Ara
  • ÖZLEM Y. UÇAK

Gözleri Kapalı


Öğle yemeği için restorana girerlerken pazarlama bölümünde çalışan Nevra Hanım, martının kanatlarında gördüğü renkleri anlatıp duruyordu hâlâ. Martıya bakıp bakıp mutlulukla kahkaha atıyordu. Emsal, kadının yüzündeki sevinçli bön bakışlardan gözlerini kaldırıp telaşsız bir şekilde gökyüzüne çevirdi. O sırada martı pike yaparak denize dalıp çıktı. "Kanatlarında renk mi gördüm dedin? Hangi renk? Martı bu muydu?" Diye sorarken Emsal alay ediyordu.

"Mutlu mu oldunuz siz şimdi?" deyip kahkahayı bastı Emsal. Başkalarının mutlu olduğunu görmek onu deli ediyordu.

“Kuş işte alt tarafı kuş,” dedi.

Emsal, gençliğinde, evlenirken, çocuğu büyürken, hiçbir zaman, böyle vıcık vıcık bir mutluluk tatmamıştı. Bu neyin kafası? Her şeye de hayranlar! Diye mırıldandı. Doğuştan gelen bir mutsuzluktu onunki. Mutluluğa karşı aşırı bir kızgınlığı vardı. İnsanlar neden mutlu olsunlar ki, hayatta onu mutlu edecek birşey yokken. Kadına, nerede yaşıyorsunuz siz demek, sonra da şöyle dolu bir kahkaha atmak geçti içinden. Ama olmazdı şimdi, ağır, etkileyici, patron tavrına ters düşerdi. Sonra yüksek sesle, “Her gün gördüğümüz şeyde siz farklı ne görüyorsunuz acaba?” dedi.

"Emsal bey siz de amma yaptınız. Niye bozuyorsunuz mutluluğumuzu?"

Restoranda bir masa bulup oturdular. Fakat diğerleri hala martıyı konuşup duruyordu. Çatal bıçakların tabakta çıkardığı sesler Emsal’in gerginliğini daha da artırdı o anda. Neşenize başlayacağım şimdi yeter ya... Birden, kendinden beklenmeyen bir kırılganlık belirdi. Kimse onun bu sebepten sinirlendiğini düşünemezdi ama öyleydi. Çünkü o neşelenmemişti. Şaşkın bakışların arasından restorandan hızla ayrıldı.

Bir sihir varsa ve havada dolaşıp insanlara değdiyse eğer, Emsal’i sıyırıp geçmişti yine. O her zamanki tavrıyla dalgaya aldı ve onları aşağıladı. Kendini beğenmiş bir adamdı Emsal, kimsenin ona hayran olmadığının da fakındaydı. Bu bilince sahip olduğu için bile seviyordu kendini. İçinde, derinlerde bir yerde, durduk yere mutlu olmak nasıl olurdu diye düşünen bir Emsal vardı var olmasına, içten içe hep merak etmişti bu duyguyu. Fakat ne var ki birazcık da olsa umut ışığı yoktu onda.

Restorandan apar topar çıkınca hemen işe dönmek istemedi. Büyük güzel arabasına kuruldu. Sokaklarda dolaşmaya başladı. Aslında diğer günlerden farkı yoktu; memnuniyetsizdi ve kızgın, her zaman olduğu gibi. Etrafındaki her şey derin bir çukur. Her gün giriyordu bu çukurlara; gün boyu debeleniyor ve daha çok batıyordu. Günün sonunda yorgun, yılmış, kızgın bir adam olarak dönüyordu eve. Ona hiç birşey yapamıyordu kimse. Çünkü o mutsuz bir adamdı.

Kavşağa geldi trafik ışıklarını beklemeye başladı. Belediye otobüsü yanında durdu. Otobüsün içi insan istifiydi. Daha önce bir otobüsün içine bakmış mıydı hiç? Bu da ilk kez bugün oluyordu. Zorla tıkıştırılmışlardı otobüse ve ölmeyi bekliyorlardı sanki. Bezgin ve ürkek suratları görmekten, üstüne akan donuk bakışlardan pek rahatsız oldu. Madem dolu niye biniyorsunuz. İnsanlar da bir tuhaf, hem yaparlar hem de vah tüh derler. Ağır bir yük taşıyor gibi çöküktü insanların omuzları. Fakat bundan gocunmuyorlardı. Onlarda birşey vardı, bir güç. Hayatta tutan şey de bu olmalıydı. Omuzlarındaki yük, ayakta gitmek ve hatta tıkış tepiş bir otobüse binmek, onları isyan ettirmiyordu. Otobüse her gün binmeye devam ediyorlardı, inanılmazdı bu! Derken arabanın boyundan daha kısa bir çocuk camın dibinde beliriverdi. Bir satıcı çocuklar eksikti! Çocuk hızlı bir el hareketiyle elindekini cama uzattı. Duru bir sesle, “Hepsini sattım bu kaldı, alır mısın abi?” Dedi.

Etrafa hare hare bir öfke dalgası yayıldı o sırada. Dalga yayılıyor fakat ne var ki Emsal’i es geçiyordu. Çocuğun yüzü ay kadar berraktı ama bir yandan da gecenin kendisi gibi karanlıktı. Hem güzelceydi hem de soysuz. Sokak hayvanlarındaki tuhaf dinginlik vardı çocuğun halinde. İnce bacaklarındaysa vahşi ormanda koşan küçük hayvanların diriliği.

Çocuktan kalemi satın aldı. Bunu ilk kez yapıyordu. Sokaktaki çocuktan kalem almak… Öyle şaşırdı ki kendisine, bu duruma nasıl geldiğini bile anlayacak zamanı olmadı. İşte tam o sırada birden, bambaşka bir şey hissetti. Çocuğun yanağındaki goncayı da o zaman gördü. O goncayı açtıran Emsal’di, çocuğu sevindirmişti.

Arabasını sağa çekip onu izlemeye başladı. Bu da ilk kez oluyordu. Bu çocuğun başka bir havası vardı. Pespaye görünüşüyle gamzesi öyle zıttı ki, ama bir yandan da mükemmel bir uyum; hem hiçbir şeyde görmediği kadar ilgi çekici bir bütünlük, hem de üzerine oturmuş bir darmadağınıklık. Garip bir çocuktu.

Orada olmak ve kalem satmak ona tanrı tarafından verilmiş kutsal bir görevdi adeta. Çocuk bu haldeyken bile gülmeyi başarıyordu. İnanması güçtü hatta imkânsızdı ama öyleydi. Ayaklarında yırtık bezden bir pabuç, üzerinde küçülmüş hırkası ve handiyse günlerdir hiç su değmemiş kapkara elleri ile Emsal’in mutluluk anlayışına kocaman bir ket vuruyordu. Ne kadar güzel gamzeleri var. Herhalde gamzesi beni yanıltıyor… Bu durumdaki birisi asla mutlu olamaz…

Gün boyu aklından hiç gitmedi o gamze. Büyülenmişti. Hislerine anlam veremiyordu ama bir yandan da duygularının akışına kendini bırakmak için durduramadığı bir istek duyuyordu. Ertesi gün onu gördüğü yere gitti. Çocuk yine kalem satıyordu. Yanına gelmesini bekledi. Göz göze geldiler, çocuk onu görünce diğer tarafa geçti. Emsal şaşırmıştı, kolunu camdan çıkarıp eliyle gel işareti yaptı. Evden getirdiği ayakkabıları ona uzattı. Çocuk çekingen ve biraz da merakla yaklaştı.

"Neden gelmiyorsun çocuk?”

“Abi sen kalem aldındı, ondan.”

Çocuktaki gururlu davranışı umursamayacak kadar kibirli ve gözleri kapalıydı onun. Elindekileri uzatıp,

“Al giy bunları.”

Çocuk bir ayakkabılara bir ona baktı.

“Pahalı ayakkabıdır. Al giy. Kimseye verme ha. Ucuna pamuk sıkıştırırsın."

Emsal kendi sevecen davranışından hoşlanmıştı. Çocuk heyecanla aldı, eliyle sağa sola döndürdü.

"Pamuğum yok."

"Sen de mendil koyarsın o zaman."

Kâğıt mendili yumruk yapıp ayakkabının burnuna yerleştirdi. Giydi ve uzaklaştı. İşte tam o anda meydandan denize doğru uçan martının kanatlarından cıvıltılı bir ışık seli akıyordu denize. Bu muydu yani! İşte yakaladım onu!

O günden sonra çocuğun gamzesini herkese anlatıp durdu. Finans müdürü Selim Bey, Nevra Hanım çok üzülüyorlardı o çocuklara; “Ne zaman görsem bir mendil alırım,” dedi Nevra Hanım. İnsanlar olduklarından daha merhametli görünmeyi seviyordu. Olmadıkları halde daha iyi kalpli sanılmak istemeleri bencilceydi. Öyle görünmeye çalıştıkça da, bir süre sonra üzerilerine biçilmiş gibi oturuyordu iyilik. Selim Bey, “Çoğu ev geçindiriyor, kardeş okutuyor,” diye devam etti. İçlerinde yaşayarak kazanılmış bilge, olgun bir eda sezinledi Emsal. Böyle olmadığını bildiği halde kıskandı onu; çünkü birkaç mendil alarak vicdanını rahatlatabilmişse o neden yapamıyordu?

Her öğlen, çocuğun durduğu o köşeye gitmeye başladı. Sırf görmek ve aldığı şeyleri ona vermek için saatlerce onu bekliyordu. Her gün ona bir şey verdi. Kazak, gömlek, pantolon, eldiven, bere, atkı… Çocuk itiraz etmeden alıp gülümseyerek uzaklaşırken Emsal gökyüzünde bir martı bulup kanatlarına bakıyor ve bunun olduğuna inanamıyordu; çünkü her defasında kanatlarda renkler görebiliyordu. Gittikçe büyüyen bir alışkanlık haline geldi bu. Onsuz bir gün düşünemez oldu. Gece gündüz, onu nasıl sevindirebileceğini düşünüyor, çeşit çeşit giysiler alıyordu. İş arkadaşları, ailesi ondaki değişikliğin farkındaydı; dingin, sakin rahat bir adamdı artık. Hiç bir şeye itiraz etmemesine kendi de şaşıyordu.

O gün çocuğun ölçülerinde yeni güzel bir mont ile köşede bekledi. İçi içine sığmıyordu. İşe gitmemiş, gün boyu çocuğun montu giyince nasıl mutlu olacağını hayâl edip durmuştu. Saatlerce bekledi. Çocuk gelmedi. Trafik ağır ilerliyordu. Dura kalka giderken etrafta onu arandı. Zaman ilerledikçe hırsı içini yiyip bitirmeye başladı. Ya bir başkası onu mutlu ederse ve o yüzündeki ilk tatlı tebessümü görmeyi kaçırırsa! Derken, kaldırımdaki bir kaç yayanın aralarındaki konuşmayı duydu. Yolda kaza olmuştu. Büyük bir kaza. Birine araba çarpmıştı.

İşyerlerinden, sokak aralarından şaşkın yüzler o yöne bakıyordu. Kalabalığın arasında kolayca seçilen ambulans görevlisinin ayağının ucuna indirdi gözlerini. Siyah bir şey vardı orada, asfaltın karası sinmişti. Daha yaklaştı. Ayakkabının sol teki yol kenarındaydı. Bu gamzeli çocuktu. Taşlaşmış, büyükçe koyuluklar, yaklaştıkça kan oldu. Belki de yaşıyordur. Hemen montu giydiririm… Telaşla ayakkabıyı aldı. Nevra Hanım pencereden olayı görmüş koşarak bakmaya gelmişti, “Araba çarptığı anda ölmüş zavallıcık. Ne canı var ki şuncacık çocuğun,” diye söyleniyordu.

"Çocuk ölmüş mü gerçekten?" Emsal sesinin titrediğini hissetti. Çocuğun telaşlı halleri, dağınık gür saçları ve avurtlu yüzündeki o gamze gözünün önündeydi ve canlıydı. Az ileride ayakkabının diğer tekini gördü, hemen aldı. Gözleri karardı, boğulacak gibi oldu. Arabaya apar topar kendini attı.

Yok ölmedi. Yok hayır. Olmaz. Bulmalıyım. Başka bir çocuk bulmalıyım! Hemen bulmalıyım! Gözleri ne renkti, boyu nasıldı?

Onun gibi olmalıydı. Hiçbir şey anımsamıyordu.

Adı? Adı neydi?

Hiç sormamıştı adını. Merak bile etmemişti. Adını bilseydi, anacağı bir şey olurdu belki de. Onu da bilemeyecekti artık. Sokaklarda dolaştı saatlerce. Her köşe başında duruyor uzun uzun çevresine bakıyordu. Bir çocuk bulmalıydı, ayakkabıyla montu vereceği bir çocuk. Bulamıyordu hiçbir yerde bulamıyordu.

Zaman ilerledi. Hava kararmaya başladı. Ama aslında gördüğü renkler bir bir çekiliyor, martı kanatları, gökyüzü her şey eski haline dönüyordu. Emsal adeta sırtından itile kakıla boğucu, siyah boşluğun içine giriyordu. Burası, nefretin ve onun en iyi bildiği şeyin- mutsuzluğun- her tonuyla kaplıydı.


Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Fil Hatun