Ara
  • NİLGÜN ÇELİK

Feyza Doyran ile "Yalnızlık Senfonisi" üzerine...


Yalnızlık Senfoni’si Feyza Doyran’ın ilk öykü kitabı. The Roman yayınlarından bu yıl ekim ayında çıktı. Aynı yayınevinden çıkan Bağbozumu adlı kitapta da iki öyküsüyle yer aldı.

Feyza Doyran akademik kimliğin verdiği tecrübe ile öykülerini yalın bir dille yazıyor. Yazarlığını akademik kariyerine paralel götüreceğinden kuşkum yok. F. Doyran, öykülerinde okuru yormadan kurgunun içine çekip sonra kendiyle yüzleştiriyor. Edebiyat yapma telaşından uzak, karakter yaratma çabası Doyran’ın kurgu ve karakterlerini akılda kalıcı olmasını sağlıyor. Bu anlamda yeni çıkan kitaplar arasından sıyrılacağını düşünüyor, okurunun bol olmasını diliyorum.

Sevgili Feyza Doyran’a sorularımı onu daha yakından tanımak isteyenler için soracağım.


- Sevgili Feyza, çok başarılı bulduğum kitabına geçmeden önce akademik iş yaşamın hakkında konuşalım isterim. Siz yeni nesille birlikte bir iş yürütüyorsunuz. Üniversitede eğitmensiniz. Yeni nesil sizin gözünüzde neyi temsil ediyor?

Öncelikle değerli yorumunuz için çok teşekkür ederim. Ve elbette bu söyleşi için. Yeni nesil pırıl pırıl, çok zeki, yaratıcı, belki biraz çabuk sıkılan ama ilgi alanını bulunca vaz geçmeyen bir nesil. Aslında ben akademik hayatım boyunca tanıştığım bütün gençler için benzer ifadeleri kullanıyorum. Çünkü neyi görmek isterseniz onu görür ve onu ortaya çıkarırsınız. Konu belki de nesil konusu değil de, biz insanları çok etiketliyoruz ve peşin hükümlerimizle ilişkilerimize yön verip, o insanlar hakkında yargılarla ilişkilerimizi sürdürüyoruz. Oysa her insanı birey olarak, biricik olarak ele aldığımızda içinde mutlaka her yönü var. İyi kötü, güzel, çirkin… önemli olan o insandaki hangi potansiyeli ortaya çıkarmak istediğiniz, neyi görmek istediğiniz.

Ben bu dönemde de, geçmiş dönemlerde de öğrencilerimi, yani o dönemin genç neslini, hep hayranlıkla izledim ve hep içlerindeki potansiyeli görmeye çalıştım. Elimden geldiğince de o potansiyellerini fark etsinler istedim. Ayrıca, onlardan çok şey öğrendiğimi de söylemem gerekir. Algıları çok açık.


- Ve bu anlattığınız genç arkadaşlarımızın edebiyata ilgisi nedir?

Bu sorunuzu ara ara öğrencilerimle konuşuyorum. Benim edebiyat tutkumu bilirler. Hatta İngiliz Edebiyatı, ya da Edebiyatın Dil Öğretiminde Kullanımı gibi çok heyecanla yaptığım derslerim oluyor. Gözlemlerimden ve benimle yaptıkları samimi paylaşımlardan çıkardığım kadarıyla çok okuyan bir nesil değil. Aralarında elbette kitap kurtları da var, az da olsa. Ama genelde kitap okurken çabuk sıkıldıklarını, kurgunun gerçekten çok etkili, heyecanlı, aksiyon ve macera dolu olması gerektiğini söylüyorlar. Eğer edebiyat eserinin filmi varsa onu seyretmeyi tercih ediyorlar. Benim derslerimde kullandığım yöntem de onların ihtiyaç ve beklentileri doğrultusunda oluyor. Sıkılmalarındansa ve hatta az da olsa var olan ilgilerini kaybetmelerindense biraz ilgi ve merak aşılamayı hedefliyorum. Örneğin, bir dersimde gençlerle birlikte devlet tiyatroları tarafından sergilenen Suç ve Ceza oyununa gittik, sonra sınıfta eseri yorumladık. Edebiyat kavramlarını bu eser üzerinden vermeye gayret ettim. Yine, filme alınmış edebiyatçı biyografilerini seyrederek tartıştık (Virginia Woolf gibi). Değerli bir yazarımızı, Faruk Duman’ı, üniversiteye davet ettim, öncesinde bendeki bütün kitaplarını derse getirdim, inceledik, isteyen istediği kitabı aldı, eve götürdü okudu, sonra değerli yazarı konferans salonunda ağırladık ve hazırladıkları soruları sordular. Hatta yazarımız konuyu “Klasikleri neden okumalıyız?” diye belirledi. Değerli yazarımıza çok bilinçli, çok güzel sorular yönelttiler. Sonrasında derste yaptıkları paylaşımlardan anladığım kadarıyla, o seminerden sonra klasikleri okumaya başlayanlar olmuş. Bir yazarla tanışmak onları çok etkilemiş. Biliyorsunuz son 1,5 sene sanal dersler yaptık. Her dersimde, önce kısa sohbetler yaptık öğrencilerimle ve zor zamanlarda bizi hayata bağlayan, o günlerde keyifle okuduğumuz kitapları paylaştık; diğer arkadaşlarının o günlerde okudukları kitapları duymaları da etkili oldu. Kısacası, edebiyata ilgilerini kaybetmemeleri için, gerçek yaşamla bağlantı kurmak, ilgi uyandırmak, ilgi alanlarını öğrenmek ve okuma sevgisi vermek için bizlerin ve elbette çocukluktan itibaren ailelerin çabası gerektiğine inanıyorum.


- Kitabına geçmek için sabırsızlanıyorum: Yalnızlık Senfonisi dört bölümden oluşuyor. İlk bölüm kitaba adını veren ve üç öykünün toplandığı grup. Bu öykülerde bir kahraman var, Uğur. Ülke olarak hassas olduğumuz, içimizi acıtan bir konudan yola çıkarak, kişisel bir konuya yönlendirdiğiniz ve çok başarılı bulduğum, kitabın tamamına da yayılan bir tema ele almışsınız. Yalnızlık. Bir edebiyatçı ve taptaze bir yazar olarak sormak isterim: Yalnızlaşmaya hazır bir jenerasyon mu geliyor? Bireyin yalnızlığı toplumu toplum olmaktan çıkarır mı?

Ne güzel soru. Teşekkür ederim. Yeni nesil ister istemez yalnızlaşıyor belki de. Teknoloji ve pandemi şartları gibi pek çok koşul bunu hazırlıyor. Yalnızlık da kaçınılmaz oluyor. Gerçi her dönemde yalnızlaşan insanlar olmuş ve bu tema edebiyata, sanata yansımış. Maalesef, pek çok insan “anlaşılmamaktan” şikâyet eder. Hep duyarız, ben onu demek istememiştim, beni yanlış anladı gibi cümleleri. Ve anlaşılmadıkça, içimize kapanmaya başlarız. Her şeyin aşırısı sorun yaratabilir. Yalnızlığı kendimizle yüzleşmeye, potansiyellerimizi fark etmeye, zihinsel dönüşüme evriltebilirsek toplum için de faydalı olur. Farklı alanlarda yaratıcı ve verimli olmak için fırsata bile dönüşebilir bu durum. Hayat enerjimizi öncelikle kendi içimizden almayı ve elbette sosyal ilişkilerimizle de desteklemeyi öğrenmeliyiz. Sorduğunuz sorudan da yola çıkarak, tek başınalık ve yalnızlık kavramlarının yeniden düşünülmesi gerektiğini söyleyebilirim. Yalnızlık hissi üstesinden gelmemiz gereken bir duygu ama tek başınalık insana enerji vermeli, potansiyellerini gerçekleştirmek için kapılar açmalı. Kısacası, dengede olması, dengeli yaşanması gereken kavramlar. Toplumun sağlıklı olması da bireyin kendi içinde huzuru yakalamasından geçiyor. Başkalarıyla uğraşan, kendi psikolojik sorunlarını başkalarına yansıtan, birbirini çekemeyen bireyler olmaktansa, az insanla, verimli işler yaparak kendine ve topluma faydalı bireyler olmaya çalışmak daha değerli. Yalnız olsa da duyarlılığını kaybetmeyen bireyler her daim topluma faydalı olacaktır. Bizlere düşen de işte bu süreçte birbirimizi ve öncelikle de gençleri desteklemek. Çok güzel soruydu. Konu derin gerçekten :)


- İç içe geçmiş bağımsız olmayan, birbirini tamamlayan öykülerle devam ediyoruz. Güven bölümünde içimizi titreten öyküler var. Ülke gerçeğinden insan gerçeğine uzanan öyküler. İhtiyacı Olmasa, Uğurlu Kazak gibi… Siz güven teması üzerine kurduğunuz bu bölümdeki öykülerinizi yazarken yine bir yaraya basıyorsunuz. Kaybolan değerlerden biri olduğu için mi altını çizmek istediniz? Güven sizce nedir?

İnsan kırılgan bir varlık. Yanlış anlamaya ve yanlış anlaşılmaya çok açık. Çünkü hepimizin yaşamları, maruz kaldığı deneyimleri farklı. Klasiktir, empati kur denir. Oysa o kadar zordur ki, bir başkasının yerine kendini koymak ve onunla empati kurmak. Bana damdan düşeni getirin dememiş mi Nasrettin hoca. Damdan düşmeden nasıl anlayabilirsin tam anlamıyla diğer insanların neler yaşadığını, duygularını?Ve evet sorunuzdaki yorumunuza katılıyorum. Yanlış anlamalar o kadar arttı ki, güven duygumuzu kaybettik, içimize kapanmaya, yalnızlaşmaya başladık. Belki kalabalıklar içinde olduk ama “kimse beni anlamıyor” diye düşündük. Aslında, bir fark edebilsek, zaten kimse birbirini gerçek anlamda anlayamaz. Sadece anlamaya çalışır, elinden geldiğince. Duyarlı insan damdan düşmese bile muhakeme yapar ve diğer insanların, hayvanların, canlıların acılarını anlamak için en azından gayret eder. Her duygu durumunu deneyimlemek de olası değil. Ama gayret önemli. Duyarlılık önemli. Birçok değeri kaybediyoruz maalesef. Güven de bunlardan biri. Güven ancak koşulsuz, etiketsiz sevgiyle var olabilecek bir kavram. Tıpkı İhtiyacı Olmasa öyküsünde olduğu gibi beklentisiz güvenmek, karşılık beklemeden yardım elini uzatabilmek, ilgilenmek çok değerli.


- Kağıttan Evler bölümü kadın gözüyle yazdığınız bir bölüm. Kadın sorunu başlığında değerlendirilebilir birçok insan için ama ben artık bu soruna erkek sorunu olarak bakıyorum. Ne Gaflet böyle öykülerden. Bu öyküyü yazarken her gün duyduğumuz kadın cinayeti haberlerinden etkilendiğinizi hissediyorum. Siz bu sorunun kaynağı olarak bir eğitmen olarak neyi görüyorsunuz?

Konu tamamen bilinç ve farkındalıkla ilgili. Ve haklısınız sorun kadın sorunu değil. Aslında sorun Erkek Şiddeti, erkeğin uyguladığı şiddet. Kadın ve Şiddet kelimeleri o kadar çok yan yana kullanıldı ki, ya da dizilerde, filmlerde, haberlerde, söyleşilerde o kadar çok şiddete maruz kalan kadın görüyoruz ki, şiddeti maalesef normalize ettik. Oysa neyi görmek istiyorsak onu vurgulamalı, onu izlettirmeli, kelimelerimizi de ona göre seçmeliyiz. Ve işin doğrusu şiddet sorununun kadını erkeği de yok, insan olmakla, bilinç seviyesiyle, duyarlı olmakla, yetişme tarzıyla, bireyin maruz kaldığı deneyimlerle ilgili. En önemlisi de farkında olmak. Pek çok kişi günlük konuşmalarda, aile içinde, işyerinde kullandığı dilin ne kadar yıkıcı ya da yapıcı olduğunun, insanları ömür boyu olumlu ya da olumsuz etkileyebileceğinin farkında bile değil. Olumlu örneklere, olumlu dile maruz kalan olumlu yönde etkilenecektir. Fakat olumsuz dil kullanmak, olumsuz şartlamalar, olumsuz söylemler normalimiz olmuş. Öğretmen eğitimi ve etkili iletişim çalışmaları yapan bir akademisyen olarak en azından öğretmenlerimizin, okul yöneticilerin, velilerimizin dili olumlu kullanmaları için farkındalık çalışmaları yapmak en önem verdiğim konu.


- Yine Kâğıttan Evler bölümünde Jet Lag, adlı öykünüzde hayalleriyle erkek sorunu arasında kalan bir kadının öyküsü. Üstelik etik değerler üzerine konuşan profesörün etik olmayan davranışları. Çok bildiğimiz ama edebiyata az girmiş bir konu. Siz bir üst makamın yaptırım gücünü kötüye kullanma, zorlama, dayatma hatta mobinge kadar uzamasını, bu yozlaşmayı bir tepki olarak kurgulamış, okura sunmuşsunuz. Duyguların ve değerlerin fotoğrafını çekmek ve bunu okura sunmak nasıl bir çalışma gerektiriyor?

Sadece etrafa bakmak ve biraz gözlem yeterli emin olun. Maalesef çok fazla örnek var etrafta. Pek çok insan belli kavramlardan bahsederken hep işin doğrusunu vurguluyor, hatta aksini yapan insanları yargılıyor. Örneğin, dürüstlük, yalan söylememe en önemli değerler arasında vurgulanıyor. Oysa bir bakıyoruz ki en dürüst zannettiğiniz kişi sizin yanınızda bir başka arkadaşına yalan söylüyor. Birlikte yaşadığınız bir olayı başkalarına anlatırken tamamen kendi çıkarını gözeterek anlatıyor. Hep de bir mazereti oluyor, kendini haklı çıkarmak için. Ne güzel ifade ettiniz, “yozlaşma”. Maalesef fazlasıyla gözlemlediğimiz bir olgu. Hepimiz kendi içimize dönüp, tarafsız bir şekilde baksak, kendimizle yüzleşsek, kendimize ayna tutsak. Üniversitedeki öğrencilerimle haftalık içe dönüş gözlemleri yapıyoruz. Ben de yapıyorum onlarla birlikte aynı çalışmaları. O kadar samimi yüzleşmeler paylaşıyorlar ki benimle. Ve şaşkınlıklarını, hangi konularda farklı bir bilinç kazandıklarını yazıyorlar. Jet Lag öyküsündeki kişiye benzer insanlar da yapsa keşke bu tarz içe dönüş, kendine dıştan bakış çalışmalarını. Kendini geliştiren, zayıf yönlerini fark edebilen ve değiştirebilen insanlar olabilsek.


- Odadaki Fil adlı öykünüzde bir sorun var ama işte oradaki sorun bir kadın sorunu. Kadının sosyal ve kültürel hayatta ya da iş ortamında daima rakibi bir kadın olunca ve o kadın üst düzey bir erkek yönetici tarafından desteklenince olan oluyor. Bu eşitsizliği bu “kağıttan” yaşamları okurun dikkatine sunuyorsunuz. Tam kadın kadının kurdudur klasiğini bitirmişken yeni bir olayı duyuyor başa dönüyoruz. İnsan ilişkileri alanında çalışmalar yapan biri olarak bu sorunun temelinde ne görüyorsunuz?

Kendini gerçekleştirememiş, kendi kendiyle kavgalı, sevgi görmemiş, geçmişten getirdiği yaraların üzerine sürekli yara bandı koyup acılarıyla yüzleşemeyen zayıf insanların işi bu maalesef. Kadın ya da erkek fark etmiyor aslında. Kendi iç dünyasını, potansiyellerini keşfetmek, geçmişiyle yüzleşmek, kendine şefkat gösterip yaralarını tedavi etmek yerine başkalarıyla uğraşan o kadar çok insan var ki. İşinde de evinde de mutsuz. Hayatı coşkuyla yaşayacak, günlük yaşama dört elle sarılacak tutkuları yok. Beni ne mutlu eder sorusunun yanıtı bile yok. İnsan ilişkileri konusunda çalıştığım için çok da yargılayamıyorum. Sadece fark etmelerini sağlamak gerekiyor. Aslında pasta büyük ama maalesef kıtlık bilinci içinde olunca, bana yetmeyecek, aç kalacağım psikolojisi içine giriyor insanlar ve yükselmek için her şeyi göze alıyor, birbirine zarar bile verebiliyorlar. Çok sevdiğim bir söz var, İnsan yaşattığını yaşamadan ölmezmiş. Başkalarının önünü keserek kazandığını zannedenler, uzun vadede kaybediyorlar. En azından insanların güvenini kaybediyorlar. Kendini gerçekleştirmiş insanın asla yapmayacağı şeyler.


- Son sorum yine klasik bir soru: yazım hayatınıza duygu ve değerlerin fotoğrafını çektiğiniz çalışmalarla mı devam edeceksiniz yoksa başka alanlar var mı aklınızda?

Öykü yazmaya sanıyorum hep devam edeceğim. Öykü yazmak ve elbette öyküler okumak beni en mutlu eden ilgi alanlarımdan biri diyebilirim. Umuyorum yeni öykülerim yine bir kitaba dönüşür.

Ayrıca, insan ilişkileri konusunda, nasıl daha etkili iletişim kurabiliriz, insanları nasıl anlayabilir, kendimizi daha net nasıl ifade edebiliriz, insanları ötekileştirmeden, yargılamadan anlamayı nasıl başarabiliriz, kullandığımız sözcüklerin gücü gibi konuları ön plana aldığım, bir nevi seminerlerimin, eğitimlerimin yazıya dökülmüş halinde bir kitap hazırlıyorum.

Bir de roman üzerinde çalışıyorum. Yine çok heyecan duyduğum bir konu. Umuyorum zaman planlamamı başarıyla yapar hem coşkuyla yaptığım akademisyenliğime ve kişisel gelişim eğitimlerime, hem de edebiyat alanında ürün vermeye devam ederim.


- Cevaplarınız için teşekkür ederim.

Ben de teşekkür ediyorum.


Yalnızlık Senfonisi

Feyza Doyran

The Roman Yayınevi

112 sayfa, 2021