Ara
  • GÜLAY GÖKÇEN

Hey İhtiyar


Herhangi bir bankada sırasını bekleyen herkes oturmak ister, sıranın ne zaman geleceği belli olmaz, bilirsiniz, araya sıvışanlar olur her zaman ve memurlar işlerini bir kaplumbağa edasıyla yapmaya bayılırlar. Numaratörün verdiği kâğıtta yetmiş sekiz yazıyor. Ne tuhaf, yaşımı elimde taşıyorum. Neyse ki boş yer var. Bir gençle daha göz göze gelmek istemem doğrusu, bugün üçüncü... Biri otobüste, biri parkta. Öyle her yere de gidilemiyor artık. Mesela alışveriş merkezinde yürüyen merdivenlere binmek, bir lunaparktaki nefes kesene binmekle aynı cesareti istiyor. Ne diyordum, evet, oturmaya yer bulduğuma sevindim. Çünkü bacaklar, ah o bacaklar. En çok onlardan yakınıyor olabilirim şu günlerde. Artık onlarla istediğimi yapamamak beni ayrıca yoruyor, en çok da zihnimi. Evet evet, bir yaşlı gibi hissetmeye sebep olan şey eminim ki koşamayan bacaklara sahip olmaktır. İçten gelen ama bir türlü çocuklar gibi yapılamayan bir eylem. Kocaman adımların peşi sıra pat pat pat sesleri geliyor kulağıma. Yolda bayır aşağı kendini uçarcasına salıvermek. Göğsünü bir kumru gibi şişirip rüzgârda dalgalanan saçlarınla ne zaman duracağını bilemeden koşmak. Bütün bunlar, rüyalarında kendini uçarken görmekle aynı. Kollarımı omuzlarımdan kasarak gövdemi yukarı kaldırıyor, dizlerimi bükmeden koşuyormuş gibi yapıyorum bazen, yalancıktan koşma işte. Dizlerimi bükebilsem olacak. Bence bacakların işi bitmişse birçok şeyin işi bitiktir. Bir kalbin veya bir böbreğin işinin bitik olması olasıdır. Ah bunu da söylemeden geçemeyeceğim. Tabii ki dişler. Dişler bazen çürüyor bilirsiniz, bu gençlerde de olur, çok kafaya takılacak bir durum değildir ya da yaşlılığa yoracak bir tarafı yoktur ama nasıl ki boş bir ağızla aynaya bakıp kapkara bir çukurun etrafında toplanmış toprak gibi o büzüşük, pütürlü dudaklarını görürsün, ah işte, yaşlılığın girdabındasın demektir. O kara delik bir anafor gibi seni içine çeker. Sonrasında erik yerken kamaşmayan dişlere merhaba, kısa kısa uykular ve tabii koşmayı istemek ama koşamamak. Salonda elinde kaskı olan bir delikanlı ilişiyor gözüme. Oysa ben de nefes kesen olaylar zinciri yaşamıştım gençliğimde. Yetmişlerdeydi sanırım, bir Harley-Davidson tutkunu olup çıkmıştım. Bu serüvenim devam etmedi. “Sıkı bir motor tutkunuydu ve sonunda bu tutku onu öldürdü” demelerine fırsat vermeden bırakıvermiştim. Peki ya şimdi. “Hey amca, gel otur” diyorlar otobüste. Perişanlığın bir gence kattığı vicdani hissin eylemini görebiliyor musunuz? Ben gencim ve hey ihtiyar sen ayakta bile zor duruyorsun, buna dayanamam. Ve artık gençlerle bu durumun ezikliği sebebiyle göz göze gelememek, bugün üçüncü... Bir beklenti bu bakışlarda engel olamadığım, kalksa da otursam bakışı. Karşı tarafta gizli bir üstünlük kurma. Bırak koşmayı, sadece ayakta dururken bile bedeni taşıyamayan kibrit çöpünden hallice iki bacak. Üstelik kılsız, bir de sarkık mı desem? Sallanan. Etimin sallandığını hissediyorum çoğu zaman, ne kadar et, iki kas lifiyle tutturulmuş. Çoğunlukla, derimin kemiğimden ayrılıyor hissiyatı. Yakında ruhun da bedeninden ayrılacak diyor bana. İçi boş bir torba, tam da boş denemez, dibinde biraz su birikmiş bir balon gibi, yer çekimine boyun eğen. Buruşukluklarla baş etmeyi öğrendim sayılır, tek derdim bacaklarım, koşamamak. Koşamayan ihtiyarlar için devlet kanun çıkarsın, koşamıyorlar ama yaşıyorlar. Neden olmasın, yaş geçmiş, iş bitmemiş kanunu bu, yetmişine varanlar için, devlet onları mükâfatlandırsın. Madem koşamıyorsunuz alın, hepinize birer Harleycik. Nasıl ama, hey ihtiyarlar, sizin için üretiyorum bu güzellikleri. Çocukluğunu anımsayan var mı? Ah o günler, şimdi yine aklıma gelebildiğince işte, üzerinden binlerce yaşam geçmiş gibi. Aklıma geliyor olması beni yaşıtlarımdan biraz üstün kılıyor. Hafızamla övünebilirim. Her yaşlının bir uzvuyla ya da bir yetisiyle övünüyor olması gerekir hayata tutunmak için. Büyükbabamın köyünün bozkır tepelerinde koştuğum günleri hatırlayabiliyorum. Rüzgâra meydan okurcasına. Bu koşma hevesim hiç olmayacak yerlerde depreşiyor. Yalnızım, hiçbir şey yapmaz, sadece otururken ya da bir bankada sıramı beklerken aklıma böyle şeyler gelir, kendi kendime konuşurum, çokça düşünürüm. Yalnızlık demişken, hep sevdiğim bir şeydi yalnızlık. Hâlbuki yaşlılar en çok bundan şikâyet ediyor. Arkadaşlarım ikinci baharlarını yaşarlarken ben kendi kendimin baharını yaşamaktan memnunum. Elimdeki yetmiş sekizden sonraki sayılar için de geçerli bu. Bana, “Kısmet, belli mi olur” diyerek yandan yandan sırıtanlara gelsin. Felsefem, “Dört köşeye dört osuruk” kimseleri istemem. Benim hatunun kedi nazını kim çekerdi, düşünsenize. Yıllarca kendime, kadınlar böyledir işte, diye diye kırk beş yılı geçirdik birlikte. Onca yılı tek bir kadınla geçirmiş olmakla övünmeyeceğim. Uzun yaşamımda kendimle övünecek daha özel şeyler yaşadım elbette. Ama o yaşasaydı eminim bununla övünürdü. Birlikte geçen kırk beş yılın katlanılabilir bir yanının olmadığını, evliliğin tamamıyla bir aptallık olduğunu söyleyecekti. Çoğu zaman benimle ilgili mutlaka şikâyet edecek bir şeyler bulurdu. Herkes birbiriyle ilgili şikâyet edecek bir şeyler bulur nasıl olsa. Yağmuru izlerken zorlanıyorum, itiraf etmeliyim. Çünkü yağmuru izlerken hep sohbet etmek gelir içimden. Şimdi Pofuduk’la sohbet ediyoruz o gittiğinden beri. Bizim hatun adres değiştirmeden önce bakkalın dediğini düşünüyorum; inme soldan inerse yaşarmış insan, sağdan inerse yedi gün, ölmezse yedi ay, yine ölmezse yedi yıl boyunca yaşayabilirmiş. Sağdan, dedim bakkala. Say, dedi. Saydım, otuz iki günde gitti. Şimdi her ekmek alışımda, gerçekleşmeyen kehanetinin ezikliği ile “Doktoru iyi değilmiş” diyor bakkal. “Önemi yok”, diyorum. “Diğer tarafa geçerken sayıların ve doktorların bir önemi olmuyor”

Çok yavaşlar, evet, şu bankacılardan bahsediyorum. Onlara kaplumbağa gibi davranmayı mı öğretiyorlar gerçekten? Bizi görmüyorlar, bir kere bile bu tarafa bakmadılar, baksalardı halimize acırlardı eminim. Önlerindeki gizemli dünya ile meşguller. Orta bölümdeki genç erkek, Kazanova görünümlü, saçları briyantinli olan. Telefonda konuşuyor ve sırıtıyor, sizi küçük Bukowskiler. Sarı saçlı dolgun dudaklı bir kadınla flörtleştiğine kalıbımı basarım, esmer de olabilir. Salonda benim gibi yetmişini aşmış üç dört kişi var görünüyor. Bırakın sarışın bir kadını akla getirmeyi, biraz daha yaşayabilmek uğruna her türlü deliliğe başvuracak bir avuç eğri büğrü, buruşuk insanız diye düşünüyorlar. İnsanlar ölüyor, ağaçlar, çiçekler, duygular, her şey değişiyor. Değişmeyen bir şey var; gün batımı. Gün batımını izlediğimde bacaklarımı unutuyorum. Yaşama umudum her gün batımında tazeleniyor.

Numaratör bozuldu, kimse kılını kıpırdatmıyor. Elimdeki yetmiş sekizin bir hükmü yok, atıyorum onu çöpe. Güvenlikteki adam yetkili birine danışıyor, sonra salonda bekleyen bizlere dönüyor, bana bakıyor gibi, “Hey, ihtiyar, önce sen gel” deyip salona kaydırıyor gözlerini, “Diğerleri de şu tarafta sıraya girsin.”

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör