Ara
  • NİLGÜN ÇELİK

"Kahramanlarım ruhumun hastalıklarını taşır"


Akademisyen yazar Günhan Kuşkanat, 2005 yılında edebiyata hızlı bir giriş yaptı ve ilk öykü kitabı Kış Leylekleri ile Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü'nü aldı. Ardından eserlerini roman türünde yazmaya başladı. Kıyısız Gemiler, Evvel Aşklar Masalı, Beni Çocukluğumdan Öp, Hiçkimse’nin Anısı ve son kitabı Aşk Bir Kar Tanesi roman türündedir. Son kitabı bu yılın eylül ayında okuruyla buluştu ve yine Doğan Kitap’tan çıktı. Söyleşimizin ağırlığı, kurgusunu ve dilini ilginç bulduğum son romanı Aşk Bir Kar Tanesi üzerine olsa da akademisyen kimliği üzerinden, üniversitelerden, eğitimden de konuşmak istiyorum.


Sevgili Hocam, öncelikle söyleşimize zaman ayırdığınız için teşekkür ederim. Nursel Duruel’le yaptığınız bir söyleşide "Kahramanlarım ruhumun hastalıklarını taşır..." diyorsunuz. Bir yerde kahramanlarınızın arkasında duruyorsunuz. Ancak Günhan Kuşkanat yazmaya başladığında travmatik bir kişiliğe mi bürünür yoksa travmatik geçmiş yazarken karşısına mı çıkar?

İlginiz için ben teşekkür ederim. Kahramanlarım ruhumun hastalıklarını taşır evet. Uyurken hâlâ yumruklarım sıkılı uyurum. Çocukken dualarınız nasıldı bilemem. Canınız uyurken bile acır mıydı bilemem ama benim acırdı. Hep söyleriz ya, bizi biz yapan şeyin yaşadıklarımız olduğuna inanırız, yani bize olan ve olmayan ne varsa azar azar bugün olduğumuz insanı yaratır. Ben de olduğum insanı, aklımın derin kuyularından acı sular gibi çekip çekip değişik kılıklarla yeniden anlatarak kendimi sağaltırken, ruhumun hastalıkları da ister istemez karakterlere geçiyor. Okur da benzer dertleri farklı biçimlerde ve belki de mutlaka yaşamış olduğundan, yazdıklarımda, kendi kurtulunmaz hastalıklarını buluyor olabilir. Kurtulunmaz diyorum çünkü bitmez. Ya da bende bitmiyor, acıyor daha, o eşsiz savaş meydanlarımda dumanım tütüyor, içimde kanı akıyor o eşsiz çocuğun, onun için yazıyorum, üzgünüm onun için.


Son kitabınız Aşk Bir Kar Tanesi, ile bir önceki kitabınız Hiçkimse’nin Anısı; hafıza, unutmak, yaşlılık, ölüm, hastalık gibi temalarla bir bağ içerisinde. Yine bir hastane odası. Yine karşımızda alzheimer hastası bir karakter var. Ben iki kitap arasında kurduğunuz bu bağın sebebini merak ediyorum. Okurlarınıza neyi işaret etmek istediniz?

Hiçkimse’nin Anısı’nda çok severek yazdığım bir karakter vardı. Gerektiğinden fazla susmuş bir karakter. Onun suskunluğu kitap bittikten sonra içime oturup kaldı. Onu o kadar sevmiştim ki ve hatta varlığına neredeyse inanmıştım ki suskun kalışını ona yaptığım bir haksızlık gibi gördüm ve yeniden yazmaya karar verdim.

Cevat Çapan’ın ilk kitabınız için söylediği ve sizin de kabul ettiğiniz “huzursuzluk kitabı” söylemi aslında “huzursuzluk edebiyatı” olarak ilerliyor. Son kitabınız Aşk Bir Kar Tanesi’nde, karakterlerin travmalarını kurmaca zamanı ilerledikçe öğreniyoruz. Normal görünen şeylerin (insanların anormalliği), saplantıların altında mutlaka bir şeylerin yattığı gibi sebep sonuç muhakemesine gidebiliyor okur. Sizin öğrencilik yıllarınızda ev arkadaşlarınızla okumalar yaptığınızı biliyorum. Kitaplarınıza yansıyan huzursuzluk, bu okumalarınızın sonucu mudur yoksa insanlara olan küskünlüğünüz mü?

Mutsuz bir çocukluğun etkisiyle yaptığım okumalardı. Galiba insan neyi yaşarsa onu okuyor, sonra da yazacaksa onu yazıyor. Üniversite yıllarımda iki yakın arkadaşımla kitaplar, şiirler okurken okuduklarımız kendi iç yaralarımızdı. Okuduklarımızın güzelliğine duyduğumuz hayranlıkla –kıskançlıkla da- kitapları duvarlara fırlattığımızı hatırlıyorum. O arkadaşlarımdan biri şimdi Yunus Nadi ödülü sahibi Hakan Yaman’dır, öteki neredeyse kült bir kitap haline gelmekte olan Sarışın Maymun’un yazarı Mustafa Özcan. Arkadaşlarımla sabahlara kadar yaptığımız o konuşmalar, fikirlerimizin uçuştuğu o odalar benim için -galiba onlar için de- bir yazarlık okulu oldu. Sonuç olarak yaşadıklarımla baş edebilmeyi, pişmanlıklarımı, korkularımı, çelişkilerimi ve hâlâ açık yaralarımı önce uzun uzun dinlemeyi, sonra da dillendirmeyi ilk orada öğrendim.

Kitapta karakterlerinizin diyalogları zaman zaman felsefi konuşmalara dönüşüyor. Mesela, “öğrenilmiş çaresizlik”, “insanları daha iyi anlayabilme şeklimizin onun yerine kendimizi koymaktan geçtiği”, “insanın kendi olabilmesi” felsefesi, “seçmek” aslında “seçebilmek ve hayatı bu seçimle yönlendirmek” gibi konuşmalarda geçen bu felsefi anlatım okuru kitaba daha çok yaklaştırıyor. Bunu birikimin bir sonucu olarak görüyorum. Felsefi olsun diye yazılmış değil. Siz bu konuda ne dersiniz?

Günümüzde yazar ‘bilge yazar’ olmaktan özenle kaçınmalıdır bana göre. Yüzyıllar önce yazarın, derin entelektüel birikimiyle, okura bir şeyler öğretmeyi hedeflemesi doğal ve hatta beklenen bir durumdu. Fakat bugünün okuru -benzer birikime kendi de sahip olduğu için- yazarın artık birkaç adım geride durmasını bekliyor. Yazar, alçakgönüllülükle, söylenecek sözlerin hepsini söylemeden -susan resimler, fotoğraflar gibi- durumu gösterip susmalı ve cevaplar vermek yerine belki -en fazla- sorular sormalı diye düşünüyorum. Bu yüzden, kahramanlarım, hayatın gizemli akışında olup bitenlere çareler bulup çözümler üretecek kadar bilge değildir, sadece olanı anlatırlar, hayatın anlaşılmazlığına en fazla onlar şaşırır, çıkışsızdırlar, sonunda galip geldikleri bir şey yoktur, aksine yeniktirler, anlatırken kelimeleri yorgunlukla dökülür ve sonunda vardıkları tek yer sorular sormaktır, çünkü onlara göre insan bilmek için değil sormak için vardır. Elbette her eserin bir derdi olduğunun da farkındayım, ama benim derdim kendimle. Ben kimseyi eğlendirmeye, bir şey ‘öğretmeye’ uğraşmıyorum, kimseyi değiştirmeye çalışmıyorum, haddim olduğunu da düşünmüyorum. Ben tablolar yapar gibi, fotoğraflar çeker gibi beni etkileyen, gördüğüm, yaşadığım, hissettiğim veya hayâl ettiğim sevinçleri, hüzünleri, pişmanlıkları, zafer sandığım oyalanmaları ve kocaman hayal kırıklıklarını ve yenilgilerimi uzun uzun yazıp susuyorum. Dünyanın bunca derdi varken, beni kendi derdine düşmüş olmakla suçlayabilirsiniz, küçük burjuva sorunlarımı küçümseyebilirsiniz, ama ben buyum. Okur bunu anlasın isterim, hatta beni beğensin, hatta sevsin de isterim elbette, ama ben böyleyken ve beni ve yazdıklarımı değiştirmeden sevsin isterim.


Kitabınızın farklı bir kurgusu, farklı bir üslubu var. Bir kere “sen dili” ile yazılmış olması okur olarak bana farklı bir tat verdi. Bütün roman boyunca olanların, anlatıcı tarafından bir karaktere anlatılarak sürüyor olması normalde okuru zorlar. Ancak dile hakim olmanız sebebiyle aksamadan ilerleyen bir eser olmuş. Bunun akademisyenlik tecrübenize bağlayabilir miyim?

Dile hakimiyetim konusunda söyledikleriniz için teşekkür ederim. Eğer gerçekten böyle zor bir işi başarabilmişsem, bu başarıda okuduğum bütün usta yazarların hakkı vardır. Yazarlık benim aklımda hep bir usta-çırak öğretisi, geleneği ve ahlakı olarak biçimlenmiştir. Üniversite yıllarımızda, yazdıklarımı o odalarda ilk defa okuyan iki arkadaşım ve sevdiğim bütün yazarlar, yazmak konusunda çok şey öğrendiğim ustalarımdır.


Yine akademisyen kimliğinize romandaki karakterinizin söylediği bir cümleyi sormak isterim: “….Yani sadece ‘anlatırsın’, ‘gösterirsin’, karşındaki ‘öğrenmiyorsa’, ‘öğretmek’ imkansızdır,” diyor. Öğrencilerinizle bu durum nasıl ilerliyor? Yeni nesil öğrencilerin merak ve algı açılarının sizin gözünüzde derecesi nedir?

Bence ‘öğretmek’ gereksiz bir kelimedir. Çünkü birine bir şeyi ‘siz’ öğretemezsiniz. Anlatırsınız, gösterirsiniz ve öğrenebilirse veya isterse ‘o’ öğrenir. Öğrenmek için, öğrenen kişinin bu işten bir çıkarı olması gerekir. İtiraf etmeliyim ki son yıllarda öğrencilerimde üzüntüyle gözlemlediğim şey şiddetli bir ifade fakirliğidir. Çünkü öğrencilerim güçlü bir ifade gücüne sahip olmakta bir çıkar görmüyor. Yani olmasa da oluyor. Kolaylıkla bilgiye ulaşmak harika bir şey gibi görünse de bilginin bu kadar kolay elde edilişi onu -elde edenin gözünde- değersizleştiriyor, yani isterse veya ihtiyaç duyarsa google’dan okuyup kullanıp yeniden unutabilir. O zaman bilmek de, hatırlamak da, güçlü bir ifade gücüyle anlayıp anlatmak da -onların gözünde- ne yazık ki gereksizleşiyor.


Bugünlerde birçok şey gibi eğitim de Covid sebebiyle zor zamanlar yaşıyor. Zaten eğitim yap boz şeklinde ilerlerken sizce bu boşluk, bu ara öğrenci ve eğitmenlerin üzerinde nasıl izler bırakacak?

Bu ‘evde kal’mak çaresizliğiyle internet bağımlılığının, sanal gerçeklik deneyimlerinin daha da gelişerek yaygınlaşacağı ve insanın daha da yalnızlaşacağını düşünüyorum.


Son sorum yine kitabınızdan: Karakteriniz kendini duymayan babasına “Aşk kar tanesi gibi baba tutamıyorsun,” diyor. Karakterinizle aynı fikirde misiniz, sizce de böyle midir?

Söyleyeceklerim birçok okura biraz sert gelecek ama yine de söyleyeceğim; aşkın bütünüyle sahiplenildiğinde eriyip yok olduğuna inanırım. Aşkın sadece, onun izin verdiği koşullarda oluşması ve yaşatılması gerekir. Yani onu avucunuza alamazsınız, alsanız da onu o eşsiz hali ve şekliyle fazla tutamazsınız. Avuçlarınızda tuttuğunuz, kavuştuğunuzu sandığınız şey artık yalnızca ‘meşk’tir, yani kavuşmazken ‘aşk’ olan şey çoktan yok olmuştur. Şair Oragon’un dediği gibi mutlu aşk yoktur çünkü gerçek aşklar imkansız olanlardır ve mutlu sandığınız hikayeler henüz bitmemiştir.