Ara
  • SEDA BELKIS

Eksik Eteğin Büyüsü, Tepesinde Tüter Tütsüsü



“Kız bu ne! Bende zenci ağzı mı var da yarım bardak çay koyuyorsun!” derken elindeki çay bardağını tamamlasın diye Hanife’nin ergen kızına uzatıyordu.

“Ay bu çatlatır adamı! Ne yaptın bulunca?” dedi Ayşe, bir taraftan Hanife’nin yaptığı böreği eliyle ağzına götürürken.

“Ne yapayım! Üstüm başım banyoyu fırçalarken sırılsıklam olmuştu. Elimi bir attım ki ne! Bir şey elime geldi! Uzattım bir baktım ne göreyim naylon kâğıda sarılı üçgen bir yumru. İçini açarsın ki ne açarsın! Kuran harfleri! Anladım bunun yaptığını. Kim yapacak başka, bu.”

“Kız gene anlat suratı nasıldı?”

“Hanife bi dur hele, ben bilmiyorum baştan anlatıyor işte!” diye kabardı Ayşe.

Elini tamam der gibi salladı. Üç komşuydular. Apartman yapıldığından beri birlikteydiler. Birbirlerini kardeş bellemişlerdi. Bir gün birinde, diğer gün diğerinde, öteki gün ötekinde geçiriyorlardı zamanı. Kocakarının başına da çorabı birlikte örmüşlerdi. Ama hak etmişti kocakarı. Çayını höpürdeterek devam etti:

“Evlerine gittim. Kocam denilen pısırık da oradaydı. Konduramaz ya anasına. Şimdi ikisinin de gıkı çıkmıyor evde.”

“Ben ne korktum. Kocakarı gene sıyrılır diye!”

“Hanife, bölme kız bölme, bana bi dilim daha börek versene,” diye çıkışırken Ayşe, bir yandan da tabağı Hanife’ye uzatıyordu.

“Ne sıyrılacak! Gittim bir güzel yemek yedim. Sonra namaz kılacağım bahanesiyle odasına girdim. Muskayı yeleğimin cebinden çıkardım. Kayınpederin yastığına, hemen kılıfın ağzına koydum! Koydum ki hemen dışarı düşsün!” derken karnını tuta tuta gülüyordu. Diğerleri de onunla beraber.

“Sen misin bana büyü yapan! Ooh bide üstüne çay da içtim. Gözünün içine baka baka hem de. Kalkıp da bir bardak ben koymadım. Keyifli keyifli yayıldım. Bana bakıyor ama anlamıyor. Çayı da sen koy diyemiyor. Anladı o bir şeyler ama ne olduğunu anlamadı. Bende bir gariplik var ama çözemedi. Süzdü de süzdü. Sonra kalktık geldik eve. Zaten bütün gün temizlik yapmaktan yorulmuşum.”

“He ya bide kalktın gittin o yorgunlukla,” dedi Hanife tatlıları getirirken.

“Sorma. Eve geldik. Kendimi yatağa atmışım ki sızmış kalmışım. Telefon ziliyle uyandım. Gecenin yarısı yüreğim ağzıma geldi! Mustafa açtı. Babası bar bar bağırıyor! Ben hiç duymamışım gibi yaptım. Gözlerimi açmadım.”

“Adamı da coşturdu en sonunda. Ayşe bi tane daha koyayım tatlı, sen seversin,” dedi Hanife.

Ayşe’nin “Koy, akşama yemem,” demesiyle diğerlerinin üstüne gülmesi bir oldu.

“Ayşe sen daha neler yersin akşama kadar. Açmadım gözümü. Uyuyormuş gibi yaptım. Kayınpeder bağırıyor gel al bu karıyı elimde kalacak diye. Mustafa gitti, aldı. Getirdi bize. Kapıyı bir açtım suratında kayınpederin beş parmağı.”

“Yaa böyle ördüğün çorabı başına geçirirler!” diye kahkahayı patlattılar.

“Ama ne! On senede bir kez tuttu. Ne oldu anne dedim, tık yok. Gözlerini dikti gözlerimin içine içine. Sen mi dikersin gözlerini ben mi! Belerte belerte baktım! Çekmedim bu sefer. Çekinmeyeceksin bunu anladım ben. Ahh ben önceden yapaydım bunu, yapabileydim,” diye kafasını salladı.

“Yok öyle deme yuvan için sabrettin sen.”

“Hata etmişim. Gençliğimi harcadı elinde ama sen dur daha harcatmam! Hâlâ da bakışlarımı kaçırmıyorum. Ben dik dik baktıkça çeviriyor kafasını. Uğraştın uğraştın doymadın. Sanki zorla evlendik oğluyla. Aman saat kaç olmuş.”

“Anlat da kalkarsın, uzun yol değil ya. Ne yapıyor şimdi sende? Başka zaman olsa seni oturtmazdı burada,” dedi Hanife.

“Kendi evimde, kendi evimde bile rahat vermiyordu. Şimdi hastalanmış bahanesiyle yatıyor. Günlerdir. Oğlu zorla yemek yediriyor.”

“Zıkkım yesin,” dediler bir ağızdan.

“Ben sana ne yaptım! Evlendiğim günden beri uğraşıp durdun benimle. Şimdi öyle yatarsın. Beş parmağın izini unutmasın. Kayınpeder de aramıyor bunu. Gelmesin eve demiş Mustafa’ya. Kaynanama az bile. Şimdi bana muhtaç olursun böyle. Kayınpederim muskayı bulunca bu ne demiş. Bi hacın hocan eksikti falan diye bir sürü laf saymış. Üstüne yürümüş. Hırpalamış. Bana anlatmaz, bana Mustafa söyledi. Hızını alamamış da geçirmiş suratına. Biliyor bilmez mi benim koyduğumu. Ama diyemez. Ne desin gelinime büyü yaptırdım mı desin? Daha beter ederdi o zaman. Nazarlık falan dediyse de kayınpederim yumuşamadı. Benim de yüzüme vuramıyor. Ha böyle ayağını denk alsın. Pısar kalır böyle köşelerde.”

“E kız bu başına mı kaldı şimdi senin?” dedi Hanife Gülsüm’e.

“Yok ne kalacak! Ben Mustafa’ya dedim. O biliyor benim koyduğumu. Evde bulduğumu her şeyi anlattım. Fırçaladı anasını. Ya kocakarı, hep ben mi fırçalanacaktım! Babasına diyemedi. Tersinden korktu. Ama ben ona dedim. Babanı yumuşat ananı götür. Ben evimde büyücü istemiyorum dedim. Ses etmedi. Kendi de anladı anasının ne mal olduğunu. Anlasın. Az canımı yakmadılar.”

Durdu, çayını bitirdi.

“Hadi ben gidiyorum. Kaç olmuş saat,” diyerek cebinden anahtarını çıkarıp ayaklandı.

“Gülsüm benim tabak sendeydi geleyim senle de tabağı ver,” dedi Ayşe. O da ayaklandı.

“Sıkma sen daha canını. Bak Allah’a bırakacaksın Allah’a. O er geç alır hakkını,” diyerek komşularını uğurladı Hanife.



Son Paylaşımlar

Hepsini Gör