Ara
  • NEŞE AKSAKAL

Hakan Bıçakcı’nın Doğa Tarihi’nde Botoxla Dönüşüm




Yabancılaşma, toplumsal sistem içinde bireyin kimliğini kaybetmesi, yaşamın kişiselliğini yitirmesi ve anlamsızlaşması anlamına gelir. Yabancılaşma, süreç içinde farklılaşma ile ortaya çıktığı için özünde dönüşüm olgusunu barındırır. Kafka’nın ünlü Dönüşüm romanındaki Gregor Samsa, anamalcı (kapitalist) siteme uyum sağlamış, bu çarkın içinde kendini keşfedememiş, insani değerlere yabancılaşmış, gündelik hayatın ve iş hayatının rutin işleri arasında adeta robotlaşmıştır; fakat bunun farkında değildir. Yazar genç Samsa’yı böcekleştirerek onu sistemin ve iş hayatının dışına iter. Samsa’nın çevresi içerisinde gerçekleştirdiği tüm bireyleşme çabaları karşılıksız kalır. Bir böcek yalnızlığında ve dışlanmışlığında geçen günlerin sonunda Samsa yaşamını kaybeder ve ölü bedeni evden dışarıya süpürülür. Yani anamalcı sistem onu üretemediği nedeniyle kendi alanından dışarıya atmıştır. Hakan Bıçakcı’nın Doğa Tarihi adlı romanında da kapitalist sistemin çarkı içinde kaybolan bir kadın anlatılmaktadır. Romandaki Doğa karakteri de bir dönüşüm yaşamaktadır. Bu dönüşüm, Kafka’nınki gibi çok yönlü bir metafor değildir, Doğa’nın kendi bedeni üzerindeki değişikliktir. Romanda ana karakter olan Doğa’nın, estetikler eşliğindeki dönüşümü doğrultusunda, giderek algısını ve ruhsal dengesini kaybetmesi anlatılmaktadır.


Doğa, metropollerde acımasızca yaşanan anamalcı sisteme ayak uydurmak için çırpınan, sürekli iyi görünmek, magazin dergilerindeki kadınlar gibi hem güzel hem başarılı olmak, onaylanmak isteyen bir kadındır. Bir plazada iyi bir pozisyonda çalışmakta, lüks bir sitede annesiyle ve köpeği Fifi ile birlikte yaşamaktadır. Babası annesini terk edip daha genç bir kadınla gitmiştir. Ailesi dağılmış, kendisi bu süreçte daha da yalnız kalmıştır. Bu onun baş edemediği bir duygu değildir, metropollerde artık kanıksanmış bir şeydir; insandan, insana ait olandan uzaklaşmak, nesnelere, imajlara, sistem tarafından ortaya konan modellere yakınlaşmak. Doğa, “güzel” görünmeye oldukça fazla önem vermektedir, toplum içinde, iş çevresinde, özel hayatında güzel ve kusursuz görünmek adeta onun varlık nedeni olmuştur; romandaki anlatımla Doğa, tepeden tırnağa “kalite” olarak durmaktadır. Bunun yanı sıra Doğa’nın hayatı fazlasıyla tekdüzedir. Her gün aynı şeyleri yapar, güzel ve iyi görünmek için bir tören gibi güne kendini hazırlar. Sunumlar, her gün gidilen lokantalar, alışveriş merkezleri, güzellik salonları, botoxlar, falcı ziyareti, masajlar, spor salonları, kutlamalar, onun rutin hayatıdır. Kendisi adeta bir robot gibi yaşamaktadır. O, bu hayatta güzelliğiyle ve işiyle var olduğuna inanmakta, estetikli göğüsleri, botoxlu dudakları, lensli güzel gözleri kendine güvenini getirmektedir buna karşın Doğa, zaman zaman kendini değil de sanki başka birinin hayatını yaşadığını hissetmektedir. Doğa’nın arkadaşlıkları da yüzeyseldir ve sürekli değişir, sevgilisi Onur ile ilişkileri de yapaydır; duygularla değil, görev bilinciyle hareket ederler. Onur pahalı hediyelerle, lüks mekanlara gitmelerle ona karşı görevini yerine getirmektedir. “Huzurluydu. Görevini yerine getirmenin huzuruydu bu. Sevgililer gününde sevgilisini yemeğe çıkarmış ona iyi bir hediye almıştı. Sevdiği insanla güzel zaman geçirmenin mutluluğu yerine, sevgilisi olan insanla doğru zamanda doğru yerde olup doğru hamleleri yaptığı için huzurluydu.”


Doğa, kapitalist düzenin seçkin bir temsilcisi olmuştur, yaşadıklarıyla kendisine, çevresine ve giderek topluma yabancılaşmıştır. Yüksek plazalı, gösterişli, sahte yaşamın dışına çıkıp gerçek hayata yaklaştığı zamanlarda kendini topluma yabancı gibi hisseder. Toplumsal, kültürel ve doğal çevresine uyumu azalmış, çevresi üzerinde denetimini kaybetmiş ve giderek çaresiz kalarak yalnızlaşmıştır. Çevresindeki insanlarla işlevsel ilişkiler kurmaktadır Doğa. Her gün gittiği lokantadaki garson ona etiniz nasıl olsun, sorusunu sorma işlevini üstlenen birinden başkaca bir şey değildir; çünkü onun işlevi, müşterilere hizmet etmektir. Her sabah gördüğü kapıcı, güvenlik görevlisi ya da valeler işlevselliğin oluşturduğu ilişkilerin yaşadığı kentlerde sadece birer tanıdıklardır. Birbirlerine ‘tanıdık’ olan kişiler birbirlerini aslında tanımazlar; bireysel anlamda kişinin kendine özgü kişiliğini derinlemesine bilmezler çünkü.

Doğa bir gün bir mezuniyet yemeğine katılır yenilenmiş cildiyle. Mezuniyet yemeğinde yeni imajıyla en çok kendisinin konuşulacağını düşünürken bu yeni imajın o ortamda konuşulan bebekler kadar ilgi görmemesi onu şaşırtır ve bu durum sinirlerini bozar. Yaşadığı hayattaki mutsuzluğu giderek çoğalır. Üniversite yıllarına, oradaki gerçek ilişkilere dönmek ister. Yaşadıklarına yabancılaşmaya başlar. Bu yabancılaşma onu kaygı bozukluklarıyla birlikte panik atağa kadar sürükler. Kilolu olmak, güzel görünmemek korkusu onun kaygılarını iyice arttırır, kabuslar görmeye, daha da zayıflamaya başlar.


Bir gün her şey alt üst olur. Doğa, hem işteki pozisyonunu kaybeder, hem sevgilisi Onur’dan ayrılır, daha da önemlisi bulunduğu ortamdaki en güzel kadın olmadığının farkında varır, artık her şey yön değiştirmiştir. Evden çıkmamaya, yemek yememeye başlar. Falcının söylediği gibi içinde iki Doğa vardır. “Durup dururken falcının çatallı sesi yankılandı içinde: “Senin içinde iki kadın var kızım.” Daha önce hiç düşünmemişti. Bu iki kadından biri kendisi, diğeri eski doğa olabilirdi aslında.” O eski doğal, gerçek Doğa’yı bedenen de ruhen de öldürmüştür; şimdi ise oluşturduğu bu yapay bedenden kurtulmak ister. Bu hayattan önceki gerçek olan Doğa bir dönüşüm gerçekleştirmiştir. Bu dönüşüm, bu yapaylık onu var edemez; bunalıma girer ve sonunda ilaç içerek intihar eder.

Dönüşüm’de ve Doğa Tarihi’nde sistemin dayattıklarını yaşayan böyle olduğu için kendini ortaya koyamayan, kendi seçimlerini yapamayan kişiler anlatılır. Bu kişiler önce kendine yabancılaşmış, sonra yalnızlaşmış, ardından içsel parçalanma yaşamış, sonunda da yok olmuşlardır. Böylelikle kapitalist sistemin bireyi sorumluluklar, görevler yoluyla tüketip iletişimsizliğe ve yabancılaşmaya ittiği, dayattığı kimliğin dışına çıkan kişiye yaşama şansı tanımadığı söylenebilir.


Doğa Tarihi, metropoldeki bir iş kadını profilini odağa alarak kadının kendine, bedenine ve çevresine yabancılaşmasına bir bakış olarak okunabilir. Romanda metropol hayatına odaklanan bir bakışı yansıtma konusu değildir; adından da anlaşılacağı gibi Doğa’nın tarihine odaklanılmıştır. Doğa’nın kendisine yabancılaşması anlatılırken toplumsal yabancılaşma durumuna hemen hemen hiç değinilmez, uzam olarak bu büyük plazalardaki yaşam gösterilmez, arka sokaklar romana girmez ya da İstanbul’un metropole dönüşüm sürecinden söz edilmez. Roman döneminin İstanbul’undaki kentsoylu kadınların bedenlerine sıkışıp kalmalarını anlatması açısından önemlidir ama arka planda işleyen uzam zayıf kalmaktadır. Ana karakterin dönüşümüyle birlikte toplumsal dönüşümler de işlenseydi roman, belki de bir parça bu yüzyılın Emma Bovarisini göstermiş olacaktı. Kim bilir belki ilerleyen süreçlerde bu tadda klasik bir roman okumak nasip olur.


Hakan Bıçakçı

Doğa Tarihi

Roman, 227

İletişim Yayınları, 2014

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör