Ara
  • GÜLTEKİN EMRE

Hayatı Kayan Kayık



İlkin yan yatmış kayığı gördüm. Kaburgalarını saymaya çalıştım, yoktu; hiçbir şeyi kalmamıştı.

Tek bulut yoktu gökte. Tek bir bulut.

Dalgalar ayağımı yalamaya çalışıyordu. Küçücük, yumuşacık dalgalar. Etrafta, havada ne karabataklar ne de martılar vardı dönüp duran ya da oraya buraya konan, konmaya çalışan. Yosun kokusu da sevilir. Kayık beni görmedi, sırtı dönüktü. Adı neydi kayığın? Martılar konmuyordu kayığa. Nedenini merak ettim. Kayığın uç kısmında yanık bir yer vardı dudağın kenarındaki morarmış ya da kabuk bağlamış uçuk gibi. Yanmayan bir harf, A. Gerisi yok. Arzu mu? Alev mi? Aşk mı? Aşklım mı? Ada mı? Aysel mi?... Adsız kayık olur mu? kayığa, bir şey olduğunu düşündüm. Güneş batmak üzereydi, el sallayıp duruyordu. Süslü bir cümle oldu, bu, dedim. Güneş nasıl el sallasın? Renkli ışınlarını bir bir topluyor diye düşünmem doğru olurdu. Bu da süslü ya neyse. Kimse duymadı. (Oysa herkes süslü cümleler duymak istiyor.)

Güneşe, içimden “iyi yolculuklar,” diledim. (Güneşe iyi yolculuklar dilenir mi?) Gidiyor işte o da, gidiyor. (Gitsin, yarın yine gelecek.) Gidiyor dünyanın öteki yarısını uykudan uyandırmaya. (İşte burada güle güle demek gerekiyor.) Güle güle mi gidilir hep? Gözyaşları dökülmez mi ayrılıklarda?

Kıyı. Naylon torbalar, boş bira şişeleri/kutuları, sigara izmaritleri, çocuk bezleri, kadın petleri... saltanatı! Kum, yosun, ağ, branda, kuru ot, boş su şişesi... yığını.... İskeleler yalap şalap yapılmış, kırık dökük. Kimisinde bir kayık bağlı, bazısı kayığını bekliyor. Her iskeleye bir kayık ya da her kayığa bir iskele mi gerekiyor, diye düşündüm. Uzakta, birileri ahşaptan yeni bir iskele yapmaya çalışıyor kan ter içinde. Konuşmalar duyulmuyor. Demek, “ her kayığa bir iskele” gerekiyormuş düşüncesini çekiç seslerini duyunca düşündüm.

(Herkesin bir iskelesi olursa, her kayığın da, ülkemiz çöp ülkesi olmaktan kurtulur mu acaba?)

Her kayığın bir değil iki değil ne çok öyküsü vardır. Öyle ya her iskelenin de ne biri ikisi üçü pek çok anlatacak şeyi vardır. Ağızları dilleri olsa iskelelerin, kayıkların, bir konuşsalar denizin altını üstünü bir dile getirseler... ah, bir dile getirebilseler!.. Çevrelerini bir görseler, çevrelerini, ah, bir görseler, ne görürlerdi acaba? Pislikten başka da görülecek ne çok güzellik yok mu? Ada’nın görünümü güzel, düş kurdurucu değil mi? Bunları kendime, kurduğum düşleri düşünerek, söylüyorum.

Deniz ayaklarıma sarılıp duruyor küçük küçük dalgalarıyla. Beni içine çekmeye çalışıyor ya da kucaklaşmaya ikna etmeye... (Çocuklarının adını “deniz” koyanların kaç kaçı denizi gördü acaba?)

Karnı karnıyarık gibiydi kayığın içi, simsiyah. Fena yanmış, kül olmuş, kapkara. Merak ettim kayığın bu hale nasıl geldiğini, ölen falan olup olmadığını da. Soracak kimse yok. Uzakta iskele yapmaya çalışan adamlara kayığın bu hale nasıl geldiğini, neden yandığını sormak da olmazdı. Onlara ölümü anımsatmak gibi olacağını düşündüm. Nasıl olsa, gün gelir, günü gelir öğrenirim, öğrenilir. Biri söyler bir sohbet sırasında. Felaket çabuk yayılır, duyulur gecikmeden. Öyle de ben daha önce duymadım kayığın yanışını? Kayık gizli gizli mi yandı acaba?

Hava kararıyor. Gri, ama hiç görmediğim kadar gri gökyüzü. Karanlığa sığınmaya, göğün göğsüne karışıp gitmeye hazırlanıyor gölgeler, nesneler. Karşıdaki Çiçek Adası’na giden motorun tahta iskelesi birini bekliyor gibi, öyle mahzun. Güneş batırırken Ada’nın bekçisi önümden geçerken hep selam verir bana. Elindeki Pazar arabasını zar zor yerleştirir kayığa. Motoru çalıştırıp, burnunu adaya çevirip basar gaza. Pat patlar giderek azalır, giderek duyulmaz olur. Midye çiftliği oluşturacakmış diyordu komşular.

İskeleler de yalnızlık çeker mi? Neden çekmesin? Onların can yoldaşları kayıklar, motorlar, tekneler, gemiler değil mi? Her iskele boyuna boşuna, yoksulluğuna, zenginliğine, soyuna sopuna göre gemi, yat, tekne, motor ağırladığını düşündüm: İskelelerin de göğsü olur mu? Bağrına basar, ahbaplık eder mi kayıklarla, teknelerle, motorlarla, yatlarla, gemilerle? Deniz. Kocaman bir cep aynası, daha doğrusu ceplere sığmayan bir ayna! Bu aynada uzaklar, avlar, başka denizler, balıklar, ölümler, batık gemiler, yanan kayıklar, fırtınalar, alabora olmuş tekneler, kayıklar cirit atar mı? Ya. Sevda, ayrılık, kavuşma? Şimdi bu da nereden çıktı? Kayığın sevdası mı olurmuş? Taşın sevdasını duymadın mı taş gibi yüreklerde?

Güneş, sanki hiç batmayacak gibi ışınlarını oraya buraya salıp dururken, başını birden denize daldırıverdi. Aynı anda sudan çıkmış, kıyıda denizin batışını gözleyen bir yengeç de, suya “cup” diye dalıverdi. Geride hafif, küçük bir dalgalanma kaldı, sonra o da kesildi. Yengeç de güneş batırdı, diye düşündüm. Dalgalar birbirini kovalamaktan yorgun, isteksiz isteksiz itişip kakışıyorlar, güneşin batışına seviniyorlar mı, üzülüyorlar mı, gel de anla?

Günün ömrü bu kadarmış! Biram bitti. Serinlik çıktı. Gece başladı başlıyor. Biraz sonra ay da yola çıkar. Araç trafiği azalır. Akşam sofraları kurulur: Konuşmalar, kahkahalar, kadeh tokuşturmalar... “Duydun mu’lar.” “Yapma ya’lar...” “Çocuklar geç kalmayınlar...” “Bulaşığı bitirip geliyorum’lar...” “Buyurun buyurun, hoş geldiniz’ler...” “Çay mı, kahve mi’ler..” “Bugün ne sıcaktı ama’lar...” “Deniz bile hiç kesmedi’ler...” “Ah, bir yağsaydı’lar...” “Ya, hiç sorma, yangınlarla baş edememişler...” “Ya, bu nasıl memleket’ler!”, “Hangisine üzüleceksin birader’ler!” “Hangi ülke ormanlarını yok etmek için bu kadar çabalar’lar?”, “Bu nasıl bir düşmanlık’lar!”. ”Yüreğimiz yanıyor’lar.” lar.. lar... lar... lay lay lom... lay lay lom... lay lay lom!.....

Gece, karanlığını bastırıp duruyor; uyku da “geldim... geldim” der durur. Ay, dizleri ağrıyan bir adam gibi yavaş yavaş yoluna devam eder. Havadaki alkol kokusunu yarasalar içlerine çeke çeke uyurlar. Zeytin ağaçları arada bir gerinirler sağdan sola ya da soldan sağa döner gibi. Bulutlar gökyüzüne yapıştırılmış pamuk gibi dururlar sabaha kadar. Tan sökümünde de toz olup uyumaya giderler Kafdağı’nın ardına. Sonra mı? Gelsin masal, gitsin masal!

Balıkçı motorları, tekneleri ağ atmaya çıkarlar karanlığa karışıp giderek. Pat patlar bir yükselir, bir alçalır, bir duyulur, bir duyulmaz olur. İskeleler “uğurlar ola, bereketli ola, kayıklar, tekneler balıkla dola”... derler mi acaba?

Eski, harabe zeytinyağı fabrikasının rüzgârın, yağmurun yıprata yıprata tüketemediği duvarları, tek başına kalmış kulesi de geceye karışıp gitti, yitti.

İçi sevdadan iyice yanmış kayık, kaburgalarını sayıklar kapkara kirpiklerine tutuna tutuna. .

Peki, nergislerini özleyen Çiçek Adası ne yapar gece bağrına basa basa gelip, yüreğini söke söke solumaya başlayınca? Burnundan solur gözlerine sığmayan şimşeklerle. Sonra da iç çeker durur lavlarını püskürtmeyi unutmuş bir yanardağa özenip.

Her karanlığın, her gecenin, her karabasanın aydınlık bir yüzü olacak değil ya! Her kayığın yüreğindeki yangın nasıl aynı olsun? Her sabah nasıl birbirine benzesin?

Uzatma... uzatma... yeter! Yat artık!


Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Ay Tutulması