Ara
  • DEFNE AKYOL

José Saramago’dan sınırları aşan bir anlatı: Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş


Başlarken


Kitap bir başkaldırının ya da kalıba sığamayışın göstergesi olan, bizi kesin kabullerin ve toplumsal kalıpların dışına çıkmaya davet eden çarpıcı bir cümleyle açılıyor:

“Ertesi gün hiç kimse ölmedi.”

Ben de ilk cümlenin etkisinden olsa gerek Saramago’nun yarattığı evrende bir yolculuğa çıkmaya hazır olduğumu fark ediyorum. Yolculuk, duraksız olmaz elbet. Kitabın sayfalarını çevirdikçe bazı duraklarda soluklanıyor, uzun uzun düşünüyorum. Kitabın tartıştığı konuların zihnimde oluşturduğu imgelerden yola çıkarak izlenimlerimi birkaç başlık altında aktarmaya çalışacağım.


Yolculuk

Kitabın birbirini bütünleyen iki ana parçadan oluşması, ara bölümlerin numaralarla ya da başlıklarla belirtilmemesi kurgunun bütünlüklü yapısını güçlendirmiş. Kendimizi kurgunun akışına kaptırdığımızda yalnızca romanın olay zamanında değil, kendi iç dünyamızda da bir yolculuğa çıkmış oluyoruz. Yazarın zengin betimlemeleri bir yandan gerçeği çırılçıplak ortaya koyarken bir yandan da imgeler dünyasında farklı çağrışımlara yol açıyor. Böylelikle gerçek dünya ve düşsel dünya arasında ezber bozan bir yolculuk deneyimliyoruz.


Ölüm

Yazının girişinde kitabın ilk cümlesinden söz etmiştim. Birinci bölümde ölümün ortadan kalkışı, yok oluşuyla yüz yüze geliyoruz. Ölüm, olumsuz çağrışımlara yol açan bir kelimedir. İnsan bir yakınını kaybettiğinde üzüntü, acı, özlem, endişe gibi birçok duyguyu bir arada yaşar. Bu duyguların ifadesi çok güçtür. Her ne kadar bilgiye sahip olsak da ölümü anlamlandırmakta zorlanırız. Anlaşılan o ki Saramago da bu meseleye kafa yormuş ve ölümün bir süreliğine yok edildiği bir dünya kurgulamış. Bu dünya öyle gerçek ki insanın bir an için ölüme karşı zafer kazandığına, ölümün üstesinden geldiğine inanıyoruz.

“Zamanın başlangıcından beri insanoğlunun sahip olduğu en büyük düş olan, dünyada geçirilecek sonsuz bir yaşam mutluluğunun, soluduğumuz hava ya da her gün doğan güneş gibi artık herkesin ulaşabileceği bir imkân haline geldiğini ilan ettiler.”

İşte yukarıdaki alıntıdan da anlaşılacağı üzere insanın en büyük düşü Saramago’nun yarattığı dünyada gerçek olur. Yazar, bu sıradışı durumu ele alırken toplumu oluşturan kurumları detaylı betimlemelerle anlatır ve ölümün aniden yaşamın bir parçası olmaktan çıkışını gündelik bir olay ya da durum gibi sunar. Devletteki ve toplumdaki yapılanmayı gösteren kurum ve kuruluşlar ölümün ortadan kalkmasıyla alışılagelmedik sorunlarla karşılaşır. Yazar, toplumun birçok gerçeğine ayna tutarak insanın bencilliğini gözler önüne serer.

Ölümün ortadan kalkmasıyla bu durumdan ilk etkilenenler cenaze levazımatçıları olur. Ölümün varlığından beslenen bu grup ellerindeki ekmekten olmamak adına hayvanlar için cenaze töreni yapılmasını zorunlu kılmak gibi kendilerine bile gülünç gelen fikirlerle soruna çözüm arar. Hastanelerdeki yoğun bakım üniteleri, mutlu son evleri adı verilen hasta ve yaşlı bakımevleri, sigorta şirketleri… Hepsi ama hepsi değişen durum karşısında allak bullak olur. Sigorta şirketlerinin ölümün yok oluşuna nasıl uyum sağladığına değinmeden geçemeyeceğim. Şirket yöneticileri başlangıçta yenilgiyi kabul eder, ancak sonrasında seksen yaşı zorunlu ölüm yaşı olarak tanımlarlar. Peki, zorunlu ölüm yaşı ne demek? İnsan, seksen yaşını doldurduğu gün sanal ölü haline gelir. Şirketler, böylelikle yaşam sigorta poliçelerinin devamlılığının sağlanabileceğini düşünür.

İkinci bölümde ise işler değişir, ölümün geri gelişi müjdelenir. Ölüm bu defa yalnızca kavramdan ibaret değildir, bir bedene de sahiptir. Üstelik bir kadın bedenine! Başlangıçta iskelet halindeki bu kadın ölümün ta kendisidir. Buraya bir not düşerek ölüm kelimesinin Portekizcede dişi artikelle dile getirildiğini belirtmek isterim. Kitapta işlenen suçların sürekli kadınlara yüklenmesi, ölümün kadın bedenine bürünerek dönüşüne ironik bir anlam yükler. Ölümün geri gelişi kurum ve kuruluşlarda bayram havası yaratır. Ancak bir gecede üç yüz bin kişinin ölmesi cenaze levazımatçıları ve durumdan o vakte kadar memnun olan diğerlerini perişan eder. Yaşanan karmaşa, ölümün yokluğu sırasındaki kaostan farksızdır. Kimileri ne zaman öleceklerinin endişesiyle bunalıma girer, kimileri ise öleceklerini bildiklerinden canları ne isterse onu yapar. Daha da fenası ölümün ortaya koyduğu yeni sistemdir: Ölüm, insanlara eflatun bir zarf gönderir. Bu zarfı alan bireyler bir hafta sonra öleceklerini okuduklarında kimisi sevinçle işlerini planlar, son günlerini sevdikleriyle dolu dolu geçirmeye bakar; kimisi ise depresyona girer ve daha önce karşılaşmadığı bu henüz olgunlaşmamış farkındalık ile başa çıkmaya çalışır. Sonuçta, insanlar ölüme bir kez daha yenilmiş olur.


Din

Kardinal Hazretleri ile ölüm kavramının karşı karşıya getirilişi büyük bir meydan okuma ortamını yansıtır. Kitaptan alıntılanan şu bölüm oldukça dikkat çekicidir:

“Din adamlarının koydukları tavır yeni sayılmazdı, kardinal başbakanla yaptığı telefon konuşmasında, zaten bu en can alıcı noktaya parmak basmış, olası sonuçları ile beraber bu fasit daireyi ortaya koymuş, açık ifadelerle olmasa da, ölüm son bulduğu takdirde, yeniden doğuş da olmayacağından, kilisenin de bir anlamı kalmayacağını ifade etmişti. Tanrının krallığını tesis etmek için geçilmesi gereken yolları açmakta kullanılacak bilinen tek yöntem yeniden doğuş inancı olduğundan, o ortadan kalktığında varılacak mantıklı ve kesin sonuç, tüm hıristiyanlık tarihinin çıkmaz sokağa girmiş olacağıdır. Bu ağır söylem olumsuz bakış açısına sahip düşünürlerin en yaşlısından gelmişti ve o bu kadarıyla yetinmeyerek, şöyle devam etti, Konuyu ne kadar dolandırırsak dolandıralım, dinlerin varoluş nedeninin temelinde, ölüm olgusu yatmaktadır, din ile ölümün ilişkisi ateş ile barut gibidir, ateş olmadığı sürece barutun işlevi olmayacaktır. Din müessesesini temsilen orada bulunanlar söylenenlere karşı çıkmaya gerek bile görmediler. Tam tersine, katolik cemaatini temsilen orada bulunan saygın bir şahıs, Haklısınız, sayın düşünür, varoluş sebebimiz tam da bu noktada ortaya çıkıyor, insanların tüm hayatlarını boyunlarında ölüm korkusuyla yaşamaları için varız biz, bunun ötesinde, ölüm anı geldiğinde, o anı bir kurtuluş olarak algılamalarına da çalışırız dedi. Cennet, cehennem ya da benzer kavramlara gelince, doğrusu ölümden sonra ne olduğu konusuyla sanıldığı kadar ilgili değilizdir, din, sayın düşünür, dünyevi bir konudur aslında, öbür tarafla ya da göğün yedi katıyla hiçbir ilgisi yoktur.”

Alıntının son kısımlarında dinin ölüm kavramını insanları belirli bir düzene ve yaşayış biçimine adapte etmek için kullandığının altı çizilmektedir.

Parçadan alıntılanan bu cümleleri yazarın düşünceleri olarak da okuyabiliriz. Bilindiği üzere Saramago din konusundaki görüşlerinden ötürü yapıtları Portekiz hükümeti tarafından sansürlenen bir yazardır. Düşüncelerini ifade etme özgürlüğünü elde etmek için baskıdan sıyrılarak Kanarya Adaları’nda bulunan Lanzarote’ye yerleşir ve 1960 yılından ölümüne kadar Portekiz Komünist Partisi’nin üyesi olan yazar, yapıtlarında kendi düşünce ve görüşlerini farklı karakterler aracılığıyla dile getirir.

“Papalığa bağlı, roma-katolik kilisesi olarak, tanrının ölümü en kısa zamanda geri göndermesini, böylelikle insanlık âleminin en kötü felaketlerden kurtulmasını temin etmek üzere ülke çapında bir dua kampanyası başlatacağız.”

Yukarıda yer alan alıntıda da birçok kez duyduğumuz yağmur duası yerine sıradan olmayan ölüm duasıyla karşılaşıyoruz.

Saramago, “Tanrının ölüm üzerinde nüfuzu var mıdır?” gibi felsefi sorular yöneltmekten de çekinmez. Ölüm ve felsefe ilişkisini sorgular, felsefenin de tıpkı dinler gibi ölüme ihtiyacı olduğunun üzerinde durur. Bu bağlamda Montaigne’in “Eğer felsefe yapıyorsak, öleceğimizi bildiğimizdendir,” sözünü belirtilen açıklamaya uygun görür ve felsefe yapmanın ölmeyi öğrenmek olduğunu öne sürer.


Bitirirken

Saramago’nun Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş adlı romanı bizi çepeçevre kuşatan sistemi, sistem içindeki hiyerarşiyi, bürokrasiyi, toplumu, bireyi en ince ayrıntısına kadar ele alan bir kitap. Bunlar üzerinde yeniden ve yeniden düşündüren; kaybedilenlerin değerini, gerçeğin önemini, keşfin hazzını vurgulayan, mitolojik kavramlarla zenginleştirilmiş bir anlatı. Bize düşen ise karakterlerin sorularına kulak verip bıkıp usanmadan yanıt aramak, bununla kalmayıp yeni sorular sormak, Saramago’nun bıraktığı izleri takip ederek sınırların ötesine geçebilmek.


Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş

José Saramago

Çeviren: Mehmet Necati Kutlu

Roman, 208 s.

Kırmızı Kedi Yayınevi, 2015

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör