top of page
  • NİLGÜN ÇELİK

Fadime Uslu: Yazarak maddeyi, manayı, hayatı dönüştürürüz



Fadime Uslu’yu Ankara’da bir öykü atölyesine katıldığımda tanıdım. İlk izlenimim, sessiz, sakin, duru sesiyle anlattıklarını anlamayacak bir öğrencisi olmayacağıydı... Sonra eserlerinin tamamını okuyunca aslında yüz yüze tanıdığım kişi ile kitaplarını okuduğum yazar arasında çok fark olmadığını gördüm. Olayları ve karakterlerini, sesini yükseltmeden okurun aklına sokan, kuvveti sakinliğinde olan bir yazar. Onun için bu tanımlamayı yapmak yanlış olmayacaktır.

Fadime Uslu yetişkin edebiyatında Yüzen Fazlalıklar, Gölgede Yaşamak, Büyük Kızlar Ağlamaz, Yaz Korkuları, Ay Eskir Gün Işırken eserlerinin, çocuk edebiyatında; Sokağın Kuyruğu, Kaçak Kahramanlar, Çat Kapı Dayım’ın yazarıdır.

Fadime Uslu ile yazar olmayı, edebiyatı konuşmak istiyorum. Ama en çok “Edebiyat olmasaydı ne olurdu?” sorusunun etrafında döneceğimizi söylemek isterim.

Prolog dergi adına söyleşimizi kabul ettiği için teşekkür ederim.


- Sevgili Fadime Uslu, aktif olarak yaptığınız işleri sorarak başlamak istiyorum. Bir devlet okulunda sınıf öğretmenliği, UMAG ve diğer atölyelerde yaratıcı yazarlık eğitmenliği yapıyor, dergilerin yayın kurulunda yer alıyorsunuz. Hem yetişkinler için hem çocuklar için eserler üretiyorsunuz. Alin’in de annesisiniz. Bütün bu rutin işlere yetişirken yazmaya zaman ayırmak onu da rutine oturtmak beceri gerektiriyor. Eğer atölyeler ve yazma rutininiz olmasaydı hayatla bağınızı nasıl kurardınız? Şimdikinden ne farkı olurdu?

Yazmasaydım şimdiki ben olamazdım. Yazmanın coşkusunu, kendi dilini aramanın çilesini bilmeseydim atölyelerde ders vermezdim.

Evet, birçok sorumluluğum var. Her biri yazıya alternatifmiş gibi görünebilir ama hiçbiri yazıdan ayrı değil. İnsan doğasını keşfetmek için insanla yaşamanız gerekir bence. Öğretmenlik, hekimlik böyle meslekler. Tekniğin farklı boyutlarını görebilmeniz için de işin mutfağında bulunmanız iyi olur. Yayın kurulunun deneyimi bunu kazandırır. Sonuçta, yazının alternatifini yine yazıda buluyorum.


- Bir söyleşinizde Nabokov’un bir cümlesinden bahsediyorsunuz: “Bir yazara üç noktadan bakılabilir; Bir öykücü olarak görülebilir, bir öğretmen olarak, bir büyücü olarak. Büyük yazar bu üç niteliği –öykücü, öğretmen, büyücü –birleştirir, ama onda ağır basan, onu büyük yazar kılan özellik, büyücülüğüdür.” Siz yazarlığınızı meslek olarak değil “yaşamınız” olarak, büyücülüğü ise geliştirmek üzere “kişiliğiniz” olduğunu söylüyorsunuz. “Büyücülük”… çok etkileyici. Yazarken büyüye gerçekten ihtiyacımız var. Peki sizin için büyü bir gün biterse, edebiyat biter mi?

Büyü, biziz. Büyüyü yapan da büyüden etkilenen de biziz. Çünkü yazarak maddeyi, manayı, bir bütün olarak hayatı dönüştürürüz. Sözcükleri bir çeşit simyayla aklın, yüreğin, sezginin bilincinden geçiririz. Özde saklı kalan karanlığı gün yüzüne çıkarırız. Tüm bunların kaynağında insan var. İnsan tükenmedikçe edebiyat da tükenmez. Bir gün yaşama coşkum sönerse kalemim susabilir. Hiçbir şey sürekli değil. Hiçbir şey kesin değil. Bir gün yazma coşkumu kaybedersem susarak konuşur kalemim belki.


- Başarılı ve çalışkan bir yazar olarak değerlendirmenizi merak ediyorum. Eğitmen olarak katıldığınız atölyelerdeki “yazma isteği” ile gelen katılımcıların profillerini edebiyatımız için ümit verici buluyor musunuz? Yoksa onlar için, “edebiyatta olmasalar da olur,” der misiniz?

Elbette, umut verici buluyorum. Bir yazı atölyesine katılmak her şeyden önce cesaret ister. Bir şeyleri değiştirmeye yönelik bir cesarettir bu: Görme biçimlerini, dünyada olup bitenleri farklılaştırmaya, kendini yıkıp yeniden kurmaya açık olmanın cesareti. Atölye için hazırladığım ders içeriklerinde tekniği, estetiği, pratiği gözetiyorum. Yazmak dediğimiz eylem, sanatı - hayatı - zamanı iyi okumakla başlar. Atölyelerde bir metni çeşitli boyutlarıyla çözümleyerek okuyoruz. Edebi bir eseri çözümlerken, onun estetik tavrına yakın olan sinema filmlerini, resimleri de çözümlüyoruz. Sanat eserlerinin zerrelerine sinen felsefeyi yorumluyoruz. İçinde yaşadığımız zamanın penceresinden bakarak eserin zamanına işleyen ruhu kavramaya çalışıyoruz.

Atölyemize katılan herkes yazın sanatçısı olmayabilir. Ama derslerin sonunda herkesin edebi metinlere, resme, sinemaya bakış açısında farklılıklar olacağını iddia ediyorum. Sonuçta yeni bir bakışla görmek edebiyatın mayasında vardır. Bugüne kadar atölyelerimize katılan, birlikte öykü çalıştığımız pek çok arkadaşımızın öyküleri dergilerde yayımlandı, yazdıkları kitaplaştı, ödüller aldı. Tüm bunların ötesinde, içimizdeki yaratıcıyla tanışmak, onu geliştirmek için desteklemek şu sonlu ömrümüze değer katan en büyük ödülümüz bence.

- Yazar olmak -ya da sanatçı olmak- görünenin ardındakini hisseden, gözlemci, sıra dışı olan, sıradanlıklara kafa tutan ve estetik kaygısıyla yaşayan insandır. Birinci sorum buna katılır mısınız? İkincisi bir yazar olarak sizce insanlar bu kişilikte doğdukları için mi sanatçı olurlar yoksa sanatçı olup gittikçe kişilikleri bu sona mı evrilir?

Sanatçı tanımınıza tamamen katılıyorum. Sezgi, estetik farkındalık kişinin doğuştan getirdiği; analitik zekâ, bütüncül bakış ise zamanla geliştirdiği özellikleri. Dış dünyada olan biten her şeyi sanatçı bu özellikleriyle algılıyor. Duyumsadığı, belli bir biçimde değerlendirdiği durumları dışa vuramadığında o büyük enerji içinde bir volkan gibi patlıyor. Yaratmanın ilk aşamasında insan huzursuzdur genellikle. Hikâyenin dilini, ilerleyeceği yolu, biçimleneceği yöntemi bulduğundaki duyduğu mutluluk tarifsizdir. Yaratıcının içindeki o büyük enerjiyi dışa vurma ihtiyacıyla şekillenir sanat. Doğup büyüdüğü çevre ne olursa olsun sanatçının bu özellikleri kaybolmaz. Sadece biçim değiştirir. Ürettikçe de ürettiği sanatı hâline gelir sanatçı.


- Türk edebiyatının bugünkü durumunu nasıl değerlendirirsiniz? Sizce Tols­toy’un Sa­vaş ve Ba­rış’ını, Stend­hal’in Kır­mı­zı ve Si­yah’ını Yaşar Kemal’in İnce Memed’ini Sebahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sını Aziz Nesin’in Zübük’ünü ve daha birçok kıymetli eserleri geride bırakacak “klasik” tadında romanlar yazılıyor mu? Yazılmıyorsa sebebi hakkında ne söylemek istersiniz?

Şimdiden klasik olduğunu kanıtlayan pek çok eser yazılıyor günümüzde. “İncir Tarihi”, “Sus Barbatus” bunlardan.


- Okurunuz olarak yazmaktan elbette vazgeçmenizi asla istemem ama bu coğrafyanın zorluğundan, dünyanın belirsizliğinden veya başka sebepten yazmaktan vazgeçmeyi hiç düşündünüz mü?

Kalemi kâğıdı elime alamadığım zamanlar oluyor. Bazen uzun sürüyor bu. Ama yazının içimde yaşadığını, kanımda kaynadığını biliyorum. Yazmaktan hiç vazgeçmedim. O benden vazgeçmediği sürece bu ilişkinin hep devam edeceğini biliyorum.


- Çocuk edebiyatı özel bir alan ve özel bir çalışma gerektiriyor. Siz çocuk kitapları yazarken nasıl çalışıyorsunuz? Özel bir alan olması sizi kısıtlıyor mu?

Çocuk kitabı yazmayı haiku yazmaya benzetiyorum. Japonların icat ettiği bu şahane şiir türünde beş - yedi - beş hece ölçüsünü kullanırsınız. Üç dizede an’ı sonsuza açmaya çalışırsınız. Bir anlık bir manzara kesiti anlatırsınız ama bu kesitin sonsuza ulaşmak gibi bir derdi vardır. Haiku yazarları gözlemleri sırasında da yazarken de ne yapacağını, ne yapmayacağını çok iyi bilir. Belli kalıplar içinde kalmak haiku yazarına özgürlükle ilgili çok özel deneyimler yaşatır. Çocuk kitabı çalışırken haiku yazmanın hazzını yaşıyorum ve bu haz yazdıklarıma doğrudan yansıyor. Süreç şöyle işliyor: Genellikle, kavramsal bir düşünce beni eylem odaklı hikâyeye, karakterlerin dünyasına, onun özgünlüğüne götürüyor. Bu sırada ne yapmamam gerektiğini biliyorum. Örneğin, didaktik dilden özellikle kaçınıyorum.


- Bu koşturmada kızınız Alin ile ilişkiniz nasıl? Alin için planlarınız neler? Annelik meselesine nasıl bakıyorsunuz?

Anne kız tatil yapmak, Alin’le benim en büyük planımız. İlişkimizi besleyen kaynak, neşeyi, eğlenceyi, üretmeyi sevmemiz bence. İkimizin de zorlandığı durumlar olmuyor mu? Hayatı dürüstçe yaşadığımız için, neşe kadar, gerilimler de yaşıyoruz. Hayat bu. Sorunları aşmak için birbirimize destek oluyoruz. Alin’in kendisiyle, çevresiyle sağlıklı ilişki kurması konusunda gayret ediyorum. Sonuçta anneliği yaşadıkça öğreniyorsunuz.

Annemle karşılıklı anlayıştan, derin sevgiden, karakterlerimizin doğasına saygıdan, sonsuz güvenden beslenen bir ilişkimiz vardı. Annemi erken yaşta kaybettim. Annem öldüğünde elli sekiz yaşındaydı. Ben de yirmi altı yaşındaydım. Alin dünyaya geldiğinde kırka merdiven dayamıştım. İnsanın bebeği olduğunda yanında annesini arıyor. Onun deneyimlerini, desteğini arıyor. Bundan yoksunsanız, bir bebeğe nasıl bakılacağı konusunda deneyiminiz yoksa zorlanıyorsunuz. Birçok anne gibi ben de zorlandım. Annelik rotamda annemle ilişkimi örnek aldım. Günümüzde annelik, toplumsal istismara, ekonomik sömürüye son derece açık bir bilinç durumu. Bu oyunlara gelmemek dikkatli bir çaba gerektiriyor.


- Bir okurunuz olarak yeni eserlerinizde yeni söyleşinin sözünü alarak teşekkür ediyorum.

Tabii, yeni söyleşilerde buluşuruz yine. Ben de yeni kitabınızı hevesle bekliyor, Prolog Dergi’ye de yayın hayatında başarılar diliyorum.

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör
bottom of page