Ara
  • GÜLTEKİN EMRE

Dünyanın Hali


Karanlık, ama nasıl karanlık! Hiç olmadığı kadar göz gözü görmüyor. Aydınlık, hayal! Kim yitirmiş ki ben bulacağım ışığı? Işığın gözü kör olmasın! Karanlığı kısmetmiş gibi sunanların dilleri kopsun, gözleri kararsın da karanlığın ne olduğunu görsünler, bilsinler.

Gözlerimi yumuyorum; yine aynı görüntü; kaslı, güçlü kuvvetli adamın biri Dünya’yı omuzlarına almış, ayağa kalkmaya (Dünya’yı ayağa kaldırmaya) çalışıyor. Dünya, sanki kocaman bir top ya da balon. Adam, güçlü mü güçlü, dünya ise hafif mi hafif! Peki onca denizin, ırmağın suyu akmaz mı, dökülmez mir bir yere? (Demek dökülmüyor.) Onca dağın taşı yuvarlanmıyor mu insanların başına, köylere, ağaçlara, yollara? (Demek yerlerinden kıpırdamıyor taşlar, kayalar!) Dünya’nın başına gelebilecek en büyük bela bu mu acaba? Ne? Dünya’nın havaya kaldırılması, omuzlara alınması mı?

Sonra başka bir görüntü araya giriyor hınca hınç dolu bir otobüs garajında: Askere giden gençleri, ölüme uğurlarlarken davul zurnayla, omuzlara alıyor ya arkadaşları. İşte o görüntülerden biri tüm şamatasıyla rüyamın içine ediyor. Yani, güle güle git ölüme aslanım, demek için onca şamata. Ya politikacıların, halkı soyan, durmadan yalan söyleyen, devlet malını satıp savan, rüşvete doymayan adamları (bakanları, partilileri, bürokratları...) omuzlara alıp alkışlara boğan halkımız; bizi iyi soyuyorsunuz, helâl olsun! Bizi iyi kandırıyorsunuz, helâl olsun! Bizi insan yerine koymuyorsunuz, helâl olsun! Siz semirirken durmadan, biz daha yoksullaşıyoruz, helâl olsun! Siz omuzlara layıksınız! Demekten bıkıp usanmadı. Oysa halkın omuzlarında o kadar büyük yük var ki, bir de askere giden gençlerle, politikacılar biniyor. Çarşı pazarın hayat pahalılığı hiç kalır bu ağırlığın altında. Ezile ezile, sürüne sürüne, öle öle yaşamak işte bu!

Bunlar nereden aklıma geldi? Bu nasıl rüya? Karanlık başımı döndürüyor. Uykumun yelesini yeniden yakalamalıyım. Dünya’yı omuzlarına alıp ayağa kalkmaya çalışan adama ne oldu acaba? Dünya’yı ayağa kaldırabildi mi acaba? Şimdi, bir de bunun için uykum kaçacak. Kaçmasın. Bana ne, ne olursa olsun. Uyu be adam! Uyu! Gel de uyu!..

Sokağımızın sonunda bir evin önünde kocaman bir zar var. Zar mı? O bildiğimiz tavla zarı kadar küçük değil. Çok büyük. Üstünde sayılar da yok. Yok ama, tahtadan, demir üç çubuğun üstünde durup duran bir küp! Zar! Zarküp! Küpzar! Üstü çatlak çatlak. (Dünya’nın çatlak olduğunu mu imliyor acaba?) Dünya’ya bir gönderme mi bu acaba? Ne demek istiyor bu küp heykel? Dünya insanlığa zar mı atıyor? (İnsanlığın geleceğini merak mı ediyor? ) İnsanlığın nesine zar atılacak ki? Ya da insanlık dünyaya zar mı atıyor? Dünya’nın nesine zar atacak ki insanoğlu? Zar atılacak hali mi kaldı rüyalarımın?

Dünya’yla konuşmaya başlıyorum. Bu halin ne diyorum? Üstüne başına bakıyor Dünya. Ne var halimde? Daha ne olsun? Baksana sende denge menge kalmadı. İnsanlıkta var mı denge menge? Yoksulluk aldı başını gidiyor. Bunu nedenini neden politikacılara sormuyorsun? Savaşlar çıkıp duruyor. Ben, bana zarar veren savaşı neden isteyeyim? İktidarlar faşizme kayıp duruyor. İnsanlık buna karşı durmasını öğrenemediyse, suçlu ben miyim? Mafyalar iktidarda. Bu da iktidarların işine geliyor, benim değil. Tarikatlar çocukların dünyasını, geleceğini zehirleyip duruyor. Bu, elbette çok ciddi bir felaket. Bunun çözümü de sizin elinizde, benim değil. Mevsimler yer değiştiriyor; yaz kış mı, sonbahar bahar mı? Güz ilkyaz mı? Gel de anla! Bunun sorumlusu da bilinçsiz insanlık. Doğayı yok etme yarışına girdi ülkeler. Benim de başım derde giriyor doğanın değişmesiyle. Ardı arkası kesilmeden açıyor ağzını, yumuyor gözünü Dünya: Ne yapacağımı, ne diyeceğimi şaşırıyorum.

Düşünüyorum: Peki insanlık ne yapsın tek başına? Direnirsen öldürüyorlar. Gösteriye katılırsan hapsediyorlar. İşkence edilenin anası da ağlıyor kendisi de. Suçlamalar mermi gibi... “terörist”... falan ve daha ağırları. Halkına nasıl hakaret eder en tepedekiler? Halkını nasıl ayırır, böler ırk, cins, renk, dil, gelenek görenek, coğrafya, düşünce, yaşam tarzı... temelinde? Bölüyor işte. Peki, biz ne yapalım ey Dünya? Nasıl karşı koyalım bu baskıya, zulme?

İşte burada Hulki Aktunç devreye giriyor. Seninle konuşmamı duymuş ey Dünya! Bak ne diyor? Buna sen ne diyeceksin bakalım: “Dünya sözcüğünün / Arapça denaet’ten, / ‘alçaklık’tan geldiğini” bilir miydin diye bana soruyor. Bilmiyordum. Alçaklığı biliyordum da, dünyanın alçak olduğunu bilmiyordum.

Hadi, buyur bakalım! Buna ne diyeceksin ey Dünya?

Bir homurtu, bir gök gürültüsü, bir şimşek, bir yağmur... o kadar olur. Uykumda yerimden zıpladım ne oluyor diye. İlkin deprem oluyor sandım. Hani, ülkemizde bol bol oluyor ve yetkililer öylece bakıp duruyorlar ya, işte o güçlü sarsıntılardan biri daha halkımızın canını okudu sandım. Değilmiş, deprem değilmiş. Peki, bu gümbürtü ne? Bu şimşeğin şiddeti kime? Ya bu yağmur kimi dövmeye çalışıyor? Göğe ne oldu? Ağaçlar devriliyor, arabalar takla atıyor, denizlerin midesi bulanıyor, ırmaklar tersten akıyor, dağlar eğilip bükülüyor; göz gözü görmüyor! Bir şeyler oluyor gecenin bağrından. Dünyayı omuzlarına almaya çalışan o güçlü adam evrenin saçlarını, kulaklarını mı çekiyor? Neden başı döndü dünyanın? Uykuda mıyım? Rüya mı görüyorum? Nerdeyim... nerdeyim?

Sonra sonra sonra gözlerimi açıyorum. Karanlıkla göz göze geliyorum. Uykum kaçtı, kaçıp gitti. Artık yakalayamam ne rüyalarımı ne de uykumu. Dünya’ya ne oldu, nereye gitti? Bırak geceyi, rüyayı düşünmeyi diyorum kendime; uyandın ya, dünya varmış! Zangır zangır titremem, korkum kolay kolay geçecek gibi değil. Yorganı başıma çekiyorum, bir başka karanlığa gömülüyorum.

*

Sabah kahvaltı yaparken fark ettim karşıdaki okulun bahçesinde devrilen çam ağacını. Upuzun yatıyordu bahçede. Kökü hiç yoktu. Köksüz bir ağaç devrilivermişti geceki fırtınada.

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör