Ara
  • NİLGÜN ÇELİK

Haydar Ergülen ile Söyleşi: İnsanlığın bir ‘hayvan çağı’ yaşamadan kendine gelemeyeceğine inanıyorum



Sevgili Haydar Ergülen’le söyleşi hazırlığına başladığımda diğer söyleşilerden farklı olan, bugüne kadar söylemediklerini söyleyeceği, bir yerde Haydar Ergülen’in özeti olan bir çalışma planlamıştım. Ama “… hala ne yazarsam yazayım, şiir ya da yazı, sanki ilk kez yazıyormuşum, bu benim ilk şiirim, ilk yazımmış, ilk kez yayımlayacakmışım gibi bir coşku, sevinç, ürpertiyle karışık haz yaşıyorum,” diyen, yazma heyecanını kaybetmeyen, çalışkan, edebiyatçı sorumluluğu ile olaylara yaklaşan, kimi zaman sitemkar, kimi zaman itirafçı, şair, yazar Haydar Ergülen’e ne sorsam dönüp dolaşıp edebiyata, yazmaya, şiire gelecek konu.

“Şiir arkadaşlık içindir,” diyen şairimizi sıkmadan ve okuru kaçırmadan “Nar’ın babası” Haydar Ergülen ile oradan buradan ama olayların bam telinden soracağım sorulara buyurunuz.


Kız babası, Nar’ın babası olmak tüm duyguları en üst perdeden yaşamanıza sebep olduğunu düşünüyorum. Sevincin de, korkunun da mutluluğun da. Doğru mu düşünüyorum? Baba Haydar Ergülen son zamanlarda baba olarak neyi önceliyor?

-Kendi ergenliğimi atlatamadan, Nar’ın ergenliği başladı! Şaka yapmıyorum, Türk şiiri ergendir, ben de onun içinde yer alan, yazan biriyim! Ergenlik üstüne kitaplar okuyorum, ama ne yaparsanız yapın o doğal sürecini yaşıyor. Ne zaman tamamlanır, bilmiyoruz. Umarım şairler kadar uzun sürmez Nar’ın ergenliği! Bir de 6 Haziran’da LGS var, lise giriş sınavı. Bu eğitim yılının tamamını evde, uzaktan eğitimle geçiren bir çocuğun ruh hali ne kadar iyi olabilir ki? Memleketi kendileri için İmam Hatip cennetine çevirdiler, bizim çocuklarımızsa doğru dürüst bir liseye girebilmek için çok çalışıyorlar ve yarışıyorlar ne yazık ki! Nar da bunun bir parçası. O nedenle şu anda yaşadığım sevinçten çok korku ve tedirginlik. Memleketin gerici ve faşist iklimi ve ağzını açana silah göstermeleri de hepimiz adına, özellikle kız çocukları adına beni çok kaygılandırıyor. Hepsi silahlanmış, bu kaçıncıdır, silahla, tüfekle poz verip, ‘reis emret ölelim, öldürelim!’ diyorlar. Diyen de din dersi öğretmeni! Bu yavşağa elbette hocam demem, ama hangi dinde yazıyor diye sormak isterim!


İlk şiirinizi 9 yaşında yazdığınızı söylüyorsunuz. Ve “Şiirimin içinde bir öykücü oturuyor, balkonunda mı, bahçesinde mi, kapısının önünde mi bilmem!” diyorsunuz. Şiir oldukça karmaşık bir alan. Bu sebeple en merak ettiğim şeylerden biri insanın kendini bu alanda nasıl keşfettiği. Türkiye’de edebiyata herkes şiirle başlar ve herkes şair oldum sanır. Sizce şair nasıl olunur? Siz ilk ne zaman şair olduğunuzu anladınız ya da hissettiniz?

-Benimki biraz erken olmuş, kabul. Aslında 11-12 yaşında başlanır şiire! Ben o yaşa geldiğimde şiiri çoktan bırakmıştım bile! Sonra da üniversitede yazdım yeniden, üniversite bitmedi demek ki, hala yazıyorum! Ortaokuldan üniversiteye dek öyküler yazdım. En yakın arkadaşımın bir tren kazasında ölümü üstüne de acıyla bir şiir yazdım. Herkesin gerekçesi farklıdır. Benim sanıyorum en geçerli gerekçem, okumayı çok sevmemdir. Nerdeyse 60 yıllık bir okurum, okurum, okurum...Yazmak da bunun hem doğal bir sonucu hem de parçası. O nedenle, “yazmasam çıldırmazdım” ama, “yazmasam şaşardım, şaşırırdım!”


Son yıllarda edebiyat atölyeleri birçok insanın ihtiyacını karşılıyor. Roman, öykü atölyeleri… Peki şiir atölye ile öğrenilebilir mi? Bir atölyede şiiri anlatmak için nasıl bir çıta oluştururdunuz?

-Şiir üzerine düşünme, şiirle düşünme diyelim buna. İnsanın doğasındaki şiiri aralama. Onun şiirli bir varlık olduğunu, içinde şiir olduğunu ve şiir içinde olduğunu fark etmesi için çabalama. Bir tür göz kırpma, ıslık çalma, yürürken birdenbire 15-20 santim kadar havaya sıçrama ya da dans etme. Sen şairsin değil sen şiirsin ve bunu duyabilir, görebilir, düşünebilir, yazabilirsin deme. Şiir yazmak şiirin küçük bir parçasıdır ve amaç değildir bence! Şiiri duymak ve onunla düşünmektir aslolan.


Şairlerin hep melankolik olduğunu söylerler siz melankolik misiniz?

-Hiç öyle bir halim var mı? Yalnızlık edebiyatı yapmam, bir, melankolik değil neş’eliyim, iki, ve şiir hiçbir şeyin sonu değildir, üç!(Bunu melankolik şairler için söylüyorum, üzülmeyin geçer!)


43 yaşından sonra kedileri sevmeye başladınız. İlk kedinizin adını uzun arayıştan sonra “Mısır” koydunuz. 2007 yılında Metin Altıok Şiir Ödülü'ne layık görülen Üzgün Kediler Gazeli adlı kitabınız, Mısır’ın ve onun kızının nezdinde tüm sokak kedilerine ve kızınız Nar’a adanmış bir kitap. Bir hayvan sever ve evinde kedi besleyen biri olarak elbette bu beni sonsuz mutlu etti. Faruk Duman’ın Doğa Betiği adlı kitabı da bir vaşağa ithaf edilmişti. Ben edebiyatçıların bu hareketlerinin çoğalmasını dileyerek hassasiyetin uzun vadede hayvanlara saygı gösteren toplumu oluşturacağı düşüncesindeyim. Hayvan Hakları Yasasının bir türlü çıkamamasından başlık atarak bu konudaki düşüncelerinizi merak ediyorum.

-Faruk Duman için henüz bir şey yazamamanın üzüntüsü içindeyim. Sağda sola andım, yıllık değerlendirmelerde hep öykü ve romanlarını seçtim, atölyelerde yapıtlarından söz ettim, özellikle “Sus, Barbatus”lardan. “Doğa Betiği”ni de okudum, hemen tüm kitaplarını da. Onu bir yeryüzü destancısı olarak görüyorum ve okuyorum. Bu destanın Türkçe olması da benzersiz bir mutluluk kuşkusuz. Ürpertici, nefes kesici, hayranlık uyandırıcı bir yazar ve yapıtları diyeyim.

İnsanlığın bir ‘hayvan çağı’ yaşamadan kendine gelemeyeceğine inanıyorum. İnsan ancak hayvan olursa yeryüzüne yaraşır bir tür olur. Yoksa ‘eşref-i mahlukat’ diye boşuna övünür durur. Türkiye, uzun zamandır “seninle gurur duyuyor” diye övülenlerden utanıyor olmalı. ‘Yeni Türkiye’ dedikleri de bu ‘Yeni Cahiliye’ dönemi sanırım. Ben başka bir Türkiye göremiyorum çünkü! Haklılar da ‘unut, uyut, yut!’ Usta az bile demiş, bugünleri görseydi, akrepten de koyundan da özür diler, “insan gibisin kardeşim!” derdi bana kalırsa!

İnsanlar ancak hayvanlarla kardeş olduklarının farkına varırlarsa, o zaman insan olurlar! Öte yandan insan niye yaradılmışların en şereflisi sayılsın ki, yaratıcı tabiat ana kimseye böyle bir paye vermez, vermemiştir de, o insan’oğlu’nun hüsnükuruntusu!


Sizin cümlenizle bir “kahramanınız” var. Nermin Abla. Sizin sayenizde tanıdım ve dinledim. Türkiye’de birçok sanatçının hayatına benzer bir yaşamı var. Şimdi kedi dostu. Söyleşilerinizde bahsettiğiniz bu kişinin hala yaşayıp yaşamadığını bilmiyorum ama yaşamasını dileyerek selamlarımı yolluyorum. Burada onun da adının geçmesini, onu konuşmayı istedim. Ne söylemek istersiniz “Nermin Abla”nıza?

-“Nermin Abla sen bizim her şeyimizsin!” demek isterim buradan. Zira ben artık ‘mahalle’den ayrıldım’ Gerçi bu konuda geçen yıl yayımladığım ‘özür yazısı’ nedeniyle, ‘Haydar Ergülen Cihangir’den ayrılmış’! diye ‘espri’de yapıldı bir yazıda. 25 yıldır oturduğumuz Cihangir’den salgından önce taşındık evet ama, “Yarısı buradaysa kalbimin yarısı Çin’dedir, doktor” dediğine benzer bir durum var Usta’nın. Nermin Abla, yani 70’lerin menekşe gözlü şarkıcısı Nermin Candan, “Hayat mı Bu” şarkısıyla altın plak alan, çok gözde bir şarkıcı. Cihangir’e taşındıktan ve kedileri sevmeye başladıktan sonra tanıştık, kedilerin yanında yer aldığımız için de doğal müttefik olduk. “Sizin Kahramanınız Kim?” adlı bir kitapta onu yazdım, “Kedilerin Florence Nightingale’i” diye. Orucunda niyazında, kedisinde sevabında bir abla. Kendilerine dindar diyenlerin örnek alması gereken bir iyilik eylemcisi. Gece gündüz, yaz kış, sokak sokak, elinde ağır su bidonları, mamalar, yiyeceklerle kedi besliyor Cihangir’in sokaklarında, parkında. Bazıları da oturdukları yerden Filistin’e timsah gözyaşları döküyor! Durum bu! Astıkları gençler oralarda Filistin halkının kurtuluşu için dövüşmeye gitmişlerdi!


Son yıllarda ard arda yayınlanan denemeler seriniz var. 2019, Tuhafiye – Hayalhane Denemeleri , 2020, Çerçöp – Öteberi Denemeleri ve 2021 de yayınlanan Önemsiz Günler ve Haftalar. Hepsi de okuru içine alan kitaplar. Çerçöp’de “Bu Karantinada Biz” başlığı altında 22 yaşında cezaevine giren şairimizden bahsediyorsunuz. İlhan Sami Çomak. Ve ölüm orucundaki Grup Yorum’un müzisyenlerinden. Gazetecilerden, siyasilerden bahsediyorsunuz. Onların işlerinin daha zor olduğunun altını çizip, “Çifte karantina” diyorsunuz. Bu yazınızda sosyal, ekonomik ve kültürel olarak özgürleşemeyen ülkemin resmini çekiyorsunuz. Türk aydını, edebiyatçısı olarak her anlamda “hayattan sürülenler”, umudu nasıl diri tutacaklar yada umudu nasıl yeşerteceğimiz hakkında ne söylersiniz?


-Cemal Süreya’nın “Ortadoğu” şiirinin şu dizeleri tam bu soruya göredir: “Biz yeni bir hayatın acemileriyiz/bütün bildiklerimiz yeniden biçimleniyor/şiirimiz, aşkımız yeniden/son kötü günleri yaşıyoruz belki/ilk güzel günleri de yaşarız belki.” Bizim yeni bir hayatın acemileri olduğumuz kadar doğru bir şey yoktur! Onlar tarihi yapan değil yazan olmuş her zaman. Binlerce yılı onların korkunç kafaları belirlemiş, iktidar hep onların olmuş...Sözü uzatıyorum dünyayı dolaşır gibi, Türkiye’ye getirmemek için biraz da! Türkiye bence her şeye karşın direniyor! Bir defa 100 yıllık Cumhuriyet Devrimi var. Dincilikle, ırkçılıkla epey yara aldı, savruldu ama, unutmamalı ki biz aslında bir ‘Ortadoğu’ ülkesiyiz’. Özgün konum, şu, bu tamam da, zihniyet Ortadoğu. Atatürk milletin bu makus kaderini, bu zihniyeti değiştirmek için çok ileri hamleler, devrimler yaptı, ama o daha hayattayken, yeryüzünü kana boğan, erkeğin kadın üzerindeki tahakkümünü pekiştiren, türcülük yapıp katleden, doğanın içine eden, insanlığın baş belası sağcı kafa da, yapacağını yaptı. Geldik bugüne! Ben şiir yazıyorum, şiir yazmak bile tek başına “benim hala umudum var” demektir, ekmeksiz yaşanmaz, umutsuz da. 1980’de devrime üç ay, yok beş ay var diye tartışıp, birbirimize girerken faşist darbe gelip kafamızı kırdı! Hocam Ergin Günçe’nin dediği gibi “güzel bir durum kıyısındaydık” belki. Devrimci bir durum vardı, hava bizden yanaydı, bizden yana esiyordu yel. Ne oldu, sözüm ona ‘Atatürkçülük’ adına darbe yapan faşist cunta, devrimci hareketi budamakla kalmadı, Türkiye’yi gerici faşist bloka teslim etti, bunun kapılarını açtı, yolunu açtı. Türkiye Cumhuriyetine en büyük zararı, onu koruyup kollamakla yükümlü olan ordusu verdi, 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri solu kırmaktan başka neydi, arada Atatürkçüler, Kemalistler, sosyal demokratlar da gitti, solcular, sosyalistler, komünistler zaten topun ağzındaydı! Şimdi görev, vicdan cephesini güçlendirmek. Türkü Kürdü, Alevi’si Sünni’si, dindarı olmayanı, devrimcisi Atatürkçüsü, milliyetçisi, biraz vicdanı olan, adalet duygusunu hala yitirmemiş olan ve Türkiye’yi Ortadoğu bataklığına mahkum etmek istemeyen pek çok yurttaş olduğuna inanıyorum. İstanbul, Ankara seçimlerinde gördük, genel seçimlerde de bir benzerini göreceğiz hiç kuşkusuz!


Önemsiz Günler ve Haftalar adlı kitabınızda bir bölüm var. “Özür Haftası” Dikkatle okuduğum bir bölüm oldu. Bu yazınız tek bir söyleşi konusu bile olabilir. Son derece önemli ve siyasi. Özür dilemenin vicdanla ilişkisi olduğunu söylüyorsunuz. Biz toplum olarak, siyasiler, gündemde kalanlar, söz sahibi olanlar, sanatçılar, akademisyenler, arkadaşlar, komşular, ebeveyn-çocuk ilişkisi, aklımıza kim gelirse özür dilemek yerine mağdur olmayı tercih ediyoruz. Yani mağdur edebiyatı yapmayı seviyoruz. O zaman toplum olarak vicdansız mıyız? Neden özür dilemekten bu kadar korkup, kaçıyoruz?

-O yazı Birgün Pazar ekinde yayımlandı, orada yazıyorum düzenli olarak yıllardır. O gün ve sonrasında ve hala aldığım tepkileri okusaydınız, görseydiniz, siz de özür dilemek ne kelime, fellik fellik kaçardınız. “Yetmez ama hayırcıyım” diye bas bas yazıyorum, herif “yetmez ama evetçi şair özür diledi!” diye veryansın ediyor! İntihar etmemi salık verenlerin, Gezi’deki çocukların, Berkin’in katlinden sorumlu tutanların haddi hesabı yok! Utanın be yavşaklar, onlar için yazdığım yazıları, şiirleri, okuma alışkanlığınız olmadığı için okumadınız elbette! Gezi’yi Türk şiirinin son büyük kalkışması ilan ettiğimi, tabii Gezi’ye katıldığımı da bilmenizi beklemem. Ama bir parça bile kaldıysa utanmanızı beklerim. Onların ‘Kabataş yalancısı’ vardı, bizde de ‘Abant yalancısı’ çıktı! Tıpkı şimdi olduğu gibi o yıllarda da var olan faili meçhullere, Mafya-siyaset ilişkisine, yargısız infazlara, ölüm üçgenlerine, köylülere bok yedirenlere, işkencecilere, kontrgerillaya karşı, demokratikleşme inancıyla imza attığım bildiriyle, ‘Abant müdavimlerinden sayıldım! Elbette demokratikleşme gerekiyordu, barış gerekiyordu, hala gerekiyor! Benimle birlikte imza atanlardan bazıları mahkemeye başvurunca, beyimiz kıvırdı, ‘Abant müdavimi’ demekle o toplantılara katılanları değil, aynı zamanda o yapıya destek olanları da kastettiğini yazdı. Ne zaman, nasıl destek olduysam! Bu da devrimci güya! Çamur at izi kalsın, kitabı satsın, parsa toplasın! 30 yıldır Express’ten Radikal’e, Cumhuriyet’ten Birgün’e, köşe yazarlığı yaptığım gazetelerde yazdıklarım ortada, 50 kitabım ortada, konuşmalarım, eylemlerim, etkinliklerim ortada, ama ne hikmetse beyimize göre, toplantılara katılan, içi para dolu zarflar alan Abant müdavimlerindenim! Herhalde birlikte katıldık o toplantılara! Ben her şeye karşın özür diledim, bunu yaparken de kendimden çok, bu iktidara vaktiyle destek olmuşların özür dilemesini amaçladım, ihale bana kaldı, ben ‘vaktiyle AKP’ye destek veren yazar’ oldum! Özür dilediğim için pişman mıyım, hayır! Gezi’de Başbakanla toplantı yapan yazarlar, sanatçılar, aydınlar, sendikacılar da, AKP’ye destek vermiş sayılırlar, Başbakanla görüştükleri için bu mantığa göre! Diyeceğim, solcunun solcuya ettiğini sağcı etmez sağcıya!


Son sorum, en sevdiğiniz yerden. Eskişehir’den. Eskişehir sizin doğduğunuz yer ama aynı zamanda sizin için kibarlığın, centilmenliğin, aydın olmanın, laikliğin temsil edildiği yer. Ve kitabınızdaki son cümleyi aynen aktarmak istiyorum: “Tabiat laiktir, hayat laiktir, sanat laiktir, laiklik nefes almaktır, özgürce yaşamaktır. Türkiye bir hafta Eskişehir olsun, laikliği yaşasın, hep neşeli ve laik kalsın.” Bu cümle ile laikliğe özlemi yeniden uyandırdığınızı düşünüyorum. Benim size sorum, Eskişehir halkının diğer illere oranla laikliği, centilmenliği, aydın olmayı tercih etmesinin, kabul etmesinin sebebi nedir? Diğer illerde eksik olan nedir?


-Galiba geçicilik duygusu. En birinci sevdiğim şiiri anarak söylersem “Gelmiş Bulundum” duygusu. Edip Cansever’in virgülüne değil yalnızca, boşluğuna da katıldığım hayati şiiri. Yerlisi çok olan yerler fazla yerli oluyor! Bu cümleden de sanırım her şey anlaşılıyor! Göçmen gerekiyor kentlerin daha özgür, daha açık, daha havadar olması için! Göç iyi değil, ama göçmen iyidir, göçmenlerle büyümek daha da iyidir. Öteki duygusunu yok eder, herkes beriki olur. Hem zaten neyiz ki? Eskişehir, Kırım ve Balkan göçmenleri gibi, iki farklı coğrafyadan gelenlerin, yerliler, Manavlar, Aleviler, Kürtlerle birlikte yaşadığı bir kent. Bu özgün yapı hem kentin zenginliğini oluşturuyor hem ‘Eskişehir Eskişehirlilerindir!’ türünden fanatik söylemlere izin vermiyor. Eskişehir, hancı değil yolcu, kalıcı değil geçici olduğunu bilen herkesin, hepimizin kentidir. İşte bu nedenle ‘Hepimiz Eskişehirli’yiz!’


Laikliğin her alanda hissedildiği özgür günler diliyorum. Ve verdiğiniz tüm cevaplar için teşekkür ediyorum.

-Öyleyse hep beraber, Cem Karaca gibi “laiksin sen, laik kal!” diyoruz!




Son Paylaşımlar

Hepsini Gör