençlikten, geçmişten, hani dile kolay koca maziden kalan bir koku. Bulamadı. Yapacak bir şey yoktu. Olmayanı ne zaman oldurabilmişti ki! Mutfağa dönüp limon tuzuyla yeni ovalanmış çaydanlığa çeşmeden su doldurdu. Artık tek başına içilecek çayları demlemeye alışmalıydı. Kaynayan suyla birlikte içi kıpırdadı. Kim bilir çeyiz sandığına tıkıştırılıp üzerine kilit vurulan o şey tekrar gün yüzüne çıkıverirdi. Huzur! Utandı düşündüklerinden. Daha toprakları kurumamıştı.

Birkaç sene sonra, oğlu üniversiteye gidecek, kendisi de emekliye ayrılacaktı. Ama o gün çaydanlığın başında utanarak umduğu gibi olmadı hiçbir şey. Evin üzerine serpilmiş o tozlu toprak asla kalkmayacaktı. Bu bir koma haliydi ve uyanması bir mucizenin gerçekleşmesinden daha zordu. Aynı koltukta, aynı sessizlik ve yavanlıkla geçecekti yıllar. Yavaş ve isteksiz… Artık oğlunun ve onun ailesinin sevinçlerini görmek, onlara yaşlı bir babanın yükünü hissettirmeden yaşamaktan başka isteği yoktu adamın. Bu yüzden oğlu ne derse, ne önerirse yapardı. Bir şeye itiraz etmek yorucu ve gereksizdi. Hiç etmemişti. Bir tek şu apartmanın isminde ısrarcı olmuştu ya, oğlu “kat’a istemem” dese yine de pekiydi.

Oğlu da kırmazdı babasını, gönlünü hoş tutmaya çalışırdı. O gün de oyalanmadan gitti babasının yanına. “Oğlum şu koltuğu camın önüne çekiverelim. Seni de yordum ama masayı tek başıma sürükleyip parkeleri çizmek istemedim.” “Aşkolsun baba” dedi davrandı genç adam. Ama şaşkındı. Babasının koltuğu odanın her zamanki o uzak köşesindeydi. Babası, oğlunun merakını “Canım sıkılıyor gündüzleri, gelen geçene bakacağım.” diyerek gidermeye çalıştıysa da oğlu ikna olmadı. Bilirdi, balkonda oturdukları yaz akşamları dahi başını çevirip sokağa bakmazdı babası. Ne annesi gibi kimin ne giydiği, ne sürdüğüyle ilgilenir, ne anneannesi gibi kimin nereye gittiğini merak ederdi. Mahalleli birbirine girdiğinde ya da sokakta davullu zurnalı düğün kurulduğunda evdeki kadınlar, diğer komşular gibi çekirdeklerini alıp sandalyelerini balkon demirinin yanına çekerdi. Babası ise balkon lambası açıksa önündeki kitaba, gazeteye yumulur, kapalıysa hülyalı gözlerle yıldızları seçmeye çalışırdı. Bir şey demedi genç adam. Babasını hafta sonu yemeğe çağırdı sonra da izin isteyip ayrıldı yanından.

Oğlu haklıydı. Adam ne gelen geçenle, ne sokakla ilgiliydi. Huzur Apartmanı’nı izlemek istiyordu sadece. Neyse ki oğlu, binanın camlarını koyu renk yapmıştı. O zamanlar “Böyle antin kuntin işlere ne meraklı” diye içinden geçirmişti ya, şimdi işine yarayacaktı işte. Aslında niyeti kötü değildi ama dışarıdan, amiyane tabirle dikizci gibi görünmek pek fena olurdu. O günden sonra pencere kenarında yaşamaya başladı adam. Hiç âdeti olmasa da yemeklerini tepsiyle yanına aldı, kimi gece koltuğunda uyuyakaldı. Bulmacalarının çoğu artık boş beyaz kareciklerden ibaretti, kitaplarının ayracı ağır ilerliyordu.

Yaşlı adam Huzur Apartmanı sakinlerinin taşınmalarını izledi günlerce. Biri gelip biri giden nakliye kamyonları, taşıma asansörlerindeki masalar, sandalyeler, içi dolu plastik sepetler, ütü masaları, çocuk bisikletleri, gitar kılıfları, koliler, koliler… Yorgun, telaşlı ama coşkulu insanların ter kokuları burnuna kadar geliyordu, ne güzeldi. Eşyalar eve atıldı, lahmacuncular gitti pizzacılar geldi. Çay bardakları kim bilir hangi kolide olduğundan su bardaklarında çay içti müdavimler. Kimi biralar açtı ayaklarını balkon demirine dayayıp, kimi plastik bardaklarda kahve içti. Çocuklar kolilerin üstünden atlayarak bir oraya bir buraya koştu. Çiftler saat başı balkonlarda mola verdi, başlar omuzlara dayandı, geçerken makaslar alındı, sokağa, civar evlere, köşedeki ağaca, gökyüzüne merak ve umudun birbirine karıştığı bakışlar atıldı.

Yeninin verdiği taşkın heyecan, son kiracının taşınıp yerleşmesiyle bitmişti. Artık perdeler takılmış, mutfaklarda yemekler pişmeye başlamış, beyaz eşya servisleri, elektrik ya da su tesisatçılarının geliş gidişleri azalmıştı. Gençlerin izinleri bitmiş olmalıydı. Kapının önüne servisler gelip, tampon tampona park ettikleri otomobilleri sabah ayazında kontak açınca hayat olağan hızına dönüverdi. Asıl seyir şimdi başlıyordu. Öyle ya düğün, cenaze, bayram, seyahat, tatil, taşınma gibi süreli zamanlar gerçeğinden çok daha yoğun duygular ve davranışlarla geçerdi. Sıkıcı, tatsız, renksiz hatta kokusuz zamanlar, günlük yaşama dönünce kendini gösterirdi.

Biraz kaygılı, biraz da ürkek bekledi yaşlı adam. Oğlunu çağırıp koltuğunu eski yerine çektirmesi an meselesiydi. Neyse ki korktuğu başına gelmedi. Genç insanlar, sabahın ilk ışıklarında evlerinden ayaklarını sürümeden çıktılar. Birkaç çocuk okul servisine bindi, daha küçük bir diğerini her sabah annesi arabasına oturttu. Evde kalanlar, sabahları balkondan diğerine el salladı, akşamları pencerelerde gelişlerini bekledi. Mutfaklardan telaşlı tabak çanak sesleri yükseldi, kimi çocukların kahkahaları, kimi annelerin yalandan azarları. Aynı şarkının tekrar tekrar çalındığı acemi gitar sesini dinledi keyifle yaşlı adam, ufaklığa yemek yedirmek için telefondan açılan “kırmızı balık” şarkısını ezberledi. Hafta sonu kalabalıklaştı evler. Coşkusu pencerelerden taşan sohbetleri vardı gençlerin, kahkahaları dolu doluydu. Bir ağızdan söylenen şarkıların efkârı, tokuşan kadehlerin lezzeti, bol telveli kahvelerin kokusu geldi yaşlı adamın penceresine. Onları aldı bağrına bastı, yıllardır görmediği sevdiğine kavuşur gibi, hasret kaldığı evladını kucaklar gibi kucakladı.

Arada atışmalar olmadı değil. Kapıların çarpıldığı, balkonda küskün sigaraların içildiğini de gördü. Ama olurdu o kadar, tuzdu biberdi. Öyle ya aynı balkon, çok geçmeden birlikte göz göze içilen muzip sigaralara da ev sahipliği yaptı. Kar ilk yağdığında pencerelere koştu herkes, ellerini dışarı çıkarıp avuçlarına dokunana gülümsediler. O gece kar tutsun diye dua etti adam. Sabaha çocuklar arabaların üstündeki bir parmak beyaz tozdan, kardan adam yaptılar. Evden beraber çıkan çiftler, merdivenden kaymamak için birbirlerine daha da sokuldu. Sokaktan bozacı geçti bir akşam. Bir anda hepsi çocuk oldu, balkona üşüştü. Seslendiler ağız dolusu: “Bozacıııı”. Bozacı o akşam, acele bulunan sürahilere, tencerelere boşalttı nevalesini, yüzü güleç cebi dolu çıktı apartmanın kapısından. Yaşlı adam her kapıya bir avuç leblebi bırakmak istedi, biraz da tarçın. Gözlerini kapadı. Kaşığı bir kenara atıp bardağın dibindeki bozayı parmağıyla toparlayıp ağzına götürdü. Tadı geldi, buruk, şekerli…

Günler günleri kovaladı. Yaşlı adam, penceresinin önündeki koltukta hiç olmadığı kadar mutluydu. Duası kabul edilmiş kul minnetiyle gülümseyerek başlıyordu yeni güne. Hiç tanımadığı bu insanlar, ona hem böyle bir mutluluk armağan ediyor, üstüne hesabına para yatırıyordu. Mahcuptu. Oğluna izah edebilse zaten bir kuruşuna dokunmadan ona gönderdiği kiraları almayacaktı. Neredeyse dünyada huzur diye bir şey olmadığına inanarak ölüp gidecekti. Sapsarı, kupkuru ölüp gidecekti. Oysa şimdi hiç giremediği o mavi sulara bakarak, koklayarak serinliyordu. Oğlu babasının yüzünde daha önce görmediği neşeyi görüyor, “Geçten geçe bu evi sevdi demek.” diyordu karısına. “Babamı hiç böyle görmemiştim.”

Güz kışa, kış bahara döndü. Sonra kimsenin aklına gelmeyen, bu yüzden de hazırlıksız yakalanılan o şey baş gösterdi. Pek çok kişinin ilk kez duyduğu bu kelime, dillere pelesenk oluvermişti. Pandemi…

Yaşlı adam artık koltuğunun yanındaki sehpaya televizyon kumandasını da koymuştu. Sık sık haberlere bakıyor, bu dörtnala yayılan felaketi diğerlerinin aksine kaygılanmadan izliyordu. Üzülüyordu sadece. Oğlu telaşlıydı. “Baba, yaşlıların çok dikkat etmesi lazımmış, sakın evden çıkma!” diyor, artık babasının evine girmeden, ihtiyaçlarını kapıdan bırakıyordu. Yaşlı adamın hayatında fazla bir şey değişmemişti. Zaten kimseyle görüştüğü yoktu. Sabahları köşe başındaki bakkaldan gazetesini almak, haftada bir markete gitmek dışında pek dışarı da çıkmazdı. Havalar yumuşasa “Biraz sahilde yürürüm.” diyordu ama nasip olmamıştı. Dert değildi.

Bir süre sonra sokağa çıkma yasağı geldi. Ölmesin diye kafese kapatılan sirk hayvanları gibiydi nüfusa erken kaydolanlar. Diğerlerinin aksine bundan o kadar rahatsız değildi yaşlı adam. O; oğlu, Huzur Apartmanı sakinleri ve dünyanın geri kalanı için endişeliydi. Gençlerin yaşayacak günleri vardı daha. Kısa süre sonra okullar kapandı. Çocuklar da öğretmenler de evdeydi artık. İki mühendis, haftada bir işe gidiyor, vaktinden önce geliyordu. En çok doktorlara üzülüyordu adam. Kaç hafta önceydi saymamıştı. Bir sabah çıkıp gittiler, bir daha rahatça evlerine giremediler. Omuzları çökmüş gözlerinin feri kaçan gençler, arada bir maskeleri ve ellerindeki çantalarla evlerine geliyor, eşlerine sarılamadan, çocuklarını koklayamadan çabucak geri dönüyorlardı.

Apartman sakinleri başlarda kaygılı olsalar da memnundular bu ev tatilinden. Görüyordu adam. Çocuklar koşturarak oynuyor, yaptıkları resimleri camlara asıyorlardı. Balkonlarda o saatte, işte içilecek kahveler içiliyor, gece geç vakitlere kadar filmler izleniyordu. Market araçlarının biri gidiyor biri geliyordu. Çalışmak zorunda olan yüzü maskeli, eldivenli gençler, evde kalma şansına sahiplere imrenerek, kimi kurularak bakıyor, onlara poşetlerle erzak, abur cubur, oyuncak, kitap getiriyordu. Evlerden ekmek kokuları geliyordu. Akşamları balkondan sağlık çalışanlarına alkışlar yükseliyor, bazen şarkılar söyleniyordu. Onları daha çok görebildiğine sevindiği bile olmuştu adamın. Şükür ki hasta değillerdi ve mutlu görünüyorlardı. Onları birbirlerinden ayıran yoğun iş hayatına zorunlu bir mola verilmişti işte.

En güzel şeyler bile tercih değilse insana ceza gibi gelir. Birkaç hafta önce evde kalmayı, birlikte kahvaltı etmeyi, o merak ettikleri filmi izlemeyi, üst üste dizdikleri kitapları okumayı, denemeyi istediği yemekleri pişirmeyi, çocuklarıyla doyasıya oynamayı, birbirleriyle sohbet etmeyi hayal eden insanlar bundan çabuk bıkmıştı. Artık geceler gündüzler birbirine karışmış, evin çatısındaki mavi hare kaybolmuştu. Yaşlı adamın da nefesindeki ferahlık da… O iyi bildiği sarı sarmaşık, ruhuna, yüreğine dolanıyordu yine. Buna rağmen vazgeçmedi adam. Umut etmeye, sabretmeye, dilemeye bunları yaparken de pencerenin önündeki koltuğunda onları izlemeye devam etti. Bunca seneden sonra bulduğu hazineyi kolayca elden çıkaramazdı.

Bir gece olan oldu. Balkonda birbirlerine sokularak sigara içen, gitarla aynı şarkıyı çalıp söyleyen çift attı ilk taşı. Gece yarısına birkaç saat vardı. Önce duvarda patlayan bardak, çanak ya da her neyse bir şeyin şangırtısı, ardından bağırış çağırış bir kavga, ağza alınmayacak sözler, küfürler. “Bıktım senden.” diyordu genç kadın, sesi sokakta çın çın çınlıyordu. “Böyle biri olduğunu bilseydim asla seninle evlenmezdim.” Ardı arkasına bir dolu şikâyet yuvarlandı feryat figan sesinde. Genç adamın sesi çıkmadı hiç, karşılık vermedi söylenenlere. Kadın içindeki zehri çağlayanlar gibi akıttı, sonra ev, apartman ve tüm sokak kederli bir sessizliğe gömüldü. Birkaç gün geçmeden diğer dairedekiler birbirlerine girdi. Bu kez adamın sesi taşıyordu pencerelerden. “Şu virüs müdür ne zıkkımdır, bir bitsin, ilk işim senden ayrılmak. Kapana kısıldım seninle bu evde. Delireceğim!” Başka bir öğlen diğeri: “Çocuklar yeter! Çalıştırmadınız sabahtan beri. Toplantı başlayacak, sessiz olun!” “Anneee, abim bana vuruyor.” “Tabletimi almış o da izinsiz, kaç kere söyledim.” “Hayatıııım, temiz çorap kalmamış mı?” “Yeteeeeer! İki dakika durun, önemli diyorum bu toplantı.”

Tartışmaların ardı arkası kesilmiyor, üstüne üstlük şiddeti artıyordu. Sitemli sözler yerini kanatan dikenli tellere, ucu bucağı belirsiz tehditlere, hakaretlere bırakıyordu. Bu yaşlı kulaklar, gün yüzü görmemiş küfürler bile duymuştu. Bu gençlerin her şeyi aşırıydı.

Umudu gittikçe azalıyordu yaşlı adamın. Bu rüyaya aymadığı için kendine kızıyordu. Üstünden döküldüğü besbelli bu elbiseyi kendine yakıştırmak ahmaklıktı işte! Sarı sarmaşık günbegün keyifle dolandı adamın etrafına. Ne de olsa her kıvrımını bildiği, her düzlüğünden defalarca geçtiği bu yolları adı gibi biliyordu.

Sokağa çıkmanın yasaklandığı ikinci hafta sonuydu. Cumartesi akşamlarının çığırtkan coşkusundan eser yoktu artık Huzur Apartmanı’nda. Kalabalık yalnızlıkların ev sahibiydi artık adam. Yine de bir süre izledi karşı pencereleri. İçeri dışarı girip çıkan birkaç sıkkın insandan başka bir şey göremedi, burnuna hiç koku gelmedi. Akşam oluyordu. Bugün de canı bir şey yemek istememişti. Yediklerinden damağına bir tat yürümüyordu son günlerde. İçi geçti kanepede. Ağzındaki paslı tatla irkilerek uyandığında hava kararmıştı. Üşümüştü. Hava o kadar da soğuk değildi ama çenesi titriyordu. Güçlükle kalkıp pencereyi kapattı. İlaç saati gelmese bir şey yemeye niyeti yoktu ya, ayaklarını sürüyerek mutfağa gitti. Buzdolabı, tezgâh ve ocak gibi ıssızdı. Oğlu sorduğunda “Aldıkların bitmedi daha” diyordu ne zamandır. Keyifsizliğini görsün istemiyordu. Geçen hafta gizlice ve çabucak gittiği bakkaldan aldığı yoğurdun sonunu kâseye koydu, paketin sonunda kalan iki galetayı kırıp içine doğradı. Oğlu evden çıktığını duysa kıyameti koparırdı. Yasaktı zaten, yaşı seksene yakındı. Yine de bir defalık kaçamak yapmış, neyse ki kimseye yakalanmamıştı. Bakkalın karısı, kocasının malum hastalığa yakalandığını hastanede yattığını, bu yüzden dükkânı kendinin açtığını söylemişti. Ne çok konuşuyordu kadın. Allahtan öksürmeye başlamıştı da konuşması kesilmiş, bahaneyle dükkândan ayrılmıştı adam.

Yoğurt kâsesi, kaşık ve bir bardak suyu tepsiye koydu ama salona gidecek takati bulamadı kendinde. Tepsiyi mutfak masasına bıraktı, yığılır gibi oturdu sandalyeye. İlk kaşığı isteksizce ağzına attı, lokmasını güçlükle yuttu. Kendini iyi hissetmiyordu. Yine de ayakları onu yatağına değil salona götürdü. Az gelen nefesini diriltmek için açtığı pencerenin pervazına tutundu, karnını cama yasladı.

Karşı balkondakini gördü. Göz göze gelmekten kaçmadı bu kez, geri çekilmeye de hali yoktu ya! Geçen gün havada uçuşan bardakların, küfür kıyametlerin karşısında sesi çıkmayan genç adam, ayakta öylece duruyordu. Rüzgâr çıksa salınacak bir saz gibi kıpırtısızdı. Yüzü göğe dönüktü. Dolunayın yıldızları örttüğü bir gecede yıldız arayan o bakışı tanıyordu yaşlı adam. Sonra ilk defa aklından geçen sesine yürüsün istedi. Hatta tüm gücüyle bağırmak, haykırmak… Son takatiyle derin bir nefes alıp seslendi:

“Umarım bulursun!” Sesi çıkmadı adamın.

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör