Ara
  • ÇİĞDEM ÜLKER

Hayallere giden / Lizbon'a Gece Treni


“Okuyan insanlar vardı bir de ötekiler. Birinin okuyan mı okumayan mı olduğu hemen anlaşılıyordu. İnsanlar arasında bundan daha büyük bir fark yoktu. Gregorius bunu iddia ettiğinde insanlar şaşırıyorlardı, kimileri de böyle çarpık bir fikir karşısında başlarını iki yana sallıyorlardı. Ama böyleydi.”

Adı bile çağrışımla dolu Lizbon’a Gece Treni, Pascal Mercier imzalı. (İlk basım 2014, Carl Hanser Verlag, München) İsviçreli yazarın gerçek adı Peter Bieri; o, felsefe metinleriyle açıklanması zor olanı anlatabilmek için roman yazdığını söyleyen bir felsefeci. Yazarı felsefeci olunca roman kişisinin de bir Latince hocası olmasına insan şaşırmıyor. Adamın adı Gregorius ama arkadaşları ona Mundus (dünya) diyor, ancak o, dünyayla değil sözcüklerle, dillerle, eski kitaplarla ilgili. Mundus, hayatın maddi değil; teorik tarafında yaşıyor. Latinceyi seviyor, kitaplarla ezeli dost ve Roma’nın filozof imparatoru Marcus Aerilius’u okuyor. Ancak Gregorius, hayatın enerjisine kapalı, yalnız bir münzevi. Hiçbir tutkusu, merakı, heyecanı, karısı, sevgilisi, kedisi bile yok.


An Gelir Her Şey Değişir

Sonra onu Lizbon’a Gece Treni’ne binmeye götürecek o tuhaf olayı yaşıyor.

Genç kızı Bern’de köprünün üstüne çıkmış, kendini Aere nehrine atacakken gördüğü ve intihardan kurtardığı an her şey değişir. Gregorius, koşar, kızı tutar, onu ölümden kurtarır. Orada, köprünün üstündeki garip tesadüfte kız, ona bir iki cümle söyler. Gregorius, söyleneni anlamaz ama cümlenin Portekizce olduğunu anlar. Ölümün eşiğinde duran bu kızın dilinin tınısı, sözcüklerin vurgusu, adama hiç de yabancı değildir. Bu dil; Latinceyi ezbere bilen adama hem çok yakındır hem tamamen yabancıdır. Gregorius ölü dil Latincenin uzmanıdır. Gramerinin her ayrıntısını bilir ama işte canlı olarak konuşulunca tek kelime bile anlayamamaktadır; oysaki Portekizce; Latincenin canlı olan tek lehçesidir. Gregorius, ömrünü Latinceye adamıştır ama onu hiç duymamıştır. Hazin bir durumdur ve garip bir çelişkidir.

Yazarın ortaya koymaya çalıştığı tema tam bu anda görünür olur. Bir dil ya da hayat, teorik olarak öğrenilecek bir şey değildir. Hayat; yaşanacak, konuşulacak, dinlenilecek, tutkuyla sevilecek, onun uğruna ölünecek şeydir. Sonrası hızlı gelişir, adam önce Portekizce bir konuşma kitabı ve kasetler alır. Artık, Lizbon’a gitmek, Latincenin yaşayan şekli Portekizceyi duymak ve bu dili konuşmaktan başka bir şey düşünmemektedir. Bu “karşılaşma” artık kaçamayacağı bir hayat amacıdır. Rollo May’ın encounter dediği türden bir karşılaşma’dır bu. (*) Hemen o gece atlar trene. Lizbon’a Gece Treni’ne. Onu gerçek hayata, yağmurlu İsviçre’den güneşli Portekiz’e, hayatın karanlık gecesinden aydınlık sabahına taşıyacak olan trene.

Gregorius’un adeta vecd içinde yapacağı yolculuk başlamıştır. Lizbon’a Gece Treni yola koyulmuştur, Fransa’yı, İspanya’yı hızla geride bırakır; yolcusu Gregorius’u hayatın nazariyatından pratiğine, Latincenin lügatinden, konuşulduğu yere, karanlık okuldan okyanusun uğuldadığı kente götürmektedir. Zamanın taşlarda donup kaldığı Bern’den “Karanfil Devrimi”nin hâlâ canlı olduğu Lizbon’a. Lizbon’a Gece Treni, Gregorius’u ölü Latince durağından almıştır, son durak Portekizce durağında bırakacaktır. Roman, uzun ve yoğundur. Bu yolculukta, Gregorius’un elindeki kitap bir kent rehberi ya da Portekizce lügati değildir. Gregorius’a bu yolculukta eşlik eden, tesadüfen satın aldığı Portekizce bir romandır. Yaşlı felsefe hocası şimdi bu kitabın izini sürmektedir. Um Ourives Das Palavras’ın yazarı (Sözlerin Kuyumcusu) Amedeu Prado isimli bir genç doktordur, çok da genç ölmüş bir Lizbon soylusu hayatını anlatmaktadır. Roman içinde roman, sözün içinde bir başka söz, aforizmalar peşinde bir anlatı. Felsefe metninin sızamayacağı halleri romanın akışı içinde anlatabilme kolaylığı. Portekizli Saramago’dan ve Pessoa’dan alışkın olduğumuz o felsefi söylem Pascal Mercier’de de belirgindir. Mercier, hayatın okunabilir bir şey değil, yaşanabilir bir şey olduğunu sayfalar boyu okura hatırlatır. İçe dönük Latince uzmanını, Lizbon’da hayatın ta kendisiyle defalarca çarpıştırır. Sınıfta Marcus Aerilius’un iki bin yıllık sözlerini tercüme etmeye çalışan Gregorius şimdi bambaşka bir şeyin tam ortasında, tutkunun, gerçek aşkın ve acının çığlığını duyduğu noktadadır. Lizbon’da geçmişte yaşananı anlamaya çalışırken duyduğu heyecan, onu ilk kez kendi hayatıyla da yüz yüze getirmektedir. Evet; ona rehberlik eden yine bir kitaptır, ama gramer değildir, hâlâ kanayan bir metindir. Sözlerin Kuyumcusu adlı bu romanı, Diktatör Salazar karşıtı direnişçi Amedeu Prado sanki kendi kanıyla yazmıştır. Satırların; insanı ve tarihi derinden kavrayışı Gregorius’u adeta büyüler, artık Lizbon; onun için vecd içinde yaptığı bir hac yolculuğudur. Sözlerin Kuyumcusu’nun yazarı Prado’nun izlerine, akrabalarına ulaşmaya çalışır, onları tanıdıkça tutkusu kuvvetlenir. Lizbonlu bu doktor; aşkı, devrimi, sadakati, ihaneti yaşamış, kendi varoluşunun anlamını çözmüştür. Genç ölmüştür ama Gregorius’un hiç bilmediği duyguları tanımıştır. Sözlerin Kuyumcusu ve Lizbon’a Gece Treni romanda iç içe gelişir. Kentin sokaklarından o eski tramvayla geçeriz. Okyanusun kıyısında durup ufka bakarız. Bu limandan açılan ve başka dünyaları ve okyanusları keşfe çıkan Vasco De Gama’nın, Macellan’ın, Dias’ın durduğu yerde durur ve tekrar kitaba döneriz.

Başka Bir Hayat Mümkün Müdür? Anlatıya “Birer nehirdir hayatlarımız adına ölüm denilen o denize doğru akan.” diye başlayan Pascal Mercier, roman kişisini başka bir hayatın mümkün olduğu noktaya getirmiştir. İlk sayfalardaki yarı ölü Latince uzmanı Gregorius, şimdi belki de okyanusa atlayıp hızla yüzmeye başlayacaktır. Değil mi ki elindeki kitap, başkaldırma, kendini adama, dostluk, direniş, aşk ve şiirin kitabıdır, onu yüksek sesle okumanın ve doya doya yaşamanın tam zamanıdır. Hayat biz plan yaparken tanrının güldüğü bir şeydir derler ya; yazar da anlatıyı aynı alaycı gülüşle bitirir. Eğer hayatı yaşamamışsanız yapacak bir şey yoktur. Roman; kahramanın beyninde bir tümör olduğunu, ölümün yakın olduğunu söyleyerek biter. İyi ki Lizbon’a gitti, iyi ki tutkunun ve direnişin şehrinde hayatın peşinden koştu, deriz son sayfalarda. Yaşam dediğimiz şeyin belirsizliğini ve onun gerçek yönetmeninin “tesadüfler” olduğunu düşünürüz. Ama belki de Gregorius; geri döndüğü Bern’den tekrar kaçabilecek, Lizbon’a bir kez daha gidebilecektir. Portekiz direniş hareketinin düşlediği hikâyesini yazabilecek, Marianna ile yine o kahvede oturup geçmişi ve geleceği konuşabilecektir. Bu bir hayaldir ama zaten hayat da her dakika kurup durduğumuz o hayaller değil midir? Ve Gregorius’un muhteşem beyninin kıvrımları arasında büyüyüp duran o habis tümörü yenmesini sağlayacak olan da zaten o hayaller değil midir? Romanın son cümlesi yine felsefenin söylemiyle gelir: “Hayat, yaşadığımız şey değildir; yaşadığımızı hayal ettiğimiz şeydir.” O zaman var olsun hayallerimiz ve onların peşine takılan biricik hayatlarımız.

(*) Karşılaşma’ya (enconter) iki kutup da zıtlık içinde girer. Kişi(ler)karşısındakiyle bir kader ilişkisi içinde karşılaşır. Yaşama değer olarak katılacak şey orada tam karşısındadır. Kişi karşısındaki değer olasılığını ya nefretle (negatif yoldan) ya da sevgiyle (pozitif yönden) var edecektir. Ya kaderi onu yener, özgürlüğünü yitirir, değer yaratamaz ya da kaderiyle özgürlüğünün diyalektik sentezini kurar, değer yaratır, o halde benliğini yaratır. (ç.n) ( Rollo May, Yaratma Cesareti, Metis Yayınları, sayfa 65)

Lizbon’a Gece Treni

Pascal Mercier

Çeviri: İlknur Özdemir

Roman, 400 s.

Kırmızı Kedi Yayınevi, 2020.

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör