Ara
  • NİLGÜN ÇELİK

“Hikâye insandan insan hikâyeden etkilenecek, değişecek, değiştirecek.”


Önceki öykü kitaplarında fantastik ögelerden mitoslara uzanan ve toplumsal konulara ağırlık veren Deniz Tarsus, Ben Murtaza’da insan odaklı kurgularla hikâye geleneğine dikkati çekmiş görünüyor. Alakarga Yayınları’ndan 2021 yılının Ocak ayında çıkan Ben Murtaza birçok özelliği ile diğer öykü kitaplarından kendini apaçık ayırıyor.

Kitap birbirinden bağımsız gibi duran ama bağlı dört öyküden oluşuyor. “Mucit İlhami Ziya’nın Öyküsü”, “Ete Doğan Yula’nın Öyküsü”, “Reha Hud’la Leyla’nın Vahim Öyküsü” ve “Gelecekte Geçmişi Yazan Baba Mahruki’nin Emanet Öyküsü”. Kitap, “Editörün Notu” ile başlıyor. Bu elbette kurguya dahil bir giriş. Öykü sonları ise, editörün babası Katip Selim’in notlarıyla bitiyor. Özellikle bu kurgunun, okuru sarıp merak uyandırdığını söylemek isterim. Sorularımı okumayanlar için soruyorum ama, Ben Murtaza’nın öykü severlerin kütüphanesinde bulunması gerektiğinin altını çiziyorum.

Ben Murtaza’dan önceki kitaplarınızda fantastik edebiyat yazmak üzere yola çıkmadığınızı ama kurgunun sizi oraya götürdüğünü biliyorum. Toplumsal olayları yaratıyorsunuz ama fantastiğin içinde buluyor okur kendini. Ben Murtaza’da ise kurgu, fantastik ögelerden uzak hikâye geleneğine yakın. Bu anlamda yeni dönemde çıkan öykü kitaplarından da kendini ayıran ve farklı kılan birçok özelliği var. Öncelikle içindeki dört öykü ayrı gibi görünse de birbirinin devamı öyküler. Bir kahramanımız var, Murtaza. Hem öykü kahramanı hem de hikâye geleneğinde olduğu gibi anlatıcı. Bu kurgunun oluşum aşamasını, sizi nelerin etkilediğini, bu kıvılcımın başladığı noktayı merak ediyorum.

Kuvvetli sorularınız için öncelikle teşekkür ederim, emeğinize sağlık. Ben Murtaza’ya çalışmaya başladığımda notlarını aldığım kendi içinde karakterlerini oluşturup olay örgülerini kurduğum öyküler birbirinden bağımsızdı. Terbiye edilmeleri için bağlayıcı unsuru bulmam lazımdı. Bir de gerçeklikten şu yaşadığımız dünyadan fazla uzaklaşmamam gerek diye düşündüm belli bölümlerde. Bu dozu tutturmak da zor elbette. Benim için kıymetli olan kısım anlattığım toplumun refleksini ya da değindiğim bireyin tepkilerini odakta tutmak. Naçizane fikrim, gerçeküstü öğelerle yola çıkan öykünün bu disiplinde çalışıldığında yazmaya ve okumaya değer bir metne dönüşebileceği. Diğer türlü odaktan uzaklaştıkça amacım da gitgide silikleşiyor gibi geliyor bana.


Kitabı diğer öykü kitaplarından ayıran bir özellik de geçmiş dönemi, gerçek tarihi ve o yılların dokusunu yansıtıyor olması. İstanbul’un işgal altında olduğu yıllar. Romanda bunu rahatlıkla kullanabiliriz ama öyküde ustalık gerektiriyor. O döneme ait mekân, atmosfer ve en önemlisi günlük dili son derece kıvrak bir üslupla, başarıyla okura sunmuşsunuz. Bu anlamda dil ve üslup olarak da farklı bulduğumu söylemek isterim. Sizden etkilenerek yazmak isteyenler için şu soruları soruyorum: Ne tür araştırmalar yaptınız? Nelerden faydalandınız?

Evet, bu tespitiniz için teşekkür ederim. Özellikle İlhami Ziya’nın öyküsünde belirtmesem de kaosu, savaş atmosferini olay örgüsünde oturtabilmek için İstanbul’un işgal yıllarını düşünerek çalıştım. Ne tür araştırmalar yaptım sorusuna gelirsek işgal yıllarını yaklaşık on sene önce bir senaryo projesinde çalışırken araştırmam gerekmişti. İstanbul Kitaplığı ve İstanbul Üniversitesi Merkez Kütüphanesi’nde epey vakit geçirmiştim. Aldığım notları, okuduğum dosyaları da korudum. Senaryo çalıştığımız için o dönemde yaşamış insanların gündelik hayatına, konuşma diline dair çok fazla metin taradım. Özellikle halkla yapılan röportajları okumuştum. Yıllar sonra Ben Murtaza’ya çalışırken de aklıma o dosyalar geldi. Tekrar açıldı tabii eski röportajlar. Eski notlar Murtaza’yı beklemiş anlayacağınız.


Karakteriniz Murtaza anlatıyor ve Kâtip Selim notlar alıyor. Aslında anlatan da yazan da anlatılan da insan. Hikâye geleneği deyip özetlemek mümkün olsa da siz, insan odağı üzerinden kurguladığınız öykülerinizde alt metin olarak her şey, her yer, her olay, “insan” iken yine de “kimsenin kimseyi tam olarak anlaması, tanıması mümkün değildir,” demek istediğinizi; savaşın, aslında insanın kötülüğünün altını çizdiğinizi düşünüyorum. Yanılıyor muyum?

Evet, belli şartlar altında toplum tahmin edebileceğimiz kararlar alır, öngörülebilir tepkiler verir. Ancak o yumağın içine girip tek bir insana bakınca çok daha karmaşık bir yapıyla karşı karşıya kalıyorum. Bir de her sesin her yüzün birbirinden apayrı kompleks yapıya sahip olduğunu düşündüğümde içinden çıkılmaz bir hal alıyor. İnsan kendini tanımak bilmek istemiyor ki. Kimsenin öyle bir derdi yok. Kişi kendini bilmek istemedikçe ne civarını tanımayı becerecek ne de karşılaştığı insanları gerçekten görmek isteyecek.


Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sinema ve Televizyon Bölümü’nden mezunsunuz. Kısa filmleriniz ödüller aldı. Kitaplarınız ise Ayrıkotu, GIO-En İyi Öykü Kitabı Ödülü’ne; İt Gözü, Orhan Kemal Öykü Ödülü’ne ve GIO-En İyi Öykü Kitabı Ödülü’ne layık görüldü. Eğitiminiz ve bütün bu ödüller başarılı bulduğum Ben Murtaza’nın ve sonrasında gelecek olan eserlerinizin oluşumu için yapı taşları diyebilir miyiz? Yoksa ödüller ve eğitim olmasa da aynı tempo devam eder miydi?

Geçen gün üniversiteden bir dostumla konuşuyordum. Eski günleri anarken fark ettik ki eğitim sürecimiz çok yorucu geçmiş fakat elbette ki üretim sürecinde bunun katkısını görüyoruz. Öyküye çalışırken görsel anlatımdan faydalanmak bana yolda çok yardımcı oluyor. Okuyucu için ne kadarı hissediliyor bilemem fakat olay kurgusu ve dizilimde senaryo yazım yöntemlerinden destek alarak çalışmak sürecin benim tarafımda daha sağlıklı ilerlemesine sebep diyelim. Bir yandan da unutmamak lazım, sevdiğim yazarların saygı duyduğum yönetmenlerin işlerini incelerken fark ettim ki anlatılan dert yazarın ya da yönetmenin hayatının içinde bir yerde mevcut. Bu yakınlık samimi üretimlerin ortaya çıkmasına sebep sanırım. En azından sebeplerden biri. İyi ki sinema eğitimi almışım diyorum bu yüzden.

Öncelikle kitabın arka kapağında da söylendiği gibi Ben Murtaza’nın edebiyatımızın kalıcı eserlerinden biri olacağını ben de düşünmekteyim. Bir öykünün ve dahası bir öykü kitabının kalıcılığını, gerçekçiliğini yükselten sizce nedir?

Böyle düşünmenize çok sevindim. Bir kitabı kıymetli yapan çok satması değil, uzun okunması. Bir eserin kalıcılığının sebeplerini düşünelim, bana sorarsanız insanın hiçbir zaman değişmeyecek sorunlarına değinmektir. Dönem dönem insanların yaşam disiplini ciddi şekillerde değişime uğruyor. Özellikle şu son yirmi senede dünyada yaşananları düşünelim hızlıca. Kime sorarsanız sorun, ilk konuşulacak madde teknoloji olur, bilgisayar, cep telefonu. Araç değişse de - yani yüz yüze yapılan konuşmalar telefonla yapılabilir olsa da - o telefonda geçen konuşmalar değişmedi. Sanıyorum çok uzun süre daha değişmeyecek. Bu değişim 70’lerde de oldu, 20’lerde de. Geçmişe gittikçe belki daha geniş aralıklar vermek gerekir fakat yine değişim hiç durmadı, durmayacak da. Ancak bu döngünün çekirdeğindeki insanın hayata bakışı, duyguları, insan ilişkileri, toplum uyumu ya da uyumsuzluğu, şiddet, merhamet isteği değişmedi. Çok eski medeniyetlere dönüp bakıyorum, toplum gündemi gariptir ki çok benzer. Fikrim, en dibe yerleştirilen iskelette bu değişmez duygulara sırtını dayayarak oluşturulan eserin yokuş çıkarken nefesi kolay kolay kesilmeyecektir.


Belki de pandemi olmasaydı ve yüz yüze etkinlik yapmış olsaydık ilk sorum şu cümlenizle ilgili olurdu: “Sen okumuş bir kimsesin belli Selim Beyi. Hikâyenin kadrini kıymetini bilecek haldesin. Yaşamak, görmek, hatırlamak için çok emek vermek gerek. Anlatacaklarımı duy, bil ki yaşasın, büyüsün sonra da ölsün hikâyeler.” (s. 13-14) Bu cümleyi kısaca açıklamak ister misiniz? Neden ölsün hikayeler?

Aslında burada kastedilen düşünceyi şöyle izah etmek daha doğru olacak, hikayeleri yaratanlar yine insanlar. İnsan var oldukça hikaye anlatmaya devam edecek. Bu öyle bir ağırlık ki kolay kolay da vazgeçmeyiz sanıyorum bu özelliğimizden. Anlatıldığı okunduğu sürece hikayelerin varlığını sürdüreceği gerçeği bu aslında. İnsanlar var oldukça onların dilinde, zihninde, yaşamı boyunca verdiği vereceği kararlarda iz bırakacak ve küçük detayların içinde hikayeler de insanla yaşayacak. Bu bir nevi ortak yaşam bana sorarsanız. Hikaye insandan insan hikayeden etkilenecek, değişecek, değiştirecek. Birlikte dönüşeceğiz. Bu birliktelik iki unsurdan biri olmadığında bozulan bir yaşam yöntemi. Tek bir insan hayatına odaklanalım. O kişi öldüğünde hikayesi de onunla ölür. Varsa bir evladı, torunu o belki arkadaşına dostuna anlatacaktır. Çok büyük faziletler ardında bıraktıysa bu yanı kişinin daha yavaş ölmesine sebeptir. Ancak yüz yıl bin yıl da olsa bir şekilde ölmeye mahkumdur. Mutlaka. Ölmelidir de. Murtaza’nın hikayeleri de Selim’in katipliği sayesinde bir süre daha hayatta kalacaktır. Ancak birgün gelecek, okunmayacak, hatırlanmayacak, o gün ölmek zorunda kalacak. Velhasıl Murtaza’nın kastettiği de insanın kibrinden yola çıkıyor. İnsanı bu denli ciddiye almanın lüzumsuzluğu, gün gelecek insanoğlu da hiçliğe karışacak. O zaman hikaye de onunla birlikte mecbur yok olacak.


Şimdi aklınızda neler var onu merak ediyorum. Anlatılması gerek dediğiniz ne var? Yeni çalışmalar var mı?

Elbette, yeni dosyaya çalışıyorum :) Farklı dönemleri araştırmayı seviyorum. Her dönemin insanı farklı. Ülkelerin, toplumların ananelerinden ve gündeminden doğan ortak bilince bakmak hoşuma gidiyor. Toplum tarafından reddedilemeyen öğrenme yöntemi, kabul şekli bende güzel meraklar uyandırıyor. Şu aralar bunun peşinde koşuyorum. Yeni çalışmalar umarım gelecek :) Zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim. Ben teşekkür ederim güzel sorularınız için.


Ben Murtaza

Deniz Tarsus

Alakarga Yayınları, Öykü

160 sayfa, 2021