Ara
  • NİLGÜN ÇELİK

"Edebiyatı keyif alma sanatı olarak hiç kabullenmedim"


Ayla Kutlu ile söyleşiye en sevdiğim iki eseri üzerinden ilerlemeyi planlamıştım. Ancak diğer eserlerine haksızlık olacağını düşünüp yine genele yaydığım bir söyleşi hazırlamayı uygun buldum. “Dilimi seviyorum, ona saygı gösteriyorum,” diyen, kadına, çocuğa ve hayvana saygı gösteren, gösterilmesi için emek veren yazarımız Ayla Kutlu. Çocuk ve hayvan benim de en ince noktam olduğu için Ayla Kutlu’yu kendime yakın buluyorum.

Ayla Kutlu, edebiyat hayatına 1975 yılında başladı. Aygen Berel adını kullanarak kitap tanıtım yazıları ve öyküler yazdı. 1980 yılında resmi işinden emekli olduktan sonra yazılarını yoğunlaştırdı ve birçok başarılı esere imza attı. Öyküleri birçok dile çevrildi. 1990 yılında “Sen de Gitme Triyandafilis” adlı eseriyle Sait Faik Hikâye Ödülü'nü aldı. Bu öykü “Sen de Gitme” adıyla sinemaya uyarlandı. 1996 yılında Altın Portakal ve Altın Koza film festivallerinde, En İyi Senaryo Altın Koza Ödülü de dahil, toplam 14 ödül aldı. “Hoşçakal Umut”, “Solgun Sarı Bir Gül”, “İzinli”, ve “Cadı Ağacı” yazarımızın filmi çekilen diğer öyküleridir.

1996 yılında yazdığı “Mekruh Kadınlar Mezarlığı”, Yunus Nadi Öykü ödülüne değer bulundu.1986 yılında “Bir Göçmen Kuştu O” adlı eseriyle Madaralı Roman Ödülü’nü aldı. 1992 yılında Türkistan'da resmi görevde bulunup, ilk Türk Dili Uluslararası Sempozyumu'nu organize etti. Orada 1995 yılında Kadın Kurultayı’nda üye olarak bulundu. Ayla Kutlu, 4-12 Kasım 2017 tarihleri arasındaki 36. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı Onur Yazarı oldu.

Yaşam öyküsünü 2006 yılında yayınladığı “Zaman da Eskir” adlı yapıtında anlattı.

Elbette aktif ve başarılı geçen bir yaşam karşımızda olunca soracak çok soru, dinleyecek çok öğüdümüz olacak. Edebiyat için, sizler adına soruyorum.


Sevgili hocam, bizi kabul ettiğiniz ve zaman ayırdığınız için teşekkür ederim. Sizinle sohbet etmek kendim ve Prolog dergi adına onur verici. Önce sağlık dileyerek, Covid-19 hakkında neler düşündüğünüzü ve toplumu sizce nasıl etkilediğini sormak isterim. Siz pandemi dönemini nasıl geçiriyorsunuz?

Böylesi bir dönemi yaşama şanssızlığımız, üstümüze yağan yanardağ külüymüş gibi, doğal ve toplumsal yaşamımızı yakıp kavurdu. Daha önce tasavvur bile edemediğimiz bu salgın, öznel ve toplumsal etkileşimlerle her türden kurtuluş yollarını kesen bir yayılma gücüne sahipmiş. Yaşa başa bakmaksızın, herkesi kuşatan deneyimsizlik atmosferi, özellikle benim gibi yaşlıları şaşkına çevirdi.

Her gereksinim için kendimize ayrı bir yol yaratmak gibi bir zorunluluk yüklendik. Ancak, her bir yolun deneyimlerimizi aşan engellerle dolu olması, yaşamlarımızı özgürlük sınırlarımıza göre biçmemizi zorunlu kıldı. İleri yaştakiler için hayal gücünün ötesinde sürüp duran yaşam kısıtlaması önce büyük sarsıntı, ardından buna ek olarak güven eksikliği yarattı. Yeni koşullarımız, yalnız beni değil, istisnasız olarak herkesi yaratıcı fikirleri, eksiksiz ve etkileyici anlatım gücünü, hatta uğraşımızın anlamını yeniden ve çok yoğun biçimde sorgulama zorunluluğuna itti. İlk edindiğimiz sonuç şaşırtıcıydı: Toplumsal ilişkilerden kopmak – daha doğrusu koparılmak – birçok şeyi çözmekte bizi yetersiz kılıyordu. Bunu anladığımızda, alıştığımız somut yaşamın yapısı da, salgının yaşamsal ve mental gereksinmelerimize yönelik baskısı daha da ağırlaştı.

Ben de herkesin başına gelenlere akıl erdirememesi türünden olumsuzluklarla, bir sivrisinek gibi kendi kendime vızıldanarak yaşıyorum. Böylesi virüs kaynaklı yok olma riskini, yılına, gününe değil, saatine varıncaya kadar hayatımızın merkezine oturtarak yaşamak yerine, tümden habersiz kalsaydık da, korkuya düşmeden serseri bir kurşuna av olmuş gibi ansızın çekip gitseydik, diye düşündüğüm oluyor.

Yaşa bağlı olarak toplumsal yaşamdan yalıtılma durumuyla, doğanın insan soyunu cezalandırması olarak görülmediği bir çağda, örneğin taş devrinde karşılaşsaydık, daha kolay uyum sağlardık, demek geliyor içimden. O zaman daha az düşünebilen, daha az şeye alışmış, daha az gelecek beklentisi kurabilen zekâmızın, sınırlı gücüyle orantılı olarak kesin yargılar yerleşmezdi belleğimize. Korkuyu yaygınlaştıran/ yükselten durum, iletişim kanallarının çok güçlenmiş olması… Bugüne kadar pek önemli saydığımız, onsuz edemeyeceğimiz bir ilerleme olarak değerlendirdiğimiz düzenimiz, bir bilinmezlik cezası gibi kaç milyon ölümün ardından bile alışılan normale dönüş konusunda kesinlik yaratmıyor. Tam tersine, bilgi kirliliğinin hızla yayılmasına ortam hazırlıyor. 21.yüzyıl, yaşam biçimlerimiz yüzünden öylesine bir olumsuz ortam yaratıyor ki, bizler geleceğimize ilişkin olarak süreğen bozgun ortamında yaşıyoruz. Çıkış yok.

O eski çağlarda, kafamız daha az çalıştığı için, yaşamımıza iniveren tokadın nedenlerini, aşamalarını anlamayacaktık. Ardından geleceği kesin olan yıkımları düzeltmek zorunluluğundan da habersiz olduğumuzdan, normale dönebilmek için toplumca çabalamak gerektiğini de düşünmeyecektik belki.

Yalnızım. Bu, sanat yaşamım boyunca, çalışabilmem için zorunlu gördüğüm bir yeğleme. Kendi irademin sonucu. Tutkunuz sanatsa ve ona saygı duyuyorsanız, özverili olmaktan başka çareniz yok. Teşbihte hata olmazsa, sosyal yaşamdan biraz uzak durup kendinizi uğraşınıza adayacaksınız. Ayrıca yaşamı tenhalaştırıp kendinizi dünya olanaklarından da bir miktar yalıtacaksınız. Böyle yaşamak doğru muydu? Cevaba ulaşmak istemiyorum. Vereceğim teorik cevap da can sıkıcı.

Bugünkü koşullarımda yeğlediğim özgünlüğü sürdürmek çok zor. İnanılmaz biçimde tenhalaşan yaşam içinde, kurgu kahramanlar bile insanı terkediyor. Başladığınız her çalışma yarım kalıyor. Anlatılarda pek sevdiğim derinlere inme tutkum ürkütüyor insanı. Yazdıklarınızla, yazabileceğinizi planladığınız çalışmaların önünü kesiyorsunuz. Şunu tekrar tekrar çözüyorum: Okyanusun ortasında sınırları çevrenlere (ufuklara) kadar uzanan bir ada olarak gördüğüm yazın dünyamda, anlatı, ancak kendim için yalıttığım atmosferi algıladığımda yazıya geçebiliyor. Zor bulunan her şey gibi değişik anlatı yöntemlerini ve sanatın öznelliğini sürdürmek şimdilerde, eskisinden daha derinlere ve uzaklara saklanmış. “Ustalaştım” diyemez oldum şu günlerde.

Yazı sanatında iş birliği karmaşıktır: Hem biricik bir üretimdir hem de onu ancak insanların arasında yaşarken edindiğiniz bilgi, duygu, algı ve çağrışımlardan oluşturabiliriz. Yaşamını kalabalıklarda sürdüren, ortalarda sürekli olarak görünen yazarların anlatılarının bana pek ulaşmadığını fark ettim. Bu gibi sosyal çevre tutkunlarının oluşturdukları sanat yapıtları bir süre sonra sıradanlaşıyor.

Yazar olarak, metinlerimi çağdaş yaşamın hızı içindeki hareketlilikler olarak anlatmak yerine, insanın içsel dünyasına yansıyanları seçerek, karşılıklı duran iki ayna içinde görüntünün sonsuzlaşması gibi anlam ve duygu üretmek etkili yöntemdir, diye düşünürüm. Görsellik önemlidir ama sanat yansımalardır. Yansıma, görülen gerçek olarak değil, taşınması gereken yük olarak sanatçının yaşamının odağında hep var olmalıdır. Resim sessizliğin, müzik çarpıntılarımızın dışa vurmasıdır. Edebiyat bizim her sözcüğün süzülüp biriktirildiği algı dünyamızın içinden koparak gelir. Algıda çeşitliliği sürdüremediğimiz zaman, yazdıklarımız yalnızca serüven anlatısı olarak kalır. Oysa içine girdikçe edebiyat yazara zehir saçıyor.

Edebiyatı keyif alma sanatı olarak hiç kabullenmedim. Edebiyat duygusal yoğunlaşma, dünyaya ve insana bakışı derinleştirme ve olabildiğince yaygınlaştırmaya odaklı bir yücelme sanatıdır.

Bu günlerde ise edebiyatın gerekliliğini derinden duyuyorum.

Ama…Korona günleri. Odaklanamıyor, çabam basit anlatılar karşısında bile eksikli kalıveriyor: Bir insandan, bir nefesten, bir postadan, bir meyveden, bir çöp torbasından ürküyorum.

Okumak için çevremde birikmiş yeni kitaplara yüklenmek istiyorum. Çoğunda, seçilen (!) konular, dil, işleme yöntemleri yaygın biçimde kabalaşıp yüzeyselleşiyor. Çevremizi saran ve bizleri tutsak etmiş ortamlarda hız, eylem, kaba cinsellik, hatta sertlik anlatıları, yanlış yansımalarıyla giderek daha hızlı ve uzun süreli bozulmaları çağrıştırıyor. Buna bir de kabalık ve sıradanlığı ekleyin…Yazın sanatının olumlu yüceltici etki gücü zayıflıyor, hatta yok olabiliyor. Bu sanat değil miydi; insanı derinleştirip yüceltecek kurgusal güç? Böylesi sıradan üretimler, genelde sanata kötü gözle bakan az gelişmişlerin düşmanlığına yol açıyor, daha ötede ise edebiyata ihanete dönüşünce çağın dışında kalındığını düşünmeden edemiyorsunuz.

Benim anlamak, üstünde düşünmek isteği duyduğum insanlık halleri ( burada yayın çokluğu yanında, anlatım yüzeyselliği taşıyan pek çok basılı nesnenin saldırısından söz ediyorum) ne kadar azaldı. Biliyorum; gerçek edebiyatın ürünü olan kalıcı eser daima az olagelmiştir. Anlatma ve bu yolla oyalama nesnesi başka şeydir, insanı sıcak ve insancıl gelişmişlik yönünden yakalayan ve üstünde düşündüren metin çok daha başka şeydir. Şu ya da bu nedenle ve biçimde çarpıcı güç taşıyan, egosu yüksek, zenginliği abartılı, duyguları sıradan, ahlakları kurnazlığın emrine adanmış insanların beğenimin ortasında dolanmasını istemiyorum. Seçtiği kahramanına iltimas eden yazarlık hünerinden rahatsız oluyorum. Kolaylığı ve bazı dürtüleri kaşımayı yeterli sayanların; farklı tip ve karakter oluşturmaya özenmeyen yazarı okuyamıyorum. Üstün kimlik taşıyan ya da albenileri karakterden önde tutulan, sanat dışı oyunlar ve merak ögelerine bağlanmış uğraşların edebiyatla ilgisi olduğuna inanmıyorum. Ahbap çavuş ilişkileriyle ön alma olanakları sağlayan, aynı ilişkilerle parlatılan içtenliksiz kofluklar edebiyat değil. Şarkıyı herkes söyler, bir de Safiye Ayla söyler…

Anlatmayı yeğlediğim hikayeler, yaşamın içinde etkileyici bir titreşim yaratma amacına dönük. Sanatla hayat arasındaki bağı duygulu titreşimler sağlar. Sıradan bir mekânı göz önüne getirtmenin yaşama katkısı olmaz. Çağrışımlara olur yalnızca. Yazarın yetkinliği, pırıltıları anlatmaktan değil, her durumdan, olaydan, kimlikten çözüm üretebilme becerisine sahip olmaktan gelir. İnsanı, olayı, sorunları çözme becerisi; başarıya ve biricik olmaya götüren zor ama özgün bir yoldur. İç dünyalarındaki zenginlik ya da yoksunluklar zaman zaman onları elden kaçırmak, kayan bir kimliği yola getirmek için uğraşmak, ya da dünyamızı vuran bu gibi yaygın felaketleri bir son olarak kabullenerek on dokuzuncu yüzyıl romantik sanatçılarının bazıları gibi nihilist olmak… Artık çoğul tekrar diyeceğimiz türden basit seçimler, Yazamadığım bu günlerde, böylesi değerlendirmelerden kendimi yalıtamıyorum.

Yaşamadığım ama edebiyatımda yaşadığını savunduğum tiplere yüklediğim gibi zorluk, acı, kötü sürpriz sorun yaşatırken, kendi öznel duygularımın bir neşelenmesi, bir kederlenmesi gibi ortam değişiklikleriyle sarsılmak, dilini bilmediğim yabancı bir ülkede haritasız ve parasız kalıp dilsizleşmek, yazmaya koyulduğum metnimin sonunu yitirip düşünsel çıplaklığımı algılamak yüzünden neyin ne zaman, nasıl yapılması gerektiğini tartamamak, canlı dünyada kimliksiz bir kanun kaçağı gibi dolaşmak…Zor geldi, çok zor geldi. Küçük hikayelerle dolu bir küçük oylumlu kitap daha çıkarmak çabamın kapanan bir kale kapısı, yahut bir ormanın yoğun sislerin ardında yitmesi gibi dışarda kalmışlık duygusuna yenildiğini algıladım. İNSAN BAŞARIR… Bu inancım her zaman vardı. Şimdi de hiç değilse yaşar kılmaya çalışıyorum.

Yaşamak da, yazmak da zaten serüvenli işler. İnsanın kendini yazar gibi değil, bir gözlemci, belki bir röntgenci, bir cadı, bir kader biçici, bir sevgili, bir grup, bir erkek, bir müflis gibi hissetmesi… Yaşamımla, onu bitirebilecek hastalık arasında dik duruşlu olmak. (Hiç değilse böyle görünmek…) Onurlu ve topluma sorumluluk duygusu silinmemiş bir aydın ve çağdaş kadın davranışları göstermek… Bunlar yazarlığımın kazandırdığı güçler.Şimdi bunları arıyorum

Yazarlığın bölünmüş kimlikler taşımak olduğunu çoktan anlamışızdır aslında. Uğraş verdiğimiz metin bitmeden bu karmaşık atmosferde dolaşan gölgeleri söküp atamayız yaşamımızdan. O yüzden kendi kimliğimiz ile, şizofrenik yaratılarımızla çeşitlendirdiğimiz metnimizi yaşatmamızı güçlendirecek karakterleri; yerine göre sevmek, haksızlık etmemek, konuya ve en baştaki planımıza göre kimlik çizdiğimiz kişilikleri ayakta tutacak bir uzak duruş tarafsızlığını sürdürmek… Başarırsak güçlü yazar, başaramaz da kimliği kaydırırsak… Eskimiş bir tekrarcı / yazıcı olarak nitelendiriliriz. Yazarın en büyük zihinsel sefaleti bu yargıya uğramasıdır. Geçen bir yılın koşulları, beni bu olumsuz ortama fırlattı. O ortamda yukarda anlatmaya çalıştığım değerlendirmelerin ortasında iken onlardan sıyrılıp, bilinen Ayla Kutlu anlatısı türü yazarlığa geçemedim. Çok başladım, çok fazla şeyi yarım bıraktım.

Yine de yazabileceğime inancım var. Notlar alabilmek, iyidir. Umudu canlı tutar. Yazarlar zaten böyle yaşar: Kendi gerçeği olmayan bir zamanın içine akmakta olduğunun farkına varmaya başladığında arkası gelecektir.

Corona19 hışmına uğramış olan günümüz insanlarının “Bir dokun bin ah işit!” ortamına (!) girdiği şu günlerde… Bir yazarın saplantılı tedirginliği bu işte.


Çok başarılı, üretken edebiyat yaşamınız var. Elbette göründüğü kadar kolay olmamıştır. Edebiyat sizin için ne demektir? Neyi ifade eder? Bu kadar yıl tek başına edebiyata küsmeden, ondan kaçmadan ayakta kalabilmek nasıl bir enerji ve ruh durumu gerektirir.

Edebiyat saygın ve çok güçlü bir sanatsal üretim. Edebiyatı sürdürmek ise süreğen algılama gücü, iyi araştırma ve sağlam kurgu, kapsamlı planlama çalışması, insana olumlu yaklaşım, yani insanı yukarıdan aşağı değil, aşağıdan yukarı algılama yöntemi ile görmeyi başarabilme, özgün yaratım üretebilmeyi gerektirir. Yazarlığı kurgusal bir tanrılık orunu olarak kabul etmez, tam tersine sürekli çaba içinde olursanız, günün birinde bir bakarsınız: Onun misyonerisiniz. Benim yazmaya başladığım günden beri inancım hep bu oldu. Egomu beslemeyi değil, bastırmayı, iyi ad kazanmayı bu yoldan başarmaya çalıştım.

“Yazar” sıfatını çok önemsedim. Böylece, kendimi zora koşarak kazanmak için direnmeyi, yılmamayı, emeğime acımamayı, sürekli kültürel beslenmeyi ve toplumdaki cinsler arasındaki büyük eşitsizliğin adalete verdiği derin zararın, toplumlara olan olumsuz etkisini ana izlek olarak yazmayı amaçladım... Başka her şeye yeğlediğim amaçta başarıyı yakalamasam, varlığımı bu yolda sürdüremesem dahi hiç değilse sürükleyebileceğimi biliyordum. Ayrıca bu uğraşın sürdüğü aşamalarda: zaman, mekân, tarih, karakter, doğa ile, insan değerlerini anlamlandırmayı sağlayan olayları görebilmek gibi değişik bakış açılarını çeşitlendirerek anlatımımı yetkinleştirmeyi başarmak zorunda olduğumu biliyordum. Geç başlamamın nedeni de budur.

Yazarın sanatsal uğraşına, yaşamının bir parçası olarak bakması yetmez, diye değerlendiririm. Edebiyat onun dünyasının merkezinde olmalıdır. İnsan olarak yaşamı bu merkeze yakın duracak, gözünün önünde izleyeceği yönü gösteren okun yönü, sanata bu tür adanmışlığa sabitlenecektir.

Böylesi yazar, kendi dünyasındaki varlıklara da, içsel dünyanın dalgalarına da kendi kişiliğine özgü değerlendirmelerle bakar. Doğaya ait hemen her şeyde içsel dünyasında öznel bir karşılık yaratır. Edebiyatı başlatan embriyonun kendini algılattığı ilk an bu andır. Anlatma aşaması, artık her şey yerli yerine oturduktan sonra verilen uğraştır. Bu aşamada kendi özgün anlatım yöntemi olarak kadınımıza özgü şiirsel dili kullanmayı, kültürümüzün- belki de daha doğru bir saptamayla bu coğrafyaya özgü algı ve değerlendirmelerin – söylem biçimini yeğledim. Böylece, yalın sözcüklerin taşıdığı anlama, zenginleştirici çağrışımlar eklemeyi, örneğin, insan karekterini mevsimlerde bulmayı, duygu ile doğayı bütünleştirmeyi, faydadaki cevheri güzelliğe katmayı, biçimdeki özü saklayan çekirdeğin kıskançlığını, her biri ayrı birer hayat olan mevsimlerin hırçınlığını, yok olma, bitme anlamındaki “zeval” sözcüğünün içindeki hüznün; yitirilmiş madde, söz ve duyguların toplamıyla oluştuğunu… anlamayı, anlatmayı başarabildim.


Hakkınızda söylenen nefis betimlemeler var: “Türkçenin büyülü sesi”, “Bu dilin soylu vakur anlatıcısı”, “Sözcükleriyle okuru uzun bir yola götüren”, “Türkçenin şiirini okura aktarmayı görev bilmiş” gibi... Edebiyat camiasında kitapları çok satanların “ünlü-iyi yazar” olarak değerlendirildiği günümüzde, siz hakkettiğiniz değeri bulduğunuzu düşünüyor musunuz?

Değilim. Ben de böyle diyeceğim ama … Açıklanması gereken önemli noktalar var. Tarafsız olmak istiyorsam, hiç değilse duygusal davranmaktan kaçınmak için, böylesi değerlendirmeler üstüne birkaç söz söylemeliyim.

Kaç insan kendi yeteneklerini abartmadan sahip olması gereken yeri, orunu (mevki, üst düzey anlamına gelen ve pek de tutunmamış bir sözcük bu. Ama ben seviyorum) objektif olarak belirleyebilir?

Kendisini bulunduğu yerden daha yukarıda sanan ama, bazı özelliklerini, ya da haksız yöntemleri kullanarak, insanların önüne geçen kişilerin sayısı, tüm sanat türlerinde bulunur. O kişiler çok sattıkları yahut kendilerinden çok söz ettirdikleri için kendilerini akıllı ve becerikli de bulurlar.

En az yarattığı eseri kadar vakur ve insan değerlerini yücelten gerçek sanatçılar ise, o gibilerin gözünde beceriksizdir, aptaldır. Neden? Adalet, kör ve ne yaptığından habersiz bir kadın sembolünün elindeki teneke terazidir, sanırlar.

Bu değerlendirmemin abartılmış olduğunu düşünebilirsiniz. Buna karışamam.

Sanatçı, kendisinin önüne geçmiş ama, kendisi kadar nitelikli olmadıklarını kanıtlayabildiği çağdaşları ardında bırakmak için daha çok çaba sarf ediyor, sıradan bir düzeyle yetinmeyip, üst düzey yapıtlar üretme çabasına giriyorsa... Bu çaba eserin özünde, en azından; dili, konusu, amacı, yaklaşımı, yenilikçi içeriği…türünden nitelikler taşıyıp taşımadığını değerlendiren okurun üstündeki somut etkisi gibi özgünlükleriyle belli düzeyi tutturmalıdır. Tutturamıyorsa, yazarın aşırı çalışma sandığı uğraşları, onu okurun gözünde yükseltemez.

İşte tam bu noktada, hangi yazar gerçek yerinin neresi olduğunu objektif biçimde saptayabilir, sorusuna cevabım, “hiçbiri “olacak.

Sanatta beğeniler her zaman değişkendir. Toplumun kültür ve beğeni düzeyi, reklamların etkinliği, sanatçıya duyulan meşru ya da gayrimeşru sempati onun yerini değişken kılacaktır.

Önemli bir ek daha yapayım: Bir eseri kendi isteğine göre objektif /yahut sübjektif değerlendirmeye kendilerini yetkili kılmış eleştirmenlerin piyasadaki geçerliliği, sanatçının yerini, eserden daha güçlü biçimde belirler.

Tam burada önemli bir olay gerçekleşir: “dananın kuyruğu kopar”: Yazar kendini dilediği yerde görür. Başkaları, haksızca kendisinin önünde sayılmıştır(!) Klikler, eküriler, meslek birlikleri, çeşitli güç, kaynak ve çıkar gruplarının etkinliği, baskıları, bölgeler, ırklar, diller, dinler…Daha, daha … Kültür başkentlerinde kümelenmiş eleştirmenlere eklenen ahbap çavuş ilişkileri, büyük şehirlerde yaşıyor olmanın sağladığı anlamlı olanaklar, paranın açtığına inanılan kapılar…Bunların hepsi ön alma şansı sağlayabilir. Ama … Bir gerçek yetenek ve esere yansıtılan sanatsal güç de yok sayılamaz.

Şans herkese gülmek zorunda saymaz kendini. Ulaşma olanağına da, etkileme kapısını açmaya da yanaşmayabilir.… Kültür sanat ortamları daima üst düzey bir kimlik taşırlar. Çok uzun süreleri kapsayan tarih boyunca, sanatsal üretim de onun mülkiyeti de aristokrat uğraşı ve mülkiyeti olarak değerlendirilmiştir. Kuşku yok ki, sanatın gelişmesi teknoloji çağından başlayarak aristokrasinin uğraşı olmaktan çıkabilmiş ve halka bir miktar yayılmıştır. Çağımızdaki artan yaygınlığın bile belli bir azınlığa ve belli düzeydeki insanlara ulaştığını gözden uzak tutmayalım.

Bu asal nedenlerin dışında, benim kişiliğimden gelen engelim var. Şöyle bir değerlendirmeden söz ederim soranlara:

“Tanrı çok az insana çoklu güç dağıtıyor. Bana biri düştü: Yeteneği yeğledim. Ötesi, yeryüzünün karmaşık yöntemlerine bırakılmıştı. Para ve ün de olabilirdi. Para, beni yazarlığım kadar iyi hissettirmezdi. Ün ise… Yukarda söylediklerim zaten o konuda… Şans kapısının ardında. O kapıyı aramaya gerek var mıdır bilmem. “Ali Baba ve Kırk Haramiler” deki o sihirli sözcükler gibi bilmediğim yöntemlerle oluşuyor.

İlla bir değerlendirme bekliyorsanız, “Daha iyi bir yerde olmalıydım,” diyebilirdim. O zaman da değerlendirmem gerçekleşmeyen öznel bir tavır olurdu. Öznel değerler genele yansımazsa, bireysel kalır: Sanatın yaygın toprağında bunu dert edemem doğrusu.


Ayla Hocam, söyleşinizden alıntıladığım, çok etkilendiğim bir cümleniz var: “Bizler ülkemizin edebiyatıyla varız: Ayakta durmayı, gelişmeyi, haksızlığa karşı yürümeyi, dik durmayı, namuslu olmayı, uğraşımızın ticaretini yapmamayı, en önemlisi taş üstüne taş koyar gibi dünya insanlarının içsel yapılarına duygu, düşünce ve güzellik alaşımları katmayı bilir, hem kendi sanat dalımızı, hem de diğer sanat dallarını savunuruz. Yiğitliği, namuslu olmayı, direnmeyi, eleştirmeyi, üretmeyi de sanatla öğreniriz,” diyorsunuz. Son derece net ve etkili bir söylem. Bu cümle üzerinden bugünkü Türk edebiyatını nasıl görüyorsunuz? Geçmişle bugün arasında nasıl farklar var? Üreten kişi, ürettiğinin önünde düşüncesine katılır mısınız?

Tüm toplumların zaman içindeki değişimleri ile, sanat dalları arasında süreğen derin bağlar var. Bu bağlar, değişmediği sanılacak kadar ağır oluşur ve şükürler olsun ki, yenilikleri doğurur. Sanatsal yaşamla birlikte, toplumların yaşamsal değerlerinin de değiştiğini tarih boyunca izlemek olanaklı. Böylece, sanat dallarının çoğalan türlerini, farklı yönelimlerin oluşmasını, toplum ve birey üstündeki etki gücünü… geniş zamanlara göre izleyebiliyoruz.

Öte yandan, sorularınıza cevap olarak yaptığım değerlendirmelerde sanatçıların tümüne yönelik davranış bütünlüğünden söz edemeyeceğimizi vurguladım sanırım.

Sanatların bir olumsuz yanı da var: İnsanı hasta eder. Hırs, aşırı duyarlılık, çoğu kez dinlenmeye izin vermeyen çalışmayı sürdürme saplantısı gibi. Öbür taraftan baktığımızda da aynı şeyle karşılaşıyoruz: Hastalıklar sanatçı çıkaran bir güç taşırlar. Dünya literatüründe özellikle mental ve duyumsal rahatsızlıklar da, yaratıyor olmaktan, uğraşlarının bedensel ve düşünsel ağırlığından doğan kaygılardan, yenilgilerden gelen hastalık sayılacak semptomlar taşımaktan oluşan dengesizlikler, onların normal insanlar olmadıkları üstüne yargılar yaratmıştır.

Ego yüksekliği, ilk göze çarpan özellik. Kendini bir sanat dalına adamış olmanın, yoktan bir nesne yaratmanın özel ilgiyi hak ettiği beklentisine yol açtığı kabul edilir bir gerçek. Yanlış olan, “Şefkati, şımartılmayı, önemsenmeyi, sanat alıcısının verebileceğinden daha çok miktarda övülmeyi” hak ettiği gibi, bir beklentinin varlığı. Sanatta biricik olan, “yapıt” iken, sanatçı kendisinin de biricikliği iddiasında ise…İşte o hastalık derecesinde bir ruhsal bozulmadır. Böyle birçok örneğin bulunduğunu uzun yıllardan beri gözler dururuz.

Konuyu abartmış olduğumu sanmıyorum: Çekişmelerin, kıskançlıkların, farklı basım, tanıtım, sosyal katılımların, sanatçının kendinden ve yapıtlarından gelen özgünlüğün yeterince algılanmadığı, haksız biçimde öne geçenlerin olduğu inancı, sanat çevrelerde çok rastlanan durumlardır.

Benim yaşamıma yansıyanlar içinde en üzücü durum, çalışmasının önemini, özgünlüğünü anlamadığım, kendisini ve özellikle özgüvenini incittiğim iddiasındaki hakemliğimi istemiş, heveslilerdir. Onlara daha çok çalışması gerektiğini söylemek, kusurları, eksikleri göstermek, vatana ihanetten bile ağır suçtur ve size kesilen en hafif cezanız görmezden tanımazdan gelinmenizdir. Kimsenin yapıtını kötülemek istemem. O yüzden fikrimi almak isteyen insanlara bunu yapamayacağımı söylüyorum. İnsan kaybetmenin en etkili yolunun, dürüstçe fikri söylemek olduğunu öğrendim. Birilerine hoş görünme uğruna, yaşamımın merkezine aldığım bir sanat dalına ihanet edip, sıradan çalışmaları yüceltmem söz konusu olamaz.

Yukarda anlattığım egoizme karşın, genel olarak edebiyatımızın iyi bir yerde olduğuna inanıyorum. Aşağı yukarı her on, onbeş yılda bir, yeni bir kuşak olarak gelen yazarlar, toplumsal değişimleri de gündeme getiren farklı değerler, değişik anlatım biçimleriyle ve zaman zaman daha özgür davranışları savunan yaklaşımlarıyla sanatın canlılığını yürütüyorlar.

Geçen ay, edebiyatımızın köy sorunlarına özgün bakış getiren ve en azından değişimi, toplumumuzdaki yaşamın hüzün ağırlıklı eskil kurallarını, kimi zaman da bireysel öç alma eğilimini dile getiren Fakir Baykurt için düzenlenen sempozyumun açılış konuşmasını hazırlarken, özelinde edebiyat, genelinde tüm sanatlar yönünden önemli bir noktaya dikkat çekmiştim.

Şöyle bir şeye inanıyor ve söylüyordum:

Her sanat dalı; temelinde insanın yaratıcılığı yatan, yaratımlarla beslenen saptamalarla, iç dünyamızda hayranlık, yücelme ve zenginleşmeler oluşturur. Doğal dünyanın fiziksel parçaları olan dağlar bile tek başına var olmaz. Onlar, tepelerin üstüne eklenen yeni ve farklı tepelerle yükselirler. Bilim ve sanat gibi derin anlamlı yaşam damarları da öyledir. O yüzden sanatın, bilimin birikmesi ve yükselmesi pek çok kafa ve yüreğin gücü ve çabası olarak yeni ve anlamlı birikimlerin tepeleri biçiminde insanlığı yüksekliklere ulaştıracak kanonu yaratırlar.

Farklar kanımca daha da çeşitlenen üretimlerle var olacak, bu ise edebiyatımız üstünde yeni yüksekliklere ulaşmamızı sağlayacaktır.

Bir zamanlar kitaba, onların sanatsal derinliğe ve yükselmelere yönelen türlerine ulaşım zorluğu varken, tüm gazeteler günlük parçalar halinde tefrikalar yayımlarlardı. Benim gençliğim o tefrikalar dönemini yaşamıştır. Evet, etkileyici ve yönlendirici isimlerimiz vardı, ama bugün yayımlanan eserlerden birçoğu eski metinleri ve değerleri aşabiliyor. Eskiyi ve yeniyi harmanladığımızda bazı yüce tepelerin sahibi sanatçılar her zaman yaşayacak. Onlar, tüm zamanların seçkin sanatçıları olarak yüreklerimizin kültür bölmelerinde anlamlı ve güzel odacıklar olacaklar.


Sizin roman ve öykülerinizde çoğunlukla sahneleme tekniği, iç monologlar, bilinç akışı ve geriye dönüş tekniği var. “Hüsnüyusuf Güzellemesi” “Cadı Ağacı” bu başlıkta örnek verilebilir. Sorumu iki maddede sormak isterim: Unutulmaz karakterler yaratıp okuru düşündüren, sorgulatan üslubunuzu bu tekniklerle başardığınızı söyleyebilir miyiz? İç monolog ile kahramanlarınızın duygu ve düşüncelerini, yalnızlıklarını daha başarılı verdiğinizi söyleyebilir miyiz?

Sanatın sosyal ve siyasal yaşam üstünde düşünsel ve davranışsal etki yapacağına inanamam. Sanat yoluyla söylediklerimizle, bazı gerçeklerin daha iyi algılanması, daha da ileri giderek özümlenmesi gerektiğine inanırız. Bunu vurgulamak okurun; yazarın sorun ettiği ana fikri / konuyu / sorunu derinden algılamasını sağlamak için en etkileyici söylemi seçmesiyle gerçekleşir. Doğrusunu isterseniz, özendiğim anlatım dilinde; duygu ve davranışların en yoğun biçimlerinde algılanması için etkileyici yöntemleri kullanmaya çalışırım. Her karakterin vereceği mesaja yahut karakterin vurgulanmasına yardımcı olacak, alttan alta akıp giden bilinç vardır. Yöntemi o bilinç sağlar. Bunu yakalayabildiğimi sanıyorum. Yoksa benim anlatım için özel olarak seçtiğim, yani şu yöntemi kullanarak daha iyi anlatabilirim kaygım ve uğraşım yok. Anlam yoğunluğu taşıyan sözcükleri severim. O türden dil kullanımı özgünlüğü sağlar diye inanırım. Şu yolla, bu yöntemle anlatayım diye bilinçli tercihim yok. Kendiliğinden oluşan ve konuya, karaktere, kahramana uygundur sandığım bir biçimle anlatımı gerçekleştirmekten öte, özel tercihler aranmıyorum. Bunu önceden düşünerek mi yapıyorum? Hayır. Ama yazarak, bozarak…Bir daha, bir daha yazarak oluşmuş olmalılar. O anlatım tercihlerinin çıkış kaynakları farklıdır. Etkileri ancak uzun ve yaygın bir sanat-zaman-mekân ve en sonunda gerçekliğe ulaşım olarak, çeşitli yazım aşamalarından geçerek okur belleğinde somutlaşır. Bütünlüğe ulaşıldığını bana sezgilerim söyler. Bilincim değil. Çoğu zaman anlatıda bu uyum oluşmaz. O zaman; üstünde uğraştığım metni bıraktığım olur. Yöntemimin içtenlikli ve doğru olduğuna inanırım. Başka türlüsü, yazdıklarıma kıyamamak sayılır. Onlar en önce beni inandırmaz. O zaman metnimin okura da yeterince ulaşamayacağı, içinin derinlerinde yer tutmayacağı gerçeğiyle karşı karşıya gelirim. İçim yansa da onları siler atarım.

Özellikle kültürel yücelmenin bağnazlık ölçüsünde engellendiği tutucu ülkelerde yazar için olanaksızlıkların çoğalacağına inanıyorum. Belleğimde, ülkemizde, romanı oluşturan ilk yazarlar için, doğal insan davranışına aykırı öyle çok engel var ki, acınmamak olanaksız. Sanatın her dalındaki eserlerde sanatçının uğraşları özgünlük, haz ve özgürlük içerir. Kapalı toplumlarda ise, benzer duyarlılıklar bir cambaz marifeti gerektirir. Örneğin Ahmet Mithat Efendi’nin romanlarında ne çok gerçek dışı, mantıksız davranış ve değerlendirmeler kullanılmıştır. Ama şunu da biliyorum: Çareleri yoktu onun ve çağdaşlarının. Çağ dışı kalmış toplumdaki değişmelerin çarkı çok ağır dönüyordu. Sanatsal yenilikçi tercihler yayımlanma özgürlüğüne ulaşamıyordu. Bu durumda yazarın özgürlüğü kısıtlanmış, hatta eserin özgünlüğünü kösteklenmiş oluyordu. Tutucu, kaba ve başkalarına karışma hakkı verdiği düşünülen köhnemiş ahlak kuralları, o dönem yazarlarının konularını ve tip yaratma haklarını kısıtlamıştı. Ahlak ve gelenek önceliğine dayalıydı bu kısıtlamalar. Sanatta vesayeti doğal kılan etki böylece oluşuyordu. Bu baskılar, bizlerin bugün yapabildiğimiz anlatım türü, konu ve kahraman seçme, olay kullanma özgürlüğümüzü düşünülemez kılıyordu. Sansür… Sorunuzdaki olumluluğun tam tersi bir durum çok uzun süre edebiyatın gelişimini engellemiştir. Oysa ben, biz, siz… Yalnızca en iyi anlatma yöntemini kendiliğinden yeğleriz. Dahası savunma hakkına da sahibiz. Sanatta birincil öncelik, sanatçının özgürlüğüdür. Bu sayede ben özgürlüğü, kadını anlatmayı ve kurumlara eleştirel bakmayı seçtim.

Sanatın içerisinde bir miktar sihir bulunduğuna inanırım. Böylece geniş ufuklu yazma, konularını ve karakterlerini seçme hakkı yazara geçer. İnsanı büyüleyen, haz duygusunu derinleştiren, yalnız duyguları değil, bilgiyi de geliştirip sahip çıkılan bir sihir oluşumu bu. Ulaştığı okura, yön gösterme, irdeleme yapma kapısı açan; üreten ile alıcı arasında bağı güçlendiren haz vardır sanatta. Haz; haklıya ve doğruya yönelmişse, algılanma şansı artar. Yayılma ve etkileme niteliği sınırlarımızı genişletir. Sanatın en önemli işlevinin bu olduğuna inanırım. Daha ötesi… Bizlerden beklenilmemelidir.


Sevgili hocam, biraz uzun ve derin bir konu var. Asıl meselemiz olan kadın sorunu. Bir kadın olarak hâlâ ayrı bir başlık açıyor olmaktan utanıyorum elbette. Siz uzun yıllar kadınların sosyal, kültürel ekonomik sorunlarını anlattınız, yazdınız. İstismar, cinsel taciz ve tecavüz gibi kadın ve çocuk üzerindeki her türlü şiddeti, kız çocuklarının korunması ve okutulmasını, mağdur edilmemesi zorunluluğunun altını çizdiniz. Erkek egemen toplumun neden ve sonuçlarını anlattınız. Bütün eserlerinizde bunun izini sürmek olası iken ben “Zehir Zıkkım Hikâyeler” ve “Mekruh Kadınlar Mezarlığı”nı bu başlığa örnek vermek isterim. Elbette bu eserleri toplumun gelişmesi, ilerlemesi arzusu ile yazdınız. Bu anlamda edebiyat yeterli oldu mu sizce? Ne yapılmalıdır? Yazmak yeterli midir sizce? Bu konuda siyasilerden bir beklentiniz var mı?

Ortada bir sorun varsa, bu sorun süreğen biçimde toplumu kanatıp duruyorsa sanatçıya da görev düştüğüne inanırım. Sanatçı, gerçekliği yaşayan kişinin ağzından anlatıyormuşçasına, duyguyu, olumsuzluğu ya da komedi unsurlarını içinde duymalı / yaşatmalı, en etkili biçimde okura aktarmalıdır. “En etkili biçim.” yazarın algıları ve becerisi yönünden en anlamlı anlatıyı seçmesi ile oluşacaktır. Bu anlatım biçimi içinde, yazarın konu, kahraman / karakter seçimi, dil ve okura sunulacak edebiyat tadı yanında, sosyal tavır koymasını güçlendirecek vurguyu oluşturması da vardır.

Ve yazar bu noktadan sonra durur:

Kendisi amacını ne kadar gerçekleştirmiştir? Dahası okura bu çabanın oluşturduğu algı, etki, fikir, eylem… Ne kadar ulaşmıştır?

Sanat insanının asla bilemeyeceği toplumsal gerçek budur.

Yukarıda açıklamaya çalıştığım durumlar için ben, kişisel duruş ve yeğleme olarak anlatılarımı, vurucu sert sözcüklerle değil, tam tersine sakin, ılıman ve biraz da duruma uygun olmayacak biçimde sıradan sözcüklerle okura geçirmeye, onu yavaş yavaş yoğunlaşan algı parçacıklarıyla şaşırtmaya çalışırım. Bu tarzım bilinçli oluşmadı, yazdıkça zihinsel tercihlerimin bu yolda geliştiğini sanıyorum.

Yukardaki cevabımı içeren soruda vurgulanan öz ve biçime dair düşünce ve eğilimleri, yazarların kendi aralarında tartışmaları; yazma edimi üstüne çok aydınlatıcı sonuçları ortaya çıkaracaktır sanırım. Bu konuları düz bir yazı ile değil, en az iki, belki de üç yazar ve teorici ile derinleştirebilmek yararlı olurdu, diye düşünürüm.

Ah! Keşke! Edebiyat sosyal yaşam üstüne karar vericilere ulaşabilse…Küçücük de olsa bir etki yapabilse … Hatta, etkiden geçtim, bir küçük katkısı olsaydı. Kadına yönelik olarak sözel, maddesel ve yaşamsal olarak saldırıda bulunanlarla, bu gibi kişileri hafifletici nedenlere dayalı gerekçelerle; zaman zaman da gerçek dışı tahrik söylemleri üreten yasal hafifletmelerle trajedilerin oluşturulması dolu dizgin sürüyor. Yaşamın her anında, her yerde görevlilerin hukuksal hizmet anlayışları olayı tersine çevirebiliyor. Değil eskide ve bu günde…İlerdeki günlerde bile kanımca yazılı sanatların da, diğer sosyal çabaların tümünün de, siyasal edimler ve bakışlar değişmedikçe, hiçbir etkisi olmayacak.

Ülkeyi bu koşullarda ve bu dünya görüşüyle yönetenler için ben fantezi hikayeler uydurmuş bir yazar olarak kalacağım. Bundan elli yıl öncesinde bile bugünkü uygulamalardan daha ilerde bir hukuk düzeninde olduğumuzu düşünürseniz… Daha kim bilir ne zamana kadar “ bizim oğlan bina okur, döner döner yine okur…” diye, kurulu ama haklar yönünden adaleti tartışılır yönetim biçimleri sürüp gidecek?

Uygar ülke olmak çok zaman alır. Ama uygarlığın bir gereksinme olmadığı, insanlar arasında eşitliğin bulunmadığı inancının yaşamın olağan koşulu olarak nitelendirildiği toplumların dönüşmesi, daha da çok zaman alacaktır.

Sorularınız benim hicranımı artırıyor, içimi kanatıyor. Günümüz için söylenecek olumlu şeyler bulamıyorum. Bu gidişte yolun sonu görünmüyor.


Sizin bir yazar olarak duyarlı olduğunuz bir konu da tarih: Savaş, göç, isyan, sürgün edilme ve sonuçları. İnsan üzerindeki etkiler. Bir Göçmen Kuştu, O Yedinci Bayrak, Asi… Asi’de olduğu gibi romanlarınızı tarihle kurgulayıp okura sunuyorsunuz. Bunu yapma sebebinizin tarihi unutturmamak olduğu kadar, ders niteliğinde bir daha yaşamamak dileği midir?

Tarih benim evvel eski tutkun olduğum, insanın, doğanın, toplumların ilerlemesi, büyük olayların toplumlar üstünde yansıması, değişimler, mutsuzluklar, felaketler, yitimler, kazanımlar…Üstüne yorumlar yapmayı ve tarihsel gerçekliği % 100 doğru ama, kişileri kendi yaratımım olan romanlarımı çok önemsedim.

Bu konuda çok titiz çalışırım. Genel olarak konuşmalarımda kullandığım ifade ile: “Her biri bir fakülte bitirme süresi” kadar zaman harcadığım üstlerinde çalıştığım romanlar. O romanların karakterlerinin büyük çoğunluğu da kadın.

Devamlı okurlarım bilir: Yazmayı istediğim her kişilik, bir sıradan karakter olarak yaşamıyorsa, benim eserlerimde yer almaz. İnsan kahraman olarak doğmaz genellikle. Yaşamın içinde yenilen ya da büyüyen bir güce ulaşılabilir. Sıradan olan, ya da bizim öyle sandığımız insanların, koşullar değiştiğinde yaşama uyum gücünün destanını yazdığımı sanıyorum. Tarih tabanına oturttuğum eserlerimin her biri aynı zamanda tarihe tanıklıktır… Ben kahramanlığın bir karakter olmaktan çok, yaşam karşısında takınılan güçlü tavır olduğuna inanırım. Bu inancımı, o geniş oylumlu eserlerimi oluştururken yaptığım ön çalışmalara borçluyum.


Kadın yazar olarak anılmaktan hoşlanmadığınızı biliyorum. Yazarlar içinde bir kadın olduğunuzu iddia ediyorsunuz. Bu neden önemli birkaç cümle ile anlatmak ister misiniz?

Yazmaya başladığım yıllarda, İstanbul’un çok erkek olan edebiyat ortamında, erkeklerden daha az yetkin oldukları varsayılan, epey kadın yazar vardı. Bunların içinde erkek yazarlığa başkaldıran birkaç kadın yazar da bulunuyordu.

Ancak onlar, erkeklerin yüksek edebiyat dünyasına girmeleri olanaksız (!) sayılan ikincil değerde kulvarda koşar, kendi aralarında ön alabilirlerdi.

Bu ikinci kulvar yazarlarından beklenen adeta bir formata dönüşmüştü; çeşitli rastlantılarla yaşamı değişen, felaketler yaşayan, ihanet, ayrılık, vefa, hastalık, ölüm saçan aşklar ile iyilerin mutluluğa ulaşması, mutluluğun evlenmek olduğu…gibi kısıtlı çerçevedeki konular kadın yazarlara layık görülüyordu. Toplumsal sorumluluklardan genellikle uzakta olan kadınların hikayelerinin yazarları, doğal olarak bir başka kulvarda oyalanacaklardı.

Benden öncesinde birkaç kadın vardı: aykırı görülen. Onları beğeniyordum. Kadının gücünü biliyordum. Çalışma yaşamında öndeydim. Kültürde öndeydim. Anlatımda da …

Sıkıntılı başlangıçları aştık, yarım yüzyıllık bir geçmişimiz var. “Kadın yazar kulvarı” diye bir şey yok. Yarış varsa tüm insanların katılacağı bir yarış. Bizler kendimize güvendik, kanıtladık. Şimdi iyiyiz.


Hocam son sorumu bir güzellikten sorayım. Kediler. Çok sevdiğinizi biliyorum. Benim de evimde bir tekir var. Bazen ben onun evinde yaşıyormuşum gibi hissettiriyor bana. Abbas adında bir kediniz vardı sizin ve “Kadın Destanı” adlı eserinizi ona ithaf ettiniz. Sonra İğde adında bir sokak kedisini sahiplendiniz. İğde hâlâ yanınızda mı? Kedilerinizden bahsetmek ister misiniz?

Kediler hayatımın her döneminde kesintisiz vardı. Kedilerin yalnızca benim olması, yaşamımı yalnız sürdürmemle başladı. Onların annesi, babası, öğretmeni, hizmetçisi, doktoru, kölesi, ahçısı, temizlikçisi, dostu, düşmanı, oyun ve yatak arkadaşı, şamar oğlanı, cezalandırılmayı hak etmiş suçlusu, kahyası, tedarikçisi, şikâyet makamı, dertlerinin gidericisi, başka düşmanlardan korumacısı, suyunun, kumunun, yatağının, kısaca rahat düzeninin sorumlusu oldum.

Kucağıma gelince mutlu, tırmalayınca gamlı, uyuduğumda tembel, değişik yemekler vermediğimde gözlerinde cimri kocakarı oldum. Yasakladığım şeyler üstünde suç işlediğinde göz göze gelirsek, haddini bilmez küstah sayıldım…

Onlara âşıkım. Anılarına kitap sunulmasını hak ediyorlar, adlarıyla hikâye yazmamı da. Anılarını yüreğimde taşımayı, gözlerimin dolmasını, özlememi, oyuncaklarını saklamamı, ihtiyaç giderme yerinin kapısında ve çalışma odamda resimlerinin yer almasını, bir dergiye kapak fotoğrafı olmayı, bazı kitaplarımda kucağımda arka kapak pozu vermeyi…Ve, evimin misafir bölmesinde, son kedimin son battaniyesinin anısı gözümde canlı kalsın diye, kanepenin kolçağında, yani her zaman uğraşımı gözlediği yerde katlı durmasını …Hepsini hak ediyorlar.

Çünkü onların son ikisini, boğazında beyaz tüyden doğal papyonuyla kapkara ABBAS’ı ve zarif kızım İĞDE ZARİF HANIM’ı hâlâ gözlerim dolmadan anamıyorum.

Kediler kendilerini özletmeyi bilirler.


Hocam bu güzel sohbet için edebiyat ve prolog dergi adına çok mutluyum. Sağlık dileklerimle çok teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim, sevgiler.