Ara
  • NİLGÜN ÇELİK

Gürsel Korat: Çehov gibi, bozkır severim ben


Edebiyatımızın önemli yazarlarından Gürsel Korat’la “edebiyat üzerine” söyleşi planladığımda aklımdaki soruların hepsini soramadım. Çünkü Korat’ın kariyer basamaklarının ayrıntılarına bakınca bir defada konuşulamayacak çok şey olduğunu fark etmek kaçınılmaz oluyor. Gürsel Korat, edebiyata dergilerle başlıyor. Yarın (1982), Edebiyat Dostları (1987) ve Edebiyat ve Eleştiri (1992) dergilerinde yazıları yayımlanıyor. Çeşitli dergilerde ve gazetelerde yazıyor. 1995’te kitapları art arda yayımlanmaya başlıyor ve Kapadokya’yı bir yazınsal varlık haline getiriyor. Nursel Duruel’in deyişiyle “Erciyes’in Oğlu” olarak da anılıyor. Kapadokya Dörtlüsü (1995-2023), Rüya Körü (2010), Yine Doğdu Tanyıldızı (2014), Unutkan Ayna (2016) gibi romanların yanı sıra, Çizgili Sarı Defter (1996), Gölgenin Canı (2004) gibi öykü kitapları da var. Sokakların Ölümü (1997) ile Türkiye’de şehirlerin yıkımı konusundaki ilk kitabı yazıyor. Deneme (Kristal Bahçe 2003) inceleme (Dil, Edebiyat ve İletişim 2008, Taş Kapıdan Taçkapıya: Kapadokya 2003), oyun (Yol Ayrımları 2006, George Orwell’dan uyarlama: 1984) ve senaryo çalışmaları (Yedi Kocalı Hürmüz 2009) da yazınsal etkinliğinin içinde yer almakta. Bunun dışında çocuk kitapları başka bir etki alanı oluşturuyor. (Kunday, Ayaşan, Bir Ayı Ne İster, Pofkuyruk, Yün Sultan ve Yedi İbiş ve Gözlüklü Karga) Bütün bunlar yazarlık kariyeri için oldukça besleyici değil mi?

Gürsel Korat, yazarlığı ve akademik kariyerini paralel götüren yazarlarımızdan. Halen Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi’nde ve UMAG Vakfında dersler vermekte. Son dönemde kuşlar, yüz yüze bir eğitim daha vereceğini söyledi. Ayrıntıları hadi şimdi konuşalım.


- Kapadokya Dörtlüsü olarak bilinen Zaman Yeli (1995), Güvercine Ağıt (1999) Kalenderiye (2008) adlı romanlarınız yayımlandı. Peki dördüncüsü nedir? Ne zaman yayımlanacak?

Dördüncü roman ilk üçünü birden içeren ama yirminci yüzyılı anlatan bir roman. En kapsamlısı. Yazdığım en ayrıntılı roman oluyor, gidişat böyle. Bu romanlar Anadolu’ya resmi tarihin gözünden bakmayışın bir ürünü olarak doğdu. Zaman Yeli’nde bir kilise ressamının (Dimitri’nin) on dördüncü yüzyılda Baba İshak ayaklanmasına denk gelen macerasını anlatarak yola çıktım. Sonra, Güvercine Ağıt’ta sarıklı Hıristiyan emirler, Arap alfabesinin yanı sıra Yunan ve Ermeni alfabesiyle yazılan Türkçe yazıları ele aldım. Bunlar benim edebiyatımın ilgisini kökten başkalaştırdı. Kalenderiye romanıyla bir derviş hikayesini yazdım, bu romanda Mahzun Yusuf’la, Perizad’la, Mazzone ile ve Bahri Paşa’yla Osmanlılığı anlatıyorum. Romanlardaki Latince, Hititçe, Osmanlı Türkçesi ve Eski Anadolu Türkçesiyle ilgili ifadeleri kendim yazdım. Çok az alıntı vardır, bunlar da belirtilmiştir zaten. “Derin Anadolu” olarak adlandırdığım bu coğrafyanın hikayesini işte böyle kurdum. Kapadokya artık benimle başka bir Kapadokya oldu. Neyse ki pek çok saygı duyduğum edebiyat eleştirmeni, gazeteci ve yazar bunu belirtti. Tabii ki bunun için çok mutluyum. Dördüncü kitabın adını şimdilik söylemeyeceğim ama yakında duyururum nasılsa.


- Kapadokya konulu başka tarihsel romanlarınız da var: Yine Doğdu Tanyıldızı (2014) ve Unutkan Ayna (2017) gibi. Bu romanlar dönemin olayını, bir lideri anlatmaktan çok, insan hallerini anlatıyor. Yani geri planda olanı öne çıkarıyorsunuz. Aslında edebiyatımızda görülmeyen bir şey bu. Çok uzun bir süreç olduğunu düşünüyorum. Size bu çalışmalarda en çok ilham veren nedir? Uzun okumalar mı? Görseller mi? Bunu nasıl başarıyorsunuz?

Kapadokya ile uğraşmak benim için özel bir ilgi alanı. Çehov gibi bozkır severim ben. Buna bir de dünyada tarihsel olarak eşi ve benzeri olmayan Kapadokya yaşam alanını eklersek benim için çalışma sahası ortaya çıkmış demektir. Kapadokya’da taşraya ait olanı, gelişmemişliği ve ilkelliği değil tam tersine evrensel olanı, benzersizliği ve karmaşıklığı görüyorum. Elbette orası ile ilgili çok şey okudum, araştırma kitabı da (Taş Kapıdan Taçkapıya: Kapadokya) yazdım. Bana en çok ilhamı çocukluğum verir, Kayseri’de geçen çocukluğum, bölgenin insanı ve belleğimde yer eden benzersiz yaşantılar. Kapadokya’daki tekkelerden kiliselere, köprülerden hanlara varıncaya kadar her şey benim ilgi alanıma girer.


- Rüya Körü (2010) gibi bir romanı da düşünüyorum. Bunun konusu Kapadokya değil, İstanbul. Hep tarih mi? Yoksa Bizans’a dalışınızda bir başka neden mi var?

Okurlarım bilir, benim romanlarımda tüm Güney ve Orta Avrupa vardır. Ama en baskını elbette ki Anadolu’dur. İstanbul tam ortadadır; ben onu farklı yorumlarım. Bu nedenle Rüya Körü’nde, İstanbul konulu tarih romancılığının hamasetine karşı koyan bir tavır geliştirdim. İstanbul ve Bizans konulu kitaplarda Bizans’ın çürümüşlüğü, kadınlarının Türk erkeklerine olan düşkünlüğü, erkeklerinin güçsüzlüğü, dinlerinin kötülüğü anlatılır. Eğer durum buysa bizim buraları almamız çok normaldi demeye getirilir. Ben ise tarihteki erkek zorbalığını gösteriyorum. Bizans veya Osmanlı fark etmez, dönemde ortaya çıkan erkek egemen ideolojinin kadını nasıl ezdiği, geleceğin ve geçmişin nasıl olduğu beni ilgilendirdi. Bizans’ı çoğu kez tanımayan ama ondan ne çok etkilendiğinin farkında olmayan insanların tarih romanı yazmasının gülünçlüğü Rüya Körü sayesinde iyice anlaşılır. Fetihçiler tarafından görülen hamasi İstanbul yerine, Bizans tarafından görülen Anadolu’yu anlattım. Yani bir tür camera obscura; olayın tersi. Hele bir de fantastik boyut var ki yazarken çok eğlendim: Geleceği gören Stefanos’la geçmişi gören Andronikos’un birbirini kovalaması bu romanı, çok değerli Sevin Okyay’ın nitelemesiyle “fantastik roman” sınıfına da sokuyor.

- “Yazar, kendi lanetli yalnızlığını bilerek seçtiği ve yazısını oradan yeşerttiği ölçüde herkesin yazarı olabilir.” Diyorsunuz. Buradan yalnızlığı depresif bir durum olarak algılayabilir miyiz? Değerler, savaşlar zorluklar, dayatmalar mı yazarı okura yaklaştırır?

Yazar kendi evrenini kurar; bu durum yalnızlığı zorunlu hale getirir. Ancak bu yalnızlık her yazar gibi seçilmiş bir yalnızlıktır, kitap okurla buluştuğunda artık yalnızlığımız sona erer. Bu bakımdan kendimi çok şanslı hissederim. Benim bile fark etmediğim bazı uçları okurlarım görür. Mimarlık, müzik, resim, tarih ve sanat tarihi ilgili çok değerli okurlarım var. Onlarla bazen söyleşiler yapar ve hatta birlikte Kapadokya’yı gezeriz. Yani bizimki tekinsiz bir dünyada seçilmiş bir dayanışmadır.


- Bir dönem felsefe öğretmenliği yaptınız. İki şeyi birbirine bağlı olarak yanıtlar mısınız? Sizi etkileyen ya da yazım hayatınızda izlerini taşıdığınız felsefe akımı hangisidir? Ve Romanlarınızdaki derinlikli anlatımların felsefe ile ilgisi?

Filozofi, edebiyatı etkileyen ama edebiyat dışı bir kategori olarak hep dikkatimi çeker. Edebiyat ile felsefeyi karıştırmak benim işim değildir. Hayatımda Marksist felsefenin büyük bir yeri vardır, fakat felsefe bu; bana Augustinus’un, Sartre’ın, Platon’un, Aristo’nun, Spinoza ve Kant’ın öğrettiği çok şey olduğunu da bilirim. Parti tutar gibi felsefi takım tutmam ben.


- Diyorsunuz ki “Ödüller okuru etkiler, yazarı değil. İnsanın kendini edebiyata adayışına ödül verilebilir en çok. Yazdığının iyi olup olmadığını zaman belirler.” Bu durumda ödüllere de jüriye de muhalifsiniz. Ama Kalenderiye ile "Notre Dame de Sion Edebiyat Ödülü”, Yine Doğdu Tanyıldızı ile “Ankara Üniversitesi Roman Ödülü” ve Unutkan Ayna ile “Orhan Kemal Roman Armağanı” aldınız. Ödüller yazara yeni bir amaç katmaz mı? Bu ödülleri aldığınızda nasıl duygular yaşadınız?

Ödüller konusunda, “seçicinin ve iktidarın dediği olur” noktasından hala çok uzakta değilim. Yazar kitaplarına gösterilen hürmete saygı duyuyor. Seçici kurulun gerekçelerine bakıyor. Üç ödül aldım, ödülden çok ödülü verenlerin gerekçeleri beni çok etkiledi. Bir yazar ödül için yazmaz, ödül aldığı için de yeni bir amaç edinmez.


- Geçen hafta Murat Yetkin Ankara’daki etkinliğinde “Kapadokya’nın Yaşar Kemal’i” dedi sizin için. Adınızın Kapadokya ile anılması (ve hatta öldüğünüzde -Allah geçinden versin- oraya gömülmek istediğinizi biliyorum) elbette sizi çok mutlu ediyordur. Bazı şehirler bazı insanlara iyi gelir. Sizin Kapadokya’da yaşadığınız o enerji o iyilik nasıl bir şey? Bir şehri merkeze oturtan o tılsımı bize anlatır mısınız?

Orada hissettiğim şeyi ormanlarda da hissederim. Bu, derin bir anlam evreni. Kendini ağaçlarla, hayvanlarla ve tarihle kaynaşmış bir halde bulmak herhalde. Kapadokya’da hazır bir şey bulmadım ben. Bu edebiyatı zaman içinde kurdum. Buna tılsım diyemem, büyü de değil, yazarın kendi emeğiyle adım adım bir şeyi araması. Bir tavır, bir seçim.


- “Yazmak benim için yaşamı yeniden kurmaktır,” diyorsunuz. Bir yerde haksızlığa uğrayanları, sahte inançları, adaletsizliği, ötekileştirilenleri yanınıza katıyor onların sesi olduğunuzu söylüyorsunuz. Öyleyse her eserde siz de yeni baştan doğuyorsunuz. Yaptığım bu çıkarıma katılır mısınız?

Yazar yazdıklarıyla bilinmeyen bir evren kurar. Bu, eşi olmayan bir yerdir ve bizi oraya çağırır. Her eserde yeni baştan doğduğum konusu tartışmalı; Albert Camus’nün Don Juan yorumuna bir nazire yapabilir ve şöyle yanıt verebilirim: Her seferinde yeniden doğmak mı, hayır! Bir öncekine benzemeyen bir biçimde doğmak.


- Üniversitede, Gemina’da ve UMAG Vakfı’nda eğitimler veriyorsunuz. Dolayısıyla birçok katılımcıyla tanışma fırsatınız oluyor. Bu eğitimlere katılanların edebiyat düzleminde genel profilini tarif etmek mümkün mü?

Gerek üniversitede gerek diğer yerlerde tanıştığım öğrencilerin her biri benim için bir değerdir. Okuyan, merak eden, yazmak isteyen öğrencilerim olduğu gibi daha uzaktan izlemeyi seçen öğrencilerim de var. Ama genel olarak onlarla olmaktan mutluyum.


- Türk edebiyatının gidişatı her söyleşinin konusudur. Nitelikli eserlerin varlığı azlığı ya da. Fakat okurdan bahsedelim isterim: Nitelikli okuru bir bakışta gözünden tanımak mümkün müdür? Okur kimdir sizin için?

Okumaktan mutluluk duyan insana ben okur derim. Kimi okur sınırlarını zorlamak ister, yeni yazarlara karşı heyecan duyar, kimi okur ise güvenli limanlarda kalır. Yazarlar her iki okuru da benimseriz. Okurun niteliğini belirlemek yazarın görevi sayılmamalıdır.


- Çocuk kitaplarınızı hayranlıkla okuyorum. Çoğu kişinin fark edemeyeceği ince ayrıntıları detayları olan çalışmalar. Siz bir çocuk kitabı yazmadan önce nasıl hazırlanıyorsunuz? Nereden ilham alıyorsunuz?

Çocuğumu büyütürken söylediğim masallar ninniler, ayrıca kendi çocukluğumdan gelen izlenimler beni besler. Şu sıra kültürümüzdeki kaynaklara yöneliyorum. Kunday ve Ayaşan, hem Dede Korkut’u, hem de Homeros’u örnek alıyor. Kültürümüzdeki Hızır ve Nazar gibi temel motifleri çocukların seveceği şekilde işliyorum. Çocuk kitabı yazmakla yetişkin kitabı yazmak arasındaki fark cümlelerin karmaşıklığı, konunun ve eylemin sıklığıdır. Eğitimci yanım bunu gerçekleştirmemi sağladı. Birçok insan çocuk kitabı yazarken eğitsel yanlışlara düşebiliyor.


- Yeni çalışmalarınız var mı? Konusu yine tarihten mi gelecek? Ne zaman okurla buluşacak?

Everest Yayınları ile yeni romanım okurun önüne çıkıyor: Uyku Ülkesi. Benim tarih anlatmama alışkın okura sürpriz olarak bu kitabın konusunun güncel olduğunu söylemeliyim. Anlatıcı olarak bir kadını seçtim, doğayı, hayvanları ve ağaçları öne çıkararak yaralarımıza parmak bastım. Tüm kitaplarım, bu arada incelemelerim de Everest’ten çıkmaya başlayacak. Çocuk kitaplarımı ise yine YKY Çocuk’ta bıraktığımı okurların bilmesini isterim.


- Cevaplarınız için çok teşekkür ederim.

Her zaman. Mutlulukla.

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör