Ara
  • ARZU ALKAN ATEŞ

Hiçliğin Peygamberi


Meydanın ortasındaki bankı kestiriyorum gözüme. Nasıl olmuş da boş kalmış. Kimseler oturmamış ona. Kalabalığın arasından banka doğru seğirtiyorum. Kalbim yerinden çıkacak sanki. Ya birisi benden önce sahiplenirse bankı. Sol bacağımı sürüyorum peşimden. Düşmeden, kimselere takılmadan varıyorum banka. Bugün şanslı günümdeyim. Hiçten iyidir, bir bank. Bir bank az şey midir? Onunla nelere sahip olmaz ki insan! Mesela yayıla yayıla oturma hakkına. Uzanma hakkına. Sağa sola laf atma hakkına. Etrafı izleme hakkına. İşte üzerinde oturuyorum. Biliyorum ki kimseler rahatsız edemeyecek beni. Bankın bir ucuna oturan çıkmayacak. Burunlarını tutarak geçip gidecekler önümden. İğrenti duyarak. Bunu bilmek hoşuma gidiyor. Sanki doğduğum andan itibaren aradığım yeri buldum. Bu bankta yaşayabilirim. Ölebilirim de. Gelip geçenler yaşadığımı da öldüğümü de fark etmezler. Yaşarken de ölüyken de üzerime bir şey örtmezler. Haksızlık etmeyeceğim, ölümü gözlerden gizlemek isterler. En azından eski bir gazetenin sayfalarını atarlar üzerime. Okuma yazma biliyor olduğum için sıkılmadan yatabilirim sayfaların altında. Haberleri okuyarak vakit geçiririm. Birileri cesedimi ortadan kaldırana kadar oyalanırım. Tek sıkıntı gazetenin öldüğüm güne ait olmaması olur. Öldüğüm gün dünyada neler olduğunu bilmek isterim. Bir yanardağın patladığı, bir uçağın düştüğü günde ölmek iyi hissetmeme neden olabilir. Neyse ne! Hem öldükten sonra bir şey hatırlamayacağım. Oyalansam ne oyalanmasam ne! Ne şanslıyım. Bugün oturmak eyleminin kökenlerini inceleyebilecek kadar şuurum yerinde. Şuurumun kapalı olduğu günlerde ne yaptığımı hatırlamıyorum. Böyle günlerde sızıp kaldığım yerde, bir tüy kadar hafif yatıyor olmalıyım. Acı duymadan. Özenilecek bir hal! Düşünüyorum da bir gölü ya da denizi seyrederek yaşamak ya da ölmek de fena olmazdı. Lakin göl ve deniz kenarındaki banklar seçkin beyefendi ve hanımefendiler tarafından kapıldığı için yer bulamadım. Bu beyefendi ve hanımefendiler o kadar hoşlar ki, onlara sahip oldukları haklar yüzünden kızamıyorum. Ne asiller! Hem de doğdukları andan itibaren. Hiçbir zaman asil olmadım. Asil olmadığım için kimse beni suçlayamaz. Asil bir anem ve babam olsaydı her şey değişirdi. Ben de kravat takar, astarlı ceket giyerdim. Düşüncelerimi bağırsaklarımdan gelen sesler bölüyor. Kaç gündür ishalim. Bağırsaklarımı bozan bay mikrobu tanımak isterdim. Kendisine, bir mikrop da olsa, beni seçtiği, bağırsaklarımı kendine layık bulduğu için teşekkür etmek isterdim. Çöpten beslendiğim için hangi artıktan mikrop kaptığımı kestiremiyorum. En son ne yediğimi düşünüyorum. Isırılmış bir hamburger bulmuştum. Bir servet değerinde, çil çil altından kıymetliydi. Kenarından bir ısırık alınmış. Bir ısırıkla doyan beylerin ya da hanımların olmasını ilginç buluyorum. Hamburgeri mideme indirmem otuz saniye tutmadı. Köftesi ekşiydi. Ağzımda buruk bir tat bıraktı. Yine de midem bayram etti. Sandım ki lüks bir lokantadan çıktım. Her zaman kenarından azıcık ısırılmış bir hamburger bulmadığıma göre böyle düşünmem doğal. Midemin yaşadığı sevinç bağırsaklarımda karşılık bulmadı. Ne yazık! Organlarım arasındaki anlaşmazlıkların bedelini ben ödüyorum. Bağırsaklarım günlerdir hamburgeri kusuyor. Kussun bakalım. Güneş oklarını üzerime doğru gönderdikçe mayışıyorum. Karnımdaki gurultuyu umursamıyorum. Ancak kaşınmak zorunda kalıyorum. Gövdem ısındıkça kaşınma arzusuyla doluyorum. Kaşındıkça da gövdemdeki çıbanlardan irin akıyor. Çok pis kokuyorum. İşte bu benim kokum. Açılan bir mezarın içinde çürümeyedurmuş gibiyim. Varlığımı hâlâ duyumsuyor olmamı zayıflığıma yoruyorum. Bir ölünün, ölümü kabullenmemesi misali. Zayıfım! Kaç yaşına geldim, bedenimin isteklerini doyuramadım. Ruhumu kemiren bir kurtçuk bedenim. Uyumak istiyor, dinlenmek istiyor, yıkanmak istiyor, yemek istiyor. Sahi kaç yaşındayım. İki basamaklı sayılar algoritmasının neresindeyim? Doğrusu hatırlamıyorum. Bir doğum günümde mumları üflediydim. Saydıydım da kaç mum var diye. Bir elin parmaklarını geçmiyordu mumların sayısı. Belki de tasarruflu olmak adınaydı mumların sayısının az olması. Yaşım kadar muma ne hacet vardı? Bu kadarı şımarıklık olurdu. Hiç haz etmem şımarıklıktan. Annem o günlerde yanımdaydı. Onun yanımda olduğu yıllarda aç kalmıyor, pis de kokmuyordum. Doğum günümde hediye bile almıştım. Neydi hatırlamıyorum. Muhakkak beş yaşındaki bir çocuğun hoşuna gidecek bir şeydi. Beş yaşındayken hoşuma giden şeyler olmuştur. Hep böyle memnuniyetsiz değildim. Artık hiçbir şeye ilgi duymuyorum. Memnun da olmuyorum. Yakınlık kurduğum, bağlandığım hiçbir şey yok. Aylak aylak gezdiğim yıllar içinde tek düşüncem hayatta kalmak oldu. Hayata duyduğum ilgiden değil. Hiç ilgilenmiyorum kendisiyle. Yine de sürdürülebilir olması dikkatimi çekiyor. Bugüne kadar sürdürebildiğim için aramızda zayıf da olsa bir bağ oluştu. Bağırsaklarım hummalı bir çalışma içinde. Bir makine gibi. Oysa makinelerden nasıl da korkarım. Bedenimin bir makine olduğunu reddediyorum. Onun isteklerine aldırmıyorum. Onu memnun etmenin güç olduğunu öğrendim. Bağırsaklarım her an altıma edebileceğimi hatırlatıyor. Üzerimde baskı kurarak dışkılayacak bir yer bulmam için beni zorluyor. Yer miyim? Oturduğum bankı terk eder miyim? Burada iyiyim. Şehrin en kalabalık meydanında boş bir bank bulmuşum. Sanki bu bankı bana tahsis etmişler. Buralara kadar gelme cesaretini gösterdiğim için gelip geçenleri öfkelendirdiğimi hissediyorum. Haksız da sayılmazlar. Bu bakımsız halimle bu şık meydana yakışmadığımı, biliyorum. Yine de bir ümitle geldim. Kenar mahallerde, kırlarda, bayırlarda aylaklık yapmak pek rahat görünse de barınmak ve karnımı doyurmak için kalabalık yerlere ihtiyacım vardı. Gücüm tükendi. Adım atacak halim kalmadı. Ağır bir kış geçirdim. Ağaç kovuklarında, terkedilmiş barakalarda çöpten topladıklarımla idare ettim. Sıfırı tükettim. Hiç parası olmayan birinin sıfırı tüketmesi neyse? Kendimi tükettim demek istiyorum. Bu bankta iyiyim. Bir paçavra olsam da iyi hissediyorum. Biraz gürültülü. Gürültüden ürktüm, hep kaçtım. Babam pek gürültülü bir adamdı. Horlaması, gülmesi, konuşması gürültülüydü. Arkadaşlarının da ondan aşağı kalır yanı yoktu. Gece yarısı evimize doluşurlardı. Kırılan şişelerin, bardakların ve naraların sesini duyardım. Yatağımda sırtüstü yatardım. Kulaklarımı pamukla tıkardım. Annem kırmızı bavuluyla gittiği ve dönmediği için kendimi yalnız hissederdim. Gittiği için ona kızmazdım. Gittiği iyi olmuştu. Beni yanında götüremeyeceğini söylediğinde, gözleri nemliydi. Bıktığı bu hayatı sürdüremezdi. Ben sürdürebilirdim. Sürdürdüm de. Yoksa bu bankta oturabilir miydim? Bağırsaklarımdaki kasılmaları hissedebilir miydim? Önüme düşen madeni paranın çıkardığı ses düşüncelerimi bölüyor. Şehrin kötü yanlarından bir de bu. Düşünmeme izin vermiyor. Yerde parlayan elli sente bakıyorum. Ve elli sentini düşüren adamın peşinden koşmak istiyorum. Kımıldayacak halim yok. Tam ayaklarımın önüne düşmüş olmasındaki hikmeti çözemiyorum. Uzanıp alsam. Elli sentle ne alınır, bilmiyorum. Paraya dokunmayalı kaç yıl oldu hatırlamıyorum. Önümde parladıkça ondan nefret ediyorum. Babam ve arkadaşları para için her şeyi yapardılar. Gürültülü gece yarılarında, kafaları alkol ve esrardan dumanlıyken bile paraya tapardılar. Bir gece yarısı eve bir bavul dolusu parayla geldiler. O geceki gürültüleri çok şenlikliydi. Merakımı çektiği için sırtüstü yattığım yataktan kalkıp, oturma odasına gittim. Odanın ortasına saçılmış paraları gördüğümde midem bulandı. Haydutlar, diye bağırdım. Hepiniz haydutsunuz, dedim. Geceler boyunca plan kurdular. Adamın birini öldürmekten bahsettiler. Bir çanta dolusu para, öldürdükleri adamın karşılığıydı. Dayanamadım paraların üstüne kustum. Babam atıldı üzerime. Yumrukladı. Yumrukladı. Ağzımdan burnumdan kan geldi. Salyalarım aktı. Arkadaşları paraları toplamanın peşindeydiler. Yığıldığım yerden beni sürükleyerek odaya attılar. Kapıyı da kilitlediler. Belki on iki yaşındaydım. Belki yirmi iki, hatırlamıyorum. İçinde iki bulunan bir yaştaydım. Deliler gibi güldüm. Ben güldükçe onlar zıvanadan çıktı. Ne güzel bir geceydi. Haydutlarla aramda kapalı bir kapı vardı. Bana pisliklerini bulaştıramadılar. Bir görüntü böldü düşüncelerimi. Bir kız çocuğu duruyor önümde. Annesinin elinden tutmuş. Niyeyse geçip gidemiyor. Bugüne kadar görmediği bir şeye bakmanın dehşeti var gözlerinde. Annesi kolundan çektikçe inat ediyor. Bakmaktaki inadına saygı duyuyorum. Belli ki cesur bir kız. Bir pisliğe bakmaktan çekinmiyor. Bu pisliği utandıracağını mı düşünüyor? Bir bok çuvalına benzediğim için utanmalı mıyım? Utanmıyorum. Dilimi çıkarıyorum kıza. Dilimdeki cılk yaraları görünce bir çığlık atıyor. Sandığım kadar cesur değilmiş. Annesi, bu bankta oturduğum, meydanın güzelliğine leke düşürdüğüm için ayıplıyor beni. Tiksiniyor benden. Göz bebekleri büyüyor. Beni ürküteceğini zannediyor. Kadınlar hakkında bir şey bilmiyorum. Annemi çok az hatırlıyorum. Giderkenki hali duruyor zihnimde. Arkasından el sallamadım. Ağlamadım da. Arkasına dönüp bakmış mıydı? Hatırlamıyorum. Babama kızdığı gecelerde onun da gözbebekleri büyürdü. Tıpkı bu kadının bana baktığı gibi bakardı babama. Bundan bir sonuca varmam gerekirse kadınların sevmedikleri erkeklere iğrenerek baktıklarını söyleyebilirim. Kadınlar erkekleri hangi durumda severler acaba? Mesela şık kıyafetler içinde köpeğini hava almaya çıkarmış yakışıklı bir adam olsaydım, karşımda duran bu kadın benden hoşlanır mıydı? Sevilmek istediğimden değil, sırf merak ettiğimden. Bir kadının beni sevebileceğine inanmıyorum. Yine kaşınmaya başladım. İnsanlara karşı alerjim var. Onların bakışları beni hasta ediyor. Bir de hapşırık tutu. Kadın tepemde dikildikçe olacağı buydu. Anlatsam anlamaz ki. Burada ortalık yerde hapşıramazsınız, diyor kadın. Cebinden çıkardığı mendili ağzına tutuyor. Kızı, o böyle söyleyince yüzüme tükürüyor. Terbiye sınırlarını aşan kız, annesini şaşkına çeviriyor. Kadın dehşetle kızına bakıyor. Pislik bulaşıcıdır, diyorum. Söylediklerim anlaşılmıyor. Kelimelerin doğru telaffuzunu unuttum. Birileriyle konuşmayalı yıllar oldu. Küçük kızı, annesinden daha samimi buluyorum. Yüzüme tükürecek kadar samimi. Annesi ise tepeden bakacak kadar ikiyüzlü. Neyse ki çekip gittiler. Kadının içinde bir şeyler öldü. Kızın içinde ise bir şeyler uyandı. Aralarına uzaklık girdi. Hepsini uyduruyorum. Konforlu evlerine girdiklerinde beni unutacaklar. Belki kız akşam yemeğinde babasına anlatmak isteyecek. Annesi hemen susturacak onu. Hiç kimse akşam yemeğinde iç huzurlarını bozacak meseleler hakkında konuşmak istemez. Aile saadetini korumanın birinci koşulu budur. Akşam yemeklerindeki saflık. Herkes en saf haline bürünür. Ne yüce bir ikiyüzlülüktür bu. Hayran olunasıdır. Bilmez olur muyum hiç. Kırsalda dağ bayır dolaşırken evlere yaklaşırdım. Camın arkasından bakardım. Akşam yemeğindeki ailelerin yüzlerindeki lekeyi neyse ki unutmadım. Belki de kıskandığım için böyle düşünüyorum. Kıskançlık bir ur gibi ruhumu sarmış. Kalabalığın içinde dikkat çekmeyeceğimi düşünüyordum. İnsanlar kendileri gibi görünmeyenleri fark etmekte pek mahirler. Bakışlarını esirgemediler benden. Şu berduş nereden çıktıysa. Buraların yabancısı olmalı. Giderek önümdeki elli sentler çoğalıyor. Bir bakış, bir elli sent. Sirk hayvanına bakmanın bir bedeli olmalı. Saçı sakalı birbirine karışmış, üzerindekilerle birlikte kendi de paçavraya dönmüş, yalınayak bu sirk hayvanı ormandan kaçmış olmalı. Ormana dönsün! Ormana dönmek istemiyorum. Kırlara dönmek istemiyorum. Ahırlarda inek dışkılarının içinde yatmak istemiyorum. Çöplerdeki artıklardan beslenmek istemiyorum. Hiçbir şey yapmak istemiyorum. Hiçliğin peygamberiyim. Birden gökyüzünde bir şey görüyorum. Bulutların arasında salıncak kurmuş sallanan bir adam. Gürültülü bir şekilde gülüyor. Bu babamdan başkası değil. Gözlerime inanamıyorum. Onu görmeyeli kaç yıl oldu? Ağzımı burnumu kırdığı gece arkadaşlarıyla birlikte oturma odasında sızdılar. Paracıklara sarılıp. Tek yapmam gereken bir şeyleri tutuşturmaktı. Aklıma bir anda gelen bu düşünce beni adeta büyüledi. Büyülenmeseydim cesaret edemezdim. Masanın üzerindeki çakmakla salonun perdelerini tutuşturmam birkaç saniye sürdü. Perdeleri tutuşturduktan sonra kendi odama geçtim ve sırtüstü yatağa uzandım. Kapıyı da kapattım. Ölürken bile aramızdaki mesafeyi korumak istedim. Her şey yolundaydı. Haydut babam ve arkadaşlarının bedenlerinin tutuştuğunu, yanık et kokusundan anladım. Gürültü çıkarmadan tutuşmuş olmaları hoşuma gitti. Bir süre sonra dumandan gözlerim yandı. Nefes almam zorlaştı. Ölmek birden değersizleşti gözümde. Daha değil, dedim kendime ve odamın penceresinden arka bahçeye atladım. Annemin arka bahçesine… Ve hayaletiyle karşılaşmışçasına ürperdim. Halbuki annem rüyama bile girmemişti. Oysa yıllar sonra babam gökyüzündeki salıncağında sallanırken bana gülüyordu. Kömüre dönmüş gövdesi pul pul dökülüyordu. Halim olsa yürüyüp gideceğim. Babamı terk edeceğim. Yapamıyorum. Karnımdaki ağrı kasıklarıma baskı yapıyor. Ve o an altıma ettiğimi anlıyorum. Ilık bir sıcaklık bacaklarımdan aşağıya doğru. Nasıl rahatlıyorum anlatamam. Babam da sallanmaktan vazgeçip gözlerini bana dikiyor. Ne yaptığımı anladığını göstermek için burnunu tutuyor. Sanki bir burnu varmış gibi. Gökyüzü, hiçliğin peygamberi diye inliyor. Benim, hiçliğin peygamberiyim, diye bağırmak istiyorum. Ağzımdan kelimeler yerine tuhaf sesler çıkıyor. Etrafımda toplananlar oluyor. Rezalet bu diyenler… Hiçliğin peygamberi rezil oldu diye bağırıyor babam. Susmuyor. Susacağı da yok. Polisler onu duymuş olacaklar ki başıma dikiliyor. Belge istiyorlar. Madem hiçliğin peygamberiymişim bir belgem olmalıymış. Yok, diyorum. Bugüne kadar kimse benden belge istemedi. Gelir de şehrin en merkezi meydanındaki banka oturursan böyle olur. Açlıktan başım dönüyor. Altıma etmişim. Kimliğimi göstermemi isteyen polisler tepemde dikiliyor. Devletin gücünü hissediyorum. Ama diyorum, ben de bu devletin vatandaşıyım. Kayıt dışı olmakla suçlanıyorum. Hiçliğin de bir sonu varmış. Bayılmadan önce düşündüğüm son şey…

Daha değil, diyorum kendime. Daha değil. Bir kış sabahında. Kırlara doğru yürürken buluyorum kendimi. Aylarca hastanede bakım gördüm. Damarlarıma ilaç boca ettiler. Kayıt dışı sayılsam da bana merhamet gösterdiler. Bir çıbanı patlatmanın huzurunu duymuş olmalılar. İçimdeki irini şırıngayla çekip çekip aldılar. Bitti sandılar. Biter mi? Ben biter miyim? Daha değil. Bir yatak, üzerime bir yorgan ve üç öğün yemek verdiler. Haftada bir banyo yapma lüksüm, ikinci el de olsa temiz kıyafetlerim oldu. İçimi dezenfekte ettiler. İşedim durdum. Altıma bez bağladılar. Kımıldamadan yattım. Odada benden başka bir adam daha yatıyordu. Ne şanslıydım ki felçliydi. Konuşamıyordu. İnlemek dışında sesi çıkmıyordu. İnlemeleri dayanılmaz olduğunda kulaklarımı tıkadım. Hiç inlemedim. Böylesi bir konforda inlemek ayıp kaçardı. Hemşireler pek suratsızdı. Böyle olması işime geldi. Yoksa insanlığa umut bağlayabilirdim. Sırtüstü yatmak ve düşünmek dışında bir şey yapmadan aylarca hastanede kaldım. Çocukluğumda annemle geçirdiğim günlerdeki gibi huzurluydum. Kaç ay geçmişti ki sana yol göründü dedi, suratsız hemşirelerden biri. Bari kışı atlatsaydım, demedim. Daha fazlasını istemek dilenmek olurdu. Dilenmeden yaşadığım bunca yıla ihanet edemezdim. Etmedim de. Hay hay, dedim. Ve bir kış sabahı kırlara doğru yürüyorum. Peygamberliği elinden alınmış bir hiçim.

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör