Ara
  • NEŞE AKSAKAL

Kırsala Dönen Edebiyat: Hotman’ın Öyküleri



Hep söylüyorum, söyleyeceğim Türk edebiyatında 2000’li yıllardan sonra kırsala dönenen metinlerde fark edilir bir şekilde artış görülmektedir. Türk edebiyatında Osmanlı burjuva kesiminin yaşadığı İstanbul’da gözlerini açan roman, küçük bir çemberin içinde büyüdü. Tanzimat döneminde yazılan ilk tiyatro yapıtı olan Şinasi’nin Şair Evlenmesi (1859) neredeyse baştan sona bir gelin odasında geçer. Şemsettin Sami’nin yazdığı ilk romanımız olan Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat (1875) için de durum çok farklı değildir, romanda kadın kılığına giren Talat, Fitnat’ın odasında onunla birlikte nakış işler. Roman türünün yanına öykü ve tiyatro da eklenip türler çoğalınca metinler, küçük adımlarla kapalı uzamların (ev, köşk, yalı, konak vb.) dışına çıkmaya başlar. Laleli, Üsküdar, Beyoğlu gibi mekânlardaki konaklardan başlayarak “dışarısı” keşfedilir fakat bu türlü canlılarıyla, soluk alıp veren bir doğa değildir; bir değer, bir özne olarak “doğa” henüz roman ve öykülere girmemiştir. Sokak, yol, ev ve dükkân önü, karakterlerin geçmesi için; vapur ve atlı tramvaylar ulaşım için gereklidir. Namık Kemal’in İntibah (1876) ve Recâizade Mahmut Ekrem’in Araba Sevdası (1898) adlı romanları doğaya çıkış açısından bu çemberi biraz daha zorlar.

Kadınların romana girmesiyle birlikte karakterler artık gezinti yerlerinde dolaşırlar; Araba Sevdası’nda Çamlıca Tepesi’ndeki gazinoyu çevreleyen bahçenin ayrıntılı anlatımı dikkat çekicidir. Yahya Kemal Beyatlı’nın Eğil Dağlar adlı yapıtında; Çamlıca, Tepebaşı, Metristepe olarak söz ettiği bu önemli doğa alanlarının İstanbul’un üç dönemini temsil eden uzamlar olduğunu vurgular. Metristepe (Bilecik il sınırlarında) İstanbul’un çemberinin dışındadır ama buraya bir doğa, bir taşra, bir köy olarak bakılmaz; o, İnönü Savaşı’nın simgesidir sadece. Peki genç bir yüzbaşının görev için gittiği bir yer olan konusu Kaş’ta geçen, ilk kez köyü betimleyen, bir köylünün var olma mücadelesini, kaygılarını, umutlarını anlatan, 1890 gibi erken bir tarihte yayımlanan Karabibik romanı için ne demeli? Şimdi bu ayrıntıları başka bir yazıda daha etraflıca anlatalım ve bakalım İstanbul’dan çıkılarak bir kırılma noktası olarak ne zaman köye ve doğaya geçiş olacaktır? Bunun için gözümüzden kaçan bir metin olmadıysa Sabahattin Ali’nin kaleme aldığı Kuyucaklı Yusuf romanı (1937) diyebiliriz. Kuyucaklı Yusuf’ta doğa canlanmış; artık insan için çevresi özel bir değer taşımış, taşra insanlarında doğa ve orman bir kaçış uzamı olarak seçilmiş, rahatlatıcı, yalnızlaştırıcı bir yer olarak değer kazanmıştır. Romanda Yusuf ile babası çoğunlukla kaçıp doğaya sığınmışlardır hatta Yusuf, romanın sonunda vahşi doğanın bir parçası olmayı seçmiş, ölen karısı Muazzez’i de dağda bir ağacın altına gömmüştür.

Ankara’nın başkent olmasıyla birlikte bu şehirde yaşamaya başlayan aydınların Anadolu’yu keşfetmeye başlamaları romanı ve öyküyü vahşi doğaya, köye, köylüye kadar götürmüştür. Altın bir kuraldır: “En iyi bildiğini anlat.” Süregiden yıllarda köyün içinden çıkmış, köy halkıyla ve kır yaşamıyla haşır neşir olmuş yazarlar doğayı ve kendi insanını anlatmaya başlayacaktır: Yaşar Kemal’in 1955’te yayımladığı dev yapıtı İnce Memed, edebiyatta sonraki kuşak için yepyeni bir yol açacaktır. İşte bu yolun devamını bugün, daha çok post modernizmin tekniklerini kullanarak getiren anlatılar bulunmakta. 70’lerden sonraki döneme bakan romanlar, sanayileşmeyle birlikte bireyin kentteki yabancılaşmasını, açmazlarını konu almaya başladılar. Zaman; doğa ve insan açısından hızlı bir yıkımı gerektiriyordu. Ardından gelenler eşsiz doğanın bozulması, yabanıl alanların şehirleşmesi, doğanın katli… Şimdilik mutlu son diyelim: “Ve modern insan, sığınacak bir yer olarak yeniden vahşi doğayı seçer.”

Yakın dönem Türk edebiyatı doğayı dekorluktan öte bir özne, başlı başına bir karakter olarak kullanan, köyü ve köylüyü kırsal geçmişseverlik (nostalji) tuzağına düşmeden anlatan metinleri biriktiriyor. Latife Tekin’in Ormanda Ölüm Yokmuş (2001) adlı romanında baş karakter şehirden kaçarak ormana sığınır, sonuçta ormandan kendini bulmuş olarak ve güçlü bir şekilde çıkar, şehrin karşısına dikilir. Murathan Mungan’ın “Yerküre” adlı bir gezegende geçen Şairin Romanı (2011) adlı yapıtı, doğaya derinlemesine bir yolculuk yapmaktadır. Faruk Duman’ın Ve Bir Pars Hüzünle Kaybolur (2014) romanını başlangıç olarak alırsak onun yapıtlarında doğa ve hayvan, başlı başına ayrı bir karakter olarak çıkıyor okurun karşısına. İsmail Orhan Sönmez'in 2020 yılında yayımlanan Tulliana adlı yapıtında soyu tükenen Anadolu parsına yazılmış sagu-şiirlerle karşılaşıyoruz.

Bu çizgiye örnek verebileceğim bir öykü kitabı var elimde. Öykü kitabı dedimse de bir roman kahramanı gibi baş karakter “Hotman” çevresinde dönüyor her şey. Ortak olan bu karakter değil sadece, uzam da aynı. Karadeniz doğası temelinde Kastamonu’nun bir köyünü konu alan ve bütünüyle açık uzam olan ormanlık alanlarda geçen öykülerdeki yazarın uyguladığı bu “bağlama” yöntemiyle kitap biçimsel bir denemeyle “öykü roman”a evrilmiş. Hotman’ın Öyküleri[1] Nilgün Çelik’in ikinci kitabı.

Eğlenceli olduğu kadar da tuhaf bir karakter Hotman; bazen bilge, bazen saf, bazen kaba, bazen efsunlu, bazen tutkulu; sanki modern keloğlan. “Hotman” Anadolu ağzında “acı söz söyleyen, hatır gönül dinlemeyen” anlamına geliyor. Adına münhasır bir karakter olan Hotman, doğayı çok seviyor, her gün koygun ormanlarda geziniyor, ormanın her köşesini biliyor. Köyünde annesi İncebel Hayriye ile yaşıyor ve ikili öykülerde sevimli bir çift oluşturuyor.

Hotman’ın Öyküleri diliyle mizah dünyasına perdesini açarken köy yaşamının dokunaklı ayrıntılarına sahip çıkan, buram buram yeşil, tarla, hayvan kokan dağda, bayırda geçen öyküler. Yazarın Türkçesi son derece düzgün, anlatımda hiçbir tıkanıklık yok, öyküler oldukça iyi kurgulanmış. Hotman’ın Öyküleri, Refik Halit Karay’ın Memleket Hikâyeleri tadını yakalamış. Gerçeklik ve gerçeküstülük arasında gidip gelen olaylar, sonunda bilimin ışığına teslim oluyor. Nilgün Çelik, okura köyden modern masallar anlatıyor. Tutkuyla canlandırılan doğa öykülerinde köylünün repertuarı da dile geliyor.

Hotman karakteri “Muamma” adlı ilk öykünün ilk cümlesinde durmaksızın esen rüzgarla birlikte okurun karşısına çıkıyor. Hotman, köylülerin arasında köyün doğasını en iyi bilenlerden. Her gün düzenli olarak yaptığı işlerden biri de ormanda dolaşmak. Bir gün ormanda dolaşırken epey içerlerde ormanı dümdüz etmiş bir işletme ile karşılaşıyor: Kızılcasu Orman İşletmesi. Şef ile o akşam mangal yapıp rakı içiyorlar; üç kişiler: Hotman, Şef ve Ertan. Gecenin sonuna doğru kâğıt oynamaya karar verirler, yenilen buraların en yüksek, en imkânsız kayası olan “Furuncuk” tepesine çıkacak ve oradaki sarı çiçeği getirecektir fakat orman tedirgin edicidir; tepede bir yatır vardır. Oyunu kaybeden Hotman, çiçeği getirmek için sabah erkenden yola koyulur. “...yolun kuz yerinde toprak rutubetli olunca büyümeye meraklı pembe sıklamenler bahara başlarını tek tek kaldırmıştı. Yol boyu çiçeklerini uçan böceklere açan keçi söğütleri, yosunlaşan gri kayaların arsından çıkıp kayayı saklamıyor muydu herkesten?” Hotman güçlükle kayaya varır, yatırdaki “zat-ı muhterem”in sarı çiçeklerinden alır eve getirip suya koyar fakat sabah arkadaşı Ertan geldiğinde çiçeklerin yerinde yeller esmektedir. Bir daha gider tepeye, çok ender bulunan bu özel çiçekleri toplar; yine aynı şey. Tekrar tepeye gittiğinde önceki topladığı çiçeklerin yatırın üstüne konduğunu görür. Acaba doğaya zarar verdiğini gören ve ona çıkışan annesi İncebel Hayriye’nin bir oyunu mudur bu yoksa bir efsun mudur?

Görüldüğü gibi orman köyü atmosferi içerisinde ilerleyen öykülerde, Karadeniz’in ilerde belki sadece anlatılarda kalacak olan, öykülerden bir masal atmosferi gibi okuyacağımız yeşil doğası etraflıca anlatılıyor. Hayatta kalma mücadelesi ve insan ile doğanın kontrol edilemez güçleri arasındaki ilişkiyi ele alan öykülerdeki dokunaklı gün batımları, parlak şafaklar, ormanın içlerinde gözlerden uzak yaşananlar, tepelerde yalnızlığının gururunu taşıyan efsunlu çiçekler, geceyi talan eden yağmurlar, ormanda bir bakış ve gülümsemeyle başlayan aşklar ile Karadeniz’in doğasına eklemlenmiş köy yaşamının öyküleri…

“… sonra bir ağaca yaslandı, ormanın sesini dinledi. Yapraklar hışır hışır ediyor, kendi aralarında konuşuyordu. Kuşlar uzaklarda bir iki çığırtıp yuvaklarına kaçtı. Baykuşlar geceyi beklemeden bir iki öttü ama Hotman, baykuşları duymak istemese de duydu. Mübarek hayvan git başla yerde öt! Oturdu ağacın gövdesinden kendi bedenine akan kışı hissetti.

Hotman ve diğer yan karakterler canlılıklarıyla kendilerini hemen sevdiriyorlar. Sona geldiğimizde bir aşk üçgeni arasında kalan Hotman, sevdiği kızın gelmemesi üzerine gözyaşlarına boğulur ve arkasında kendisine el sallayanları bırakarak arabasına biner. “…dört çeker cipin farları köyün çıkışında İstanbul yazan tabelayı aydınlatıp geçti”. Kurtuluş Savaşı’nın ilk yıllarında yazılan romanlarda aşk acısını unutmak için düzenli orduya katılmak, öğretmenlik yapmak ya da yaralılara yardım için İstanbul’dan Anadolu’ya gidenleri anımsadım. Halide Edip’in Seviyye Talip romanındaki “Fahir”, Reşat Nuri’nin Çalıkuşu’ndaki “Feride”, Kemal Tahir’in Yorgun Savaşçı romanındaki Cemil gibi. Bu kez, ilerlemenin sembolü olan ama yıkıcılığı da işaretleyen motor, alışkın olmadığı bir yere götürecektir yürek acısı çeken Hotman’ı.

Dağların terk edildiği, gençlerin kırsaldan kaçtığı, evlerinboşaltıldığı, günümüzde daha çok yaşlıların yaşadığı Anadolu’daki köylere ilk önce dönen “edebiyat” olacaktır. Kaybolmakta olan bir evrenin öyküsü anlatılacaktır. Mutlaka.Kitle kültürü, reklamlar, gıda endüstrüleri yoluyla sömürülen kırsalın ve pastoral toplumlardaki sözlü kültürün, ataerkil krallıkların yeniden, daha yeni anlatım teknikleriyle anlatılması mümkün. Kırsaldan ilham alan bir anlatı damarının doğuşunu, köy kültürünün doğada gelişen hem yumuşak hem şiddetli dilini ele alan ve doğayı bir bellek olarak kaydeden, bir yazımda “derin doğacılık” alarak adlandırdığım bir yönelim kapımızı çalmakta.

[1] Nilgün Çelik, Hotman’ın Öyküleri, Alakarga Yayınları, 2021, İstanbul.


Son Paylaşımlar

Hepsini Gör