Ara
  • ELİF DERVİŞ

Duvar


Bir duvar vardı. Önemli görünmüyordu.

Kesilmemiş taşlardan örülmüş, kabaca sıvanmıştı;

erişkin biri üzerinden uzanıp bakabilir,

bir çocuk bile üzerine tırmanabilirdi.

Yolla kesiştiği yerde bir kapısı yoktu;

orada yerin geometrisine indirgeniyordu;

bir çizgiye, bir sınır düşüncesine.

Ama düşünce gerçekti.

Yedi kuşak boyunca dünyada o duvardan

daha önemli bir şey olmamıştı.


Bütün duvarlar gibi iki anlamlı, iki yüzlüydü.

Neyin içeride, neyin dışarıda olduğu,

duvarın hangi yanından baktığınıza bağlıydı.


Ursula K. Le Guin - Mülksüzler*




- I -


İçi


Kapısındaki şeffaf tabelada uçuk mavi harflerle “Şeffaf Akademi - Ş.A.” yazan ofisin, duvarın sol tarafından geçip ulaşılan en dip odasında iki kadın kahkahalar atarak, onu bunu çekiştirirken arada etrafa göz atıp fısıldaşarak konuşuyor, bazen de seslerini özellikle yükseltip isimler telaffuz ediyor, o isimlere özellikler atıyorlardı. “Dengesizdi o kız,” dedi kısa, kıvırcık saçlı olan. Beline inen dümdüz siyah saçlarında ara sıra mavi ışıltıların göze çarptığı diğer kadın onu desteklemek için telefonundan bir fotoğraf gösterip, “Baksana şuna, o şort ne öyle, hiç giymeseymiş?!” dedi kocaman gözlerini iyice açarak. “Aman, geldiği yer belli zaten. Biraz daha idare et, şu an lazım bize,” diye uyardı öbürü. Ve devam etti: “Bir aya yeni grup başlıyor; sen bugün son derste iyice büyüle tipleri de, orada burada övsünler azıcık, bedava reklam. Şu şortlu salağı da o zamana kadar yollarız.”


Uzun saçlı olan onu başıyla onaylayıp önündeki kitaba döndü ve incecik, tırnaklarının her biri farklı renk ojeye boyanmış parmaklarını sayfalarda dolaştırırken,” Merak etme, büyüleyeceğim,” dedi. Onları izleyen iki ürkek göz ve dinleyen iki bıkkın kulak vardı, ama kadınlar kendilerine taht yaptıkları ahşap sandalyeler epey yüksek olduğundan, gözlerle kulakların sahibini fark etmediler.


Birkaç dakika sonra kısacık bir kot şort ve üzerine geçirdiği sapsarı, bol bir tişörtle genç bir kadın çıkageldi ve abartılı bir “Merhabaaa” diyerek yanlarına oturdu. İki kadın yeni geleni şapur şupur öptü, “N’aber”ler havada uçuştu. “Ne güzel olmuşsun,” dedi kısa saçlı olan, şortluyu baştan aşağı süzüp diğerine kaçamak bir bakış fırlatarak. Diğeri de, bakışlarındaki gülüş değişmeden ağzıyla ona katıldı.


Gülüşmeler ve fısıltılar devam ederken, gözleyen odadan çıkıp kapıyı usulca kapadı. Bu dört duvar arasında olan bitene tanıklık etmekten kalbi ağrıyordu artık. Yıllar önce buraya sekreter olarak işe girdiğinde onu görünmez zincirlerle bağlayan bu ofiste olduğu yere çakılıp kalmış, harekete geçemiyordu. Ellerine baktı. Titriyorlardı. Son aylarda bedeni artık sessiz kalan ruhu adına isyan ataklarına geçmiş, çarpıntılar, deri döküntüleri, hazımsızlık, uykusuzluk sıraya girmiş hayatına hücum ediyordu. Yine de fiziksel arızalarla uğraşmaya razıydı kız; kalbine bakacak cesareti yoktu. Kırılmasına bunca yıl göz yumup şimdi ne diyecekti? ‘Açtım seni, bunlara da bile isteye verdim çomakları, kanatıp duruyorlar seni ama n’apalım,’ mı?


Son on yıldır oturduğu masanın başına geçti, birkaç gün önce tek kelime etmeden pılını pırtını toplayıp geride sadece öfkesinden yayılan sıcaklığı bırakan yeniyetme elemanı düşündü. Çekmecesini açtı. Bir taş duruyordu orada. Yeşilli mavili, denizden karaya vurmuş gibi pasparlak bir taş. Çocuktan epey hoşlanmış, taşı ona verip kalbini açmak ve biraz hafiflemek istemiş, ama o daha buna fırsat bulamadan yönetimle arası bozulan eleman istifasını imzalayıp gitmişti. Kızın gözleri doldu; yıllar içinde giden diğerlerini düşündü, kırgın, kızgın, şaşkın, üzgün. Bu kadar çok şey bilip anlatamamak ağır geliyordu. Ofisi giriş kapısında ikiye bölen Duvar’ın iç tarafı, sadece yönetimdekilerin özel bir anahtarla girebildiği ve kadınların kikirdeştiği odanın olduğu karanlık koridora açılan sol taraf, buz gibiydi. Yüzünüze çarpıp hayatta olduğunuzu hatırlatan, canlandıran cinsten bir soğuk değildi bu, etinizi çivi gibi kesen, dişlerinizi takırdatan, karın ortasında çıplak ayakla kalmışsınız gibi titretip sonra yatak döşek yatıran kapkara, kötücül bir soğuk. Duvarın sağ tarafı öğrenci girişiydi ve derslerin yapıldığı aydınlık dersliğe açılıyordu.


Her şeyi bilen ama hiçbir şey söylemeyen ağzı mühürlü ruh, girişin karşısında, duvarın içiyle dışının tam ortasında bir yerdeydi. Gülümsemesi otomatikti, bakışları sabit, yüreği yorgun ve çarpıntıları baki.


Bilgisayarını açtı ve o parmaklarını klavyenin üzerinde hızla dolaştırdığı anda yandaki odanın duvarlarından hafif bir müzik ortama dolmaya başladı. Kız gözlerini kapatıp müziğin yumuşaklığına kendini bırakmıştı ki tok bir ses, “N’aber Lal?” dedi. Lal gözlerini açıp karşıya baktığında önce çağrı merkezlerindeki otomatik sesleri andırır şekilde mekanik bir, “Günaydın, hoşgeldiniz,” çıktı ağzından. Yüzünde kocaman, öğrenilmiş bir gülümseme vardı. Adamın gülümsemesi ise çok gerçekti ve gözlerini hiç ayırmadan, tanımasını bekler gibi kıza bakmaya devam ediyordu. Lal birkaç saniye daha dudaklarındaki sahte kıvrımla kaldıktan sonra, şaşkınlıkla, “Alp??” dedi. “N’aber, iyi misin?” Eskilerden bildik bir yüz görmek bir an için yalnızlığını azaltmıştı. “İyiyim,” dedi karşıdaki. “Sen de iyi olacaksın, merak etme.”

Bir anlık şaşkınlığı geçince genç kadın korkuyla odanın olduğu tarafa bakıp, “Ne işin var burada?” diye fısıldadı. “Hem niye böyle tamirci gibi giyindin sen?” Adam parmağını dudağına götürüp sessiz bir “Hişşş” yaptı kıza, kepini gözlerine kadar indirip ders yapılan odaya girdi ve gözden kayboldu. Lal’in kalbi yerinden çıkacak gibiydi. Alp’in ofisi avaz avaz bağırarak terk ettiği, patronların da arkasından tehditler savurduğu o gün hâlâ aklındaydı. Tam kalkıp adamı uyarmaya gidecekti ki müşteriler gelmeye başladı. Aşağıda, ayak bileklerindeki görünmez zincir şangırdayıp kendini hatırlatınca, kız zincirin açtığı yaraları görmezden gelip işine baktı.


Duvarın iç tarafındaki kuytu odada sesler bir süredir kesilmişti. Üç kafadar kim bilir neyin peşindeydi. Kimler asılıyor, kimler satılıyor, kimler için pırıltılı yeni ağlar örülüyordu, Allah bilirdi.



- II -


Dışı


Duvarın dış tarafı yine ışıl ışıldı o gün. Mevsim kış bile olsa odanın içinden eksik olmayan güneş, camlardan içeri girmiş, en kuytu köşelere bile kollarını uzatıp raflardaki kitapları, saksılardaki rengârenk çiçekleri pırıl pırıl yapmıştı.


Oda cıvıldayan, birbirlerine hararetle ve yumuşacık sözcüklerle bir şeyler anlatan genç yaşlı insanlarla doluydu. Kimi bir şeyler yiyip içiyor, kimi gözlerini kapatmış dinleniyor, kimi gülümseyerek ortamı seyrediyor, kimi de duvarların içinden gelen sakin müzik eşliğinde salınıyordu.


Ortamda hiç bitmeyen bir uğultu vardı, ama kulak tırmalamıyordu. Odanın kapısı açılıp da içeri gireni gördüklerinde uğultu bir anda kesildi, herkes gelene baktı ve oda bir anda kocaman gülümsemelerle dolup taştı. Akademinin kurucusu olan iki kadından uzun, siyah saçlı olanıydı gelen. Çok sevilen biriydi belli ki. Karşılıklı merhabalar, nasılsınızlar, bunun son ders olduğuna inanamıyorum hocamlar uçuşurken, kadın ufak bir taburenin üzerine oturup konuşmaya başladı. Odadaki herkesi sesiyle, gözünü diktiği her yeri delip geçen bakışlarıyla ve ağzından dökülenlerle büyüleyerek. O konuştukça çiçekler yerlerinde kıpırdanıp yüzlerini ondan çevirip güneşe döndüler; rafta dik halde duran bir kitap kendini usulca diğerinin üzerine bıraktı; duvarlara belli belirsiz gölgeler düştü ve odada başka tuhaf şeyler oldu, ama kimse bunları fark etmedi.


Büyü işliyordu. Tıkır tıkır. İlk günkü gibi. Hep de işleyecekti. Yüzler değişecek, ışığa dönen çiçekler ölüp yerlerine tazeleri konacak, isyan eden kitaplar hayır adı altında bir yerlere bağışlanıp yerlerine yenileri alınacak, ama büyü hep gücünü koruyacaktı.


En azından o sırada öyle görünüyordu.




- III -


Duvar


Duvar sessizdi. Kapladığı alan kadardı ve o alan sadece ona aitti. Ne dışında neşeyle gülüp eğlenenler, ne iç tarafındaki karanlıkta gölgeleri bile kaybolanlar ona müdahale edebiliyorlardı. Bazen bunalıp çıkmak isteyen, ya da sadece meraktan duvarın diğer tarafına açılan bir kapı var mı, bu hocalar nereden geçip geliyor diye gizli bir giriş arayan oluyordu, ama boşuna bakınıyorlardı çünkü Duvar’ın üzerinde ne bir aralık, ne bir gedik, ne de parmaklarınızı sokup çıkarabileceğiniz zayıf, oynak bir tuğla vardı. Baştan sağlam inşa edilmişti Duvar. Tuğlaları birbirine tutturan büyü harcı, çok ince planlarla karılmıştı.


Duvar sadece izleyiciydi. İki dünyayı ayırması gereken yerde sapasağlam duran bir öğretmen gibi. Sağa sola kaymayan, zamanın yıprattığı köşeleri hariç kendinden ödün vermeyen, görevi sadece orada bulunmak ve herkesin anlayabildiği kadarını anlamasına saygı duymak olan. Müdahale hakkı olmayan bir aracı.


Öğrencilerin kendi aralarında Büyücü adını taktıkları kadın taburenin üzerinde konuşmaya devam ederken, Duvar’ın dış tarafına düşen güneşli odadakilerin çoğu suda oynayan çocuklar ya da yün yumağına dolanmış kediler gibi neşeli, hafif ve etraflarında olup bitenden bihaberdi. Odada bir tuhaflık olduğunu sezen birkaç kişi hafif huzursuz ve arada ürperir gibi olsalar da, onlar da nihayetinde oyunun hareketine ve sesin büyüsüne kapılıp, kadının derin sular gibi konuştukça koyulaşıp laciverte dönen gözlerine ve sanki sadece dışarı ses vermekle kalmayıp aldığı her nefesle odadakileri biraz daha yutan pembe ağzına kilitleniyorlardı.


Odanın içi ne kadar aydınlıksa, dışı, duvarın hemen önü o kadar karanlıktı aslında, ama içerideki parlak ışık tuğlaların önünü öyle bir dolduruyordu ki kimse ötesini göremiyordu. Duvar sadece izliyordu. İyilerdi. Yaptıkları işte gerçekten iyilerdi. Büyüyü sadece onun tuğlalarının arasına değil, kendi sözlerine, duvardan yayılan müziklerin içine, büyücülere hizmet eden ama duvarların önünde dikilip dinleyenlerdenmiş gibi davranan Sessiz Gölgeler’in dokunuşlarına, kısacası kurbanların beş duyusunun değdiği her yere yerleştirmişlerdi. Büyü, dış kapıdan adımını atıp sağ taraftaki odaya giren herkesi hızlıca ve hiç çaktırmadan zehirleyip etkisi altına alıyordu.


Duvar görüyor, bekliyordu. Karşı köşede arkası dönük halde radyatörün önünde çömelmiş adamın bir an için kendisine bakıp göz kırpışını sadece o görmüş, her şeyi ve herkesi ders boyunca gözetlemekle görevli olan Gölgeler bile fark etmemişti.


Duvar hazırdı. Kıyamet kopmak üzereydi.




- IV -


Kıyamet



Radyatörün önünde takur tukur sesler çıkaran adam, taburedeki kadının ters bakışlarına ve dişlerini sıktığını belli etmeden, nazik olmaya çalışarak yaptığı uyarılara aldırmadan işine devam ediyordu. Nam-ı diğer Büyücü arkasına dönüp bilgisayar başında oturan kıza ağzının ucuyla bir şeyler söyleyince, kız bileklerindeki görünmez zincirleri şakırdatarak koştu geldi, ayakları birbirine dolanarak adamın yanına gidip, onu tanıdığı belli olacak diye ödü koparak, “Şey, işinizi ders arasında bitirseniz olur mu? Size bir çay ikram edeyim ben, buyurun.”


“Olmaz,” dedi adam ayağa kalkıp odanın iç tarafına dönerek. Yüzünde sakin bir gülümseme vardı. “Hocamız beni hatırlar bence. Sakıncası var mı, Efsun Hocam, biraz kalıp dinlesem? Eski günlerin hatırına?” Zincire vurulmuş kız bir kadına, bir adama bakıyor, artık bedenin baştan aşağı titremesine engel olamıyordu. Büyücü’nün, içeri ilk girdiğinde ışıl ışıl olan gözlerinden şimdi kuzguni alevler çıkıyordu. Odadakiler de bunu fark etmiş, tedirgin ama usul hareketlerle, tehlikeyi sezen hayvanlar gibi birbirlerine sokulmaya başlamışlardı.


Adam gözlerini kadına dikti ve elleriyle havaya renkli, uçucu resimler çizerek yüksek sesle bir şiir okumaya başladı; her kelimesi anlaşılacak kadar yavaş, ama Büyücü Gölgeler’e onu yakalamaları için işaret veremeden bitecek kadar hızlı.


Basit, sıra dışı duvar,

Ağırlıksız duvar, renksiz,

Havada bir parça hava.


Kuşlar geçiyor içinden meylederek;

ışığın titreşimleri,

kışın bıçak sırtı,

yazın iç çekişleri geçiyor.

Fırtınanın savurduğu yapraklar

Ve cisimli gölgeler geçiyor.


Ama nefes geçemiyor içinden,

kol kavuşamıyor uzanan kollara,

sine buluşamıyor sineyle asla.**



Adam sustuğunda havaya çizdiği resimler göğe uzayan sigara dumanı gibi kaybolmuş, güneş bir sürü bulutun arkasına saklanmış, o herkesin taptığı, hep gülümseyen, sesi kadife, gözleri göl, dili masal Büyücü Anlatıcı ayağa kalkmış, odadan çıkıp elleriyle inşa ettiği Duvar’ın önüne geçmiş, tüm bedeniyle bir yıldız şekli oluşturacak şekilde kollarını ve bacaklarını açmıştı. Odanın bir anda soğuması Güneş’in geri çekilmesinden miydi, kadının öncekiyle alakası olmayan buz gibi bakışlarından mı, bilemedi oradaki hiç kimse.


Lal, adamın işe ilk başladığı ayları hatırladı. Çok kısa sürede akademinin en sevilenleri arasına girmiş ve hocanın Baş Gölgesi olmuştu. Dersleri dolup taşar, bazı aylar çok talep olduğu için ek sınıflar açılırdı. Sonra bir gün pat diye ortadan kayboldu. Geride hiç iz bırakmadan. Duvar’ın yönetim kısmının anahtarını çaldığı, görmemesi gereken belgeler görüp duymaması gereken konuşmalara kulak misafiri olduğu çalınmıştı kızın kulağına. O hiçbir şey sormamış, kimse de onu kenara çekip bir şey anlatmamıştı.


Ve işte o adam, yıllar sonra geri gelmiş, üzerinde bir tamirci tulumuyla hocanın karşısına dikilmişti. Ayağa kalktı, tulumunun cebinden ufak, şeffaf bir çekiç çıkarıp kadının gözünün içine baka baka, müziği çoktan susmuş, raflardaki kitapların artık iyice birbirine sokulduğu ilk duvara vurmaya başladı. Çekiç, boyutundan beklenmeyecek kadar sağlam darbelerle duvara indikçe, Yıldız Büyücü’nün arkasındaki Duvar’dan tuğlalar düşmeye başladı. Odadakiler korkuyla bir adama, bir kadına bakıyor, oradan nasıl kaçıp kurtulacaklarını bilemiyorlardı. Büyücü’ye çok bağlı olanlardan biri adamın üstüne atlayıp çekici almaya yeltendiyse de başarılı olamadı ve kös kös sürünün yanına döndü.


Duvar’daki büyünün çözülmeye başladığını fark eden kadın, o güne kadar orada hiç duyulmamış tuhaf, çatallı bir sesle içeridekilere, “Yanıma gelin!” diye seslendi. “Yanımda durun, birlik olursak bizi yıkamaz!” Bir sonraki dönem Gölge olmak isteyen birkaç kişi hemen koşup onun yanına gitti ve Duvar’ın önüne geldikleri anda taşlaşıp, düşen tuğlaların yerini almış halde buldular kendilerini. Bunu görenler dehşet içinde odanın bir köşesine çekilip birbirlerine sarıldılar. Bazıları ağlıyordu. Bir anda odaya doluşan Sessiz Gölgeler, onları birbirlerinden ayırıp Duvar’a yaklaştırmaya çalışıyor, havadan ibaretmiş gibi görünen ellerinin şaşırtıcı kuvvetiyle arada başarılı da oluyorlardı. Duvar’a her değen, onun bir parçası oluyordu. Bunlar olup biterken adam hiç pes etmeden, vurdukça hem büyüyen, hem de iyice şefflaşıp parlamaya başlayan çekici sırasıyla odadaki tüm duvarlara indiriyor, hepsinde onarılmaz gedikler açıyordu.


Adam yanağında titrek bir nefes duyduğunda, artık saksıların durduğu yarı camlı duvarın önüne gelmişti. Zincirleri şangırdayan kız, “Başka çekiç var mı?” dedi dudakları titreyerek. Söylediğine kendisi bile inanamıyor gibiydi ve gözleri korku içindeydi. Bir adama, bir odadakilere, bir de Duvar’ın önünde artık kocaman, karanlık bir gölgeye dönüşmüş patronuna baktı. İçinde yıllarca biriktirdiği öfke ve hayal kırıklığı kadına hâlâ duymaya engel olamadığı sevgisiyle birleşip kalbini sanki küçük parçalara ayırıyordu. Adam elindekini kıza uzatırken, “Tüm camları indirince her şey bitecek,” dedi. “Elini çabuk tut.”


Kız çekici aldı, sanki her an düşürebilir ya da biri gelip alıverebilirmiş gibi iki eliyle sıkı sıkı tuttu ve ilk darbeyi indirmek için kollarını yukarı kaldırdığında ifadesiz yüzlü iki Gölge onu tutup geriye doğru çekmeye çalıştıysa da, o avazı çıktığı kadar bağırarak cama doğru gitti. Gölgeler çekiyor, o ağlayarak direniyordu. Arkada, odanın dışında, Duvar’ın önü artık kapkaranlıktı. Büyücü, insan kılıfından sıyrılmış, kendini Duvar’dan geriye kalan kısmın önüne kuzguni bir perde gibi çekmişti.


Ve kız çekici cama sertçe indirdi. Gölgeler çığlık çığlığa bağırıyor, onu saçlarından, kollarından, bacaklarından çekerek uzaklaştırmaya çalışıyorlardı. Ama cam çatlamıştı. Siyah perdenin arkasından birkaç tuğla aynı anda düşünce Büyücü’den tiz bir çığlık yükseldi. Artık çağırdığı şeyler sadece onun karanlık dünyasından olabilirdi çünkü ne dediği anlaşılmıyordu. Kız cama vurmaya devam ediyor, ama her geçen saniye Gölgeler’e karşı koyamayacak kadar güçsüzleşiyordu. Ve sonra, kafasının içinde artık odanın neresinde olduğunu bilmediği adamın sesini duydu. “Yapabilirsin. Eğer gerçekten istiyorsan, büyüyü bozabilirsin.”


Zincirli Kız, Gölgeler’in onu odanın iyice arka tarafına çekmesine izin verdi. Vazgeçtiğini sanıp onu bıraktıkları anda da bağırarak cama doğru koştu ve durmadı. Bir duvarın tamamını kaplayan boydan boya cam şangırtıyla aşağı inerken, kız da düşüp gözden kayboldu. Artık zincirlerin sesi gelmiyordu.


Odanın köşesine sinmiş halde bekleyenler birbirlerine sarılmıştı. Kızın düştüğü andan itibaren sıkı sıkı kapattıkları gözlerini tekrar açtıklarında, Duvar’ın tamamen yıkıldığını gördüler. Parçalanmış tuğlaların altından zift gibi siyah, yapışkan bir sıvı sızıyordu. Gölge ve ışık buluşmuş, içerisi ile dışarısı bir olmuştu.


Duvar olan yerde

fısıldayacak sözler olur gevşek tuğlalara,

inleyen dualar,

ve kuşlar, ayaklarına notlar bantlanmış.

Yazılacak harfler olur

– hatta şiirler.


Bir rüyadaki kadar hayal meyaldir

feryat eden ses

duvarın karnından. **


* Mülksüzler, Ursula K. Le Guin. (Metis Yayınları). * Şilili şair Gabriela Mistral’in Muro (Duvar) isimli şiiri. (Ursula K. Le Guin/Yazma Üzerine Sohbetler, Metis Yayınları.) * Yazar tarafından, Joy Kogawa’nın “Where There’s a Wall” adlı şiirinden çevrilmiştir. (y.n.)


GÖRSEL: Sanem Tufan

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör