Ara
  • GÜLTEKİN EMRE

İpek Böceği


Sana bir sürprizim var.

Nasıl bir sürpriz?

Biraz sonra görürsün.

Çok merak ettim.


Hep oradan geçerim, rüyalarımda da, şu evin önünden. Bu sokakta yürürüm (yürüdüm hep) düşüne düşüne, düş kura kura; alışverişe gidip gelirken. Dünyanın en yaşlı dut ağacı (belki biraz abartı ama çok yaşlı olduğu doğru) da bu sokakta bilmem biliyor musun? İşte şurada, şu tek katlı evin bahçesinde. Bahçede başka bir ağaç yok. Ağaçlar, Buda heykeline benzetilebilir mi, bilmiyorum, ama sanki o suskun, heybetli duruşuyla, ülkesini yitirmiş bir Buda heykeli, bu, Dut ağacı.

Dalları kollarını kaldıracak halde değil, öyle güçsüz, zayıf ağaç mı Dut ağacı? Derileri sarkmış. Demir destek koymuşlar kalın (dirseğinden kesilmiş kol gibi) dalın altına. Kolları (dalları) aşağı sarkıp da park yapan arabalara zarar vermesinler, destek olsun diye herhalde. Ya da sert bir rüzgârda dalları kırılmasın, iyice kamburlaşan (kamburu çıkmış) gövdesi yola, kaldırıma, bahçenin içine yığılıp kalmasın diye.

Evet, senin de gördüğün gibi; aynen öyle.

Sonbahar sessizce çekilip gitti; sanki bu ağacı sana emanet edip gitmiş.

Sonbahar, demek öyle ha! Evet, bana emanet edip gitti. Sonbahar, gelir yine bizi bulmaya. Oysa Corona günleri bitmedi, çekip gitmedi bu virüs, sürüyor hâlâ. Korku, tedirginlik tüm hızıyla ortalığı karıştırmaya, can almaya devam ediyor. Kış kapımızı çalmaya başladı. Soğuklar yenir yutulur gibi değil. Bu kışın ne zorlu, sıkıntılı geçeceğini herkes biliyor. Aşı savaşı, dalaşı, telaşı... tüm dünyada.

Dostum, halklar neler neler bekliyor. Halklar öyle çaresiz ki. Halklarda ne çok sıkıntı!. Halklar ölüyor ölüyor ölüyor, öldürülüyor....

Dutların kaç yıl yaşadığını (ayakta kaldığını) bilmiyorum. Ya halklar kaç yıl yaşar? Sen biliyor musun? Bu dut, uzun ömründe ne tarihsel olaylara tanık oldu kim bilir. Sorsam kendisine -kulakları duyuyor mu acaba?-, neler neler anlatır? (Anlatır mı?) Dile gelip de anlatsa bahçenin (evin) sahiplerini. Bu evde kimlerin yaşadığını. Meyvelerini kimlerin yediğini (yiyorlarsa. Çünkü burada dutu meyve olarak bilmiyorlar, yemiyorlar biliyorsun). Nazi döneminde bu evde kimlerin yaşadığını. Yahudi düşmanı Nazi subayının oturup oturmadığını. Savaş sonrasında kent onarılırken, enkaz yığınları temizlenirken kimlerin bu sokakta oturduğunu. Bu evin savaşta yıkılıp yıkılmadığını. 1960’dan sonra yabancıların kentin sokaklarını, fabrikalarını, yollarını, evlerini doldurmaya başladığında ne düşündüğünü. Bu evde bir göçmenin yaşayıp yaşamadığını. Ah, ne çok şeyi bilmek, onun ağzından dinlemek isterdim. Kendi kendine konuşuyor mudur acaba geçmişini düşündükçe? İyi günlerini düşündükçe gözleri yaşarıyor mudur? Kötü, acılı, sancılı günleri aklına geldiğinde, içi cız ediyor mudur?

Ağaçların kendi kendilerine konuştuklarını düşünürüm ben de. (Bu arada sürprizi unutma.) Dutlar kış uykusuna yatar mı bilmiyorum. Sessizliğini buna mı (kış uykusuna mı) yormalıyım? Sonbahar her ağacı soyup soğana çevirmiyor mu? (Bu deyimi böyle kullanabilir miyim, bilmiyorum.) Ağaçlar çırılçıplak kalınca üşümezler mi? Bilmiyorum. Sonbahar sır oldu! Ağaçların gözyaşı sayılan yaprakları döküp gitti güz. Gözyaşları sapsarı suratlarıyla yerlerde, ser sefil; gelip geçenler çiğniyor.

Öyle ya, ilkyaza kadar sesleri çıkmaz artık kurumuş, özsuyu çekilmiş dalların, ağaçların. Hele, bu topraklarda dutun yetişmesi bir mucize! Akdeniz ikliminin esamesinin okunmadığı buralarda, yaşı nedeniyle koruma altında bir dutun bulunmasını anlatacak başka sözcük yok "mucize”den başka.

Haklısın, “mucize”den başka bir sözcük aklıma gelmiyor. İlkyaz gelince, dutun, kışın mahmurluğunu üstünden ağır ağır attığına pek çok kez tanık oldum ben de şurada burada. Sonra yapraklarının yavaş yavaş dünyaya gözlerini açtığını gördüm. Sonra gün gün büyüyen yapraklarını. Sonra küçük çiçeklerini. Sonra küçücük dutların boy verişini. Sonra giderek, boyları büyümeden, minikliğini koruyan dutlar, tatlanmaya, yenecek hale gelmeye başlayınca, benden önce kuşlar sevindiler hep. Buranın kuşları değişik bir meyvenin tadına baktılar, beğendiler. Kuşlardan bir taç oluşur yazın dut ağacının dallarında. Biliyorsun bizim sokakta da var böyle bir dut, ama o daha genç. Çocukluğumda ne çok çıktım Dut ağacına. Düşmeme ramak kala ne çok dut yedim.

Evet, biliyorum. Bu tam bir tarih! Çınar gibi! Ben de, bunun kaldırıma uzanan dallarından epeyce dut yedim. Böylece memleket özlemini bir parçasını daha dindirdim yıllarca. Karadut yok, görmedim. İri beyaz dut da. Varsın küçük olsun. Memleketten gelirken getirdiğim dut kuruları tadında ya bu dut, bu da yetiyor bana (hep yetti). Öyle ya dut silkelemeyi de bilmezler burada. Sürprize gelince...

Bu yaşlı dut da, herhalde öyledir, ötekiler de, bizim gibi, göçmenmiş. Çin’den yayılmış, dağılmış dünyaya. Biliyor musun? İşte, demek bu sokağa gelmiş (getirilmiş, dikilmiş) çok yıllar önce. Boy boylamış, ama soy soylamış mı bilmiyorum.

Demek sürpriz dediğin buymuş!

İpek böceği olacak değildi ya!

İpek böceği de nereden çıktı şimdi?

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör