Ara
  • MELİHA YILDIRIM

“Güvercinler ve Matmazeller-Düş Öyküleri” ve Demir Özlü Üzerine


Aslında hayatının önemli bir kısmını geçirdiği İsveç’e gidişindeki hissiyatını yine en güzel kendisi anlatıyor yazar Santa-Maria Draperis öyküsünde.

“Kuzey’i de, Baltık’ı da o Beyoğlu günlerinden yirmi yıldan da çok zaman sonra gördü. Turku kentinde gemiden inerek, ülkenin başkentine, yüzeyi nilüferlerle kaplanmış göller boyunca geçerek otobüslerle gitti.” Güvercinler ve Matmazeller- Santa-Maria Draperis öyküsü.s.20- 1957-2013

Demir Özlü, daha önce ne Kuzey Ülkelerini ne Baltık Denizinin küçük ıssız kentlerinin taş döşeli sokaklarını ne de yaz mevsiminde batmayan güneşinin savurduğu o garip ışığı görmüştü. Kuzey üzerine bildiği, sadece 1962 yılında Paris’ten İstanbul’a dönerken, Paris’te eline geçen bir magazin dergisinin sayfalarından birindeki, İsveçli kızların Stockholm ortasındaki bir kahvede otururlarken güneş ışığı altında çekilmiş fotoğraflarıydı. Çok güzel, sarışın, neşeli kızların görüntüleriydi bunlar.

Bütün ilintisi buydu işte. Ama o Baltık Şarkısı’nın, onu hayatının yarısından sonra denizin kıyısındaki kayalıklara çarpıp durduğu ülkeye sürükleyeceğini nereden bilebilirdi? Güneşin çok az göründüğü o dümdüz topraklarda kalan ömrünü geçireceğini tahmin etmemişti.

Bizim de tanımadığımız bilmediğimiz yerlere sürüklendiğimiz, önüne katıp götüren bir rüzgâra kapıldığımız zamanlarımız olmuştur. Bu öyküyü okurken kendi hayat savruluşlarımız da bize eşlik edecek kadar özeldir kendimizce.

“Savrulmak” Demir Özlü öykücülüğünün yapı taşlarından en önemlisi.

O her ne kadar fiziki âlemde savrulsa da, ruhu sakin, dingin düzenliliğin içinde kalmayı yeğlemiştir. Belki arayışı da oydu. Kaostan kurtulup gerçek sakin benliğine kavuşmaktı. Bunun için ülke ülke dolaşmış, sonunda güneşin nazlanarak göründüğü, içinde aradığı huzuru çevresinde de bulacağı yerlerde karar kılmıştı.

Demir Özlü kendi kimliği gibi öyküleri de aynı ince işçilikten çıkmış öyküler. Düz yazı kadar sade, açık, yalın bir o kadar vurucu.

Adını Kasım 1952-Nisan 1956 tarihleri arasında Ankara’da 32 sayı çıkan Mavi adlı dergiden alan Mavi Hareketi asıl 19. Sayıdan itibaren Atilla İlhan’ın dergiye katılması ile oluşmuş ve amacı şiir çıkarmak olan derginin öykü yazarı çıkaracağı kimsenin aklına gelmemişti. Çünkü o dönemde Atilla İlhan, Garip Hareketiyle -Birinci Yeniciler: Orhan Veli Kanık, Oktay Rıfat, Melih Cevdet Anday- uğraşmak onları bir bakıma bitirmek düşüncesi içindeydi. Garipçileri “bobstil” olmakla, meselesizlikle suçlaması, derginin asıl amacı olan şiir ve sosyal realizmi bile gölgede bırakmıştı. Bu yoğun eleştiriler Garip Akımını epeyce yıpratmıştı.

Bu karmaşa ortamında Mavi Dergisi; Demir Özlü, Ferid Edgü, Tarık Dursun K., Orhan Duru, Tahsin Yücel gibi imzaların ortaya çıkmasını sağlamış ve öykü türüne yaptığı katkı bakımından dikkati çekmişti. Derginin toplumcu gerçekçi bir yayın halini alması özellikle Atilla İlhan ve Ahmet Oktay’ın yazıları ile gerçekleşmiştir.

Genellikle Atilla İlhan’ın Garip şiirine karşı çıkışı ile anılan Mavi Dergisi’ndeki bu oluşumun bir hareket olarak anılmaya değer bulunup bulunmaması tartışmalı olsa da edebiyatımız Demir Özlü gibi yeni yazarlar kazanmıştır.

Demir Özlü’nün öykücülüğünde, bir sonraki cümlede farklı bir oluşu okuyup, öyküyü kaçırdığınızı düşünebilirsiniz. Dönemin Garip akımının etkisi farkında olmadan onun öykülerinin ruhuna girmiş gibidir. Garip, her ne kadar şiir akımı olsa da nesirde de bunu Demir Özlü’de görmek mümkündür. Anlam ve simetri karışıklıkları oluşturarak, öykünün biçimini eski-yeni gibi karşıt düzenlemelerle vermeye çalışır yazar.

Eski tek katlı taş evlerin yerine yapılmış çok katlı yüksek binaların girişine açılan dükkânlar, onların ayakta kalma mücadelesi, eskiden insana kıymet veren Kuzey Halkı yerine kapitalizmin etkisinde kalmış yeni nesil insanın kendi varlığında yaşadığı farklılıklar gibi MouZaka öyküsü bu karşıt düzenlemelerle doludur.

Mescit öyküsü, lüks bir caddede -siyah- kahvesini içip, aldığı sosyoloji kitabına bakmak yerine caddedeki güzel ayakkabılı ve düzgün bacaklı kızlara bakan anlatıcının kahvesini bitirip kalktığında, şehrin denize yakın kesimindeki büyük operada mescit olmadığını bile bile kapıdaki görevliye sorması onun da bunu “mezro” olarak anlayıp mağazanın yerini tarif etmesi, okuyucuyu şaşırtmayı sevdiğini gösteren bölümlerdir.

Güvercinler ve Matmazeller öyküsü, Demir Özlü’nün çocukluk çağındaki komşularımızın gölgesinin hayatımız boyunca bizimle birlikte yol aldığı, görmesek de onların hayatlarının ne olduğunu merak edişimiz üzerine kurgulanmış.

Yazarın çocukluğunu geçirdiği küçük kasaba ile yazları gidilen Gölcük Yaylası’ndaki 1928’de inşa edilmiş lüks otelde kalınan yıllar. İmtiyazlı öğrenci olan yazar, yazları geçirdikleri bu lüks otelin sahibinin hiç evlenmemiş kızlarının hayatlarını daha sonra elli yıl boyunca hep merakla izleyecektir.

Ve öykünün finalinde küçük bir not vardır: “Son bölümler ise, henüz yaşanmamış, dolayısıyla yazılmamıştır.” Bir bakıma yazar bize iki kız kardeşi hâlâ izlemeye devam ettiğini anlatıyor gibidir. -2011-

Güvercinler ve Matmazeller öyküsünün kaynağı, altşuurda biriken hatıra ve izlenimlerin bilince yükselmesi olarak görüleceği gibi bu birikimlerin sadece çocukluk, ergenlik, yetişkinlik gibi durumların ruh haletleri ve intibalarından oluşmadığı, tüm öykülerinde olduğu gibi bu öyküsünün yapısıyla ilgili entelektüel bir ilgi olduğu da düşünülmelidir.

Giden öyküsü 1955 yılında yazılmış bir öykü. Eşinin gidişini düşünüp üzülmek değil gibi görünse de hissettiği, onu üzen yetersizlik duygusudur. Hiç bir şey yapmama isteği duymaktır. Giden gittiği vakit o yer yine eskisi gibidir. Ama değişen ne var diye sormadan edemez kendine. Yine eski orasıdır. Ve her yer eskidir. Yıllar eşyayı değil onu bitiyordur. Günden güne içindeki dünya değişmeden ölüyordur. “Kişioğlu bir bataklıktır,” der Demir Özlü. Her şey onda kaybolur. Çıkmamak üzere dibe gider. Sonra o bataklığa kendini de dâhil eder. Anlar ki, bataklığın içinde ve bataklıktan bir parçadır. O nedenle bu bataklıktan kurtulmak için yeni şeyler aramaktadır. Anlamı yitirmemiş. Bu arayışta sokaklar gelir gözünün önüne. Sokaklar için yazdığı onca yazı, tüm o sokaklar için.

“Tarlabaşı sokağı, bir yokuşla çıkılır. Yerde cam kırıkları,” oradan başka sokağa… Bitiminde gökyüzü. Yaşamında yer tutmasının nedenini biliyordur. Sokak metaforu üzerinden kendi hayatını sorgular. “Artık başka yönlerde, daha geniş, daha kalabalık sokaklarda hiç yenilmemiş bir insan olarak yaşanabilir,” diye düşünür.

Tüm bunlar pastane penceresinden dışarıyı izlerken yaşanılanların gözünün önünden geçmesidir. Pencere önünden geçenlere bakarken kendi halimize dönüştür bu. Bir pastanede oturulup bütün bu sokaklar için hayaller kurulabilir. İşe nereden başlamalı diye sormayı gereksiz görür yazar.

Aldatıcı, öyküsünde sevgilisi İhsan’a evini tarif eder. Düzgün dizili caddelerin, Ankara’da birbirlerini kesmesine, dikey olmasına bağlar İhsan’ın gelmeyişini. Evi bulması kolay değildir, evin numarasını bilse de yabancısı sayılır. Oysa uzun bir zaman geçer. İhsan gelmez. Üç ay ya da birkaç mevsim. O gelmiyordur. Sabahları herkes işine gidince bomboş kalan yollar, bomboş yollar, ıssız, geç kalınca da bir korku duyar. İhsan’ı hayal eder, buluşup konuşmalarını. Eğer gelirse ona baş eğmeyecektir. Yaşam nasıl olsa geçiyordur.

Uzun bir kışla güz geçmiştir ara sıra derinden yoklayan, aynı yerde duran düşünceleriyle. Babasının, görüşmesine koyduğu yasaklar. “Herkes neler diyor?” O zaman Güniz herkesi düşünür. Kimdir bunlar? Kadınlı, erkekli kökten taşralı, oraları unutamamış kadınlar, erkekler.

Aldatıcı öyküsünde insanın özgürlüğü, seçimler yapmak zorunda kalması, bu seçimlerle kendini inşa etmesi, başkalarına karşı sorumluluk duyması ve bu edinimlerinin sonuçlarına katlanması insanın bir anlamıdır.

Sonra İhsan’la yaşadığı sevginin, duygusallığın artırdığı tensel hoşlanma. Babasına karşı gelişlerindeki korkuları. Babasının onu payladığında içinde büyüyen istekleri yıktığında duyduğu korku. İhsan o zaman Güzin’e “Yaşamaya düşman o adam. Senin de içini öldürecek,” demişti. Bilinmeyen bir yana doğru koşuyordu her şey. Yaşam da. Sonrasıyla da, öncesiyle de ilgili bir şey bilmeksizin, durgun bilinciyle boş bir yaşamaydı onunki. Boş bir yaşama. İhsan olmasaydı.“Sonra bu büyük kentte yaşarken de düşündü bunları.” Düşünmekle geçen boş bir yaşama.

Yazar burada İhsan’ın bırakıp gitmesiyle bırakılmışlığı, babasının ve toplumsal çevrenin yıkımıyla yok oluşu, ölümlülüğü bize anlatmaktadır. Güzin’in kaygı, özgürlük –babası dışarı çıkmasına izin vermiyor- seçim –İhsan’ı seçiyor- gibi kavramlar insanın kimi zaman içe dönük, karamsar, eylemsiz hallerini okuyucuya gösterir. İhsan’ın gelmeyişini, Güzin’in kendini dünyaya bırakılmışlığını, dayanıksızlığını bir bakıma hür olmaya hapis oluşunu, mevcudiyet kaygılarını ve bundan çıkış için aradığı çareleri –pastanede camın önünde oturup sokakları düşünmesi- bizi yazarın var olmakla ve varlıkla ilgili derin sorgulamalarına götürür. Üstelik bunu öykü gibi dar bir alanda yapmak kolay bir durum değildir. Çünkü öyküde bu derinliği sorgulayacak zaman ve alan yoktur. Öykünün ayrıntıya girilmeden, yoğunlaştırılarak aynı zamanda okuyucuya estetik bir haz verecek tarzda anlatılmasından doğan kısa ve mensur tür oluşu yazarı bir ölçüde sınırlar.

Demir Özlü’nün, Güvercinler ve Matmazeller kitabının bazı öyküleri üzerinden yaptığımız incelemelerin bize ışık tutacağından hareketle, onun öykücülüğünün yalnızca teknik ustalıktan kaynaklanmadığı, yaşamının içinden geçtiği dönemlere göre de değişen bir duyarlılığa sahip olduğu görülür. Bunları özetlersek;

- Yaşanılmışlığın öyküye katılmasındaki doğallık,

- Konuşuyor gibi yazmanın yaşayan Türkçedeki gündelik durumu yansıtması,

- Gerçekçi gözleme dayalı tasvirler ve çarpıcı mekânlarla kurulu öykülerdeki yazım dilinin kişisel bir tarza ulaşması.

- Öğreticilik. Demir Özlü’nün öykülerinde baskın niteliklerden birisi de duygunun öyküye katılmasının yanında topluma mesaj verme kaygısıdır.

İsveç’te yaşaması onun için ufuk açıcı bir öğrenim süreci olmuş, hem dünya görüşünün hem de öykü anlayışının biçimlenmesinde burada edindiği bilgiler yönlendirici bir işlev görmüştür.

Demir Özlü’nün, Güvercinler ve Matmazeller isimli Düş Öyküleri olarak adlandırdığı kitabında o varolmayı unutan, kendini sıradan dünyaya, işlerin gidiş şekliyle ilgili kaygılara teslim eden ve “ötekiler” dünyasında kaybolan birisi olmamıştır.

Demir Özlü, “Varolmayı düşünen” kişi olmanın farkındadır, sadece kendi varlığının kırılganlığını değil, kendine olan sorumluluğunu da düşünür. Kendi sınırlarını kabul eder ve bunlarla yüzleşir. Ancak o zaman insanın varlığı, kendisini kuşatan dünyanın üzerine örttüğü hiçlik örtüsünü kaldırır.


Güvercinler ve Matmazeller

Demir Özlü

Yapı Kredi Yayınları

164 sayfa, Öykü

2018

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör