Ara
  • DENİZ EZGİ AVCI

Kapısında Posta Kutusu Olmayan Evlerde Yaşıyorduk


Kapısında posta kutusu olmayan evlerde yaşıyorduk, ama annem bir posta kutusu yapmış, yeşil demir ve üst tarafı buzlu cam olan dış kapımızın yanına bir çivi çakıp asmıştı. Hafta sonu köprülü eski çarşıdan aldığı üzerinde çatısı, simsiyah bir boşluk olan kapısı ile minyatür bir evi andıran ahşap kuş evini yeşil, sarı, gümüş ve altın renklerine boyamış, üzerini tutkallayıp sim serptikten sonra bir gün güneşte bekletmiş ve sonra da posta kutusu niyetine o çaktığı kalın çiviye geçirmişti.


Annem çok mutluydu mutlu olmasına ya, postacı bizim simli ve yaldızlı posta kutusunun varlığını reddediyor, bütün faturaları ve mektupları sanki bir posta kutumuz yokmuş gibi dış kapımızın önüne atıyordu. Annem önceleri postacının, kapımızda asılı olan şeyin posta kutusu olduğunu anlamadığını düşündü. Birkaç gün “Kimsenin evinde yok ki Erhan’cığım! Adamcağız nereden bilsin? Gücendirmeden bir yolunu bulup anlatmalı” diye dolanıp durdu evde. Birkaç gün sonra da bulduğu fikri benimle paylaştı. Okuldan gelir gelmez önlüğümü çıkarmama bile izin vermeden beni balkon kapısının yanındaki üçlü kanepenin üzerine oturttu. Önümdeki sehpaya rüşvet niyetine kalın bir dilim limonlu kek ve bir bardak süt koyup neredeyse bütün tavanı uzunlamasına boydan boya aşmış tül çiçeğinin tam altında, salonun ortasında dikilerek bulduğu fikir hakkında aldığı notları elindeki bir kâğıttan bana okumaya başladı. Benim de bu fikri enine boyuna inceleyip beş üzerinden bir puan vermemi istedi.

“Dikkatlice dinle, tamam mı oğlum?” dedi. Limonlu keki ağzıma tepelerken tamam anlamında başımı salladım.


Annem posta kutumuzun üzerine “Posta Kutusu” yazmanın ve bu şekilde kapıdaki nesnenin aslında bir kuş evi değil de bir posta kutusu olduğunu belirtmenin kaba bir davranış olacağını düşünüyordu. Bunu başından itibaren yapmış olsaydık sorun yoktu ama artık yapamazdık; çok geç kalmıştık. İşin içine beni de kattığı için sevinsem mi üzülsem mi kestiremiyordum. Posta kutusu isteyen annemdi ve benim olayla uzaktan yakından hiçbir alakam yoktu. Limonlu keke yoğunlaşmaya karar verdim. Annem keki biraz yakmış, kekin alt tarafı şekerli bir limon gibi kıtır kıtır olmuştu ve ağzımda eriyordu. Posta kutumuzu çoktan kapıya asmıştık ve postacı da, kör değil ya bu adam, şimdiye kadar çoktan görmüş olmalıydı onu. O yüzden annem posta kutusunun ne olduğu hakkında bilgi vermektense onun kullanım alanını öğretmenin daha doğru bir yaklaşım olacağına karar vermişti.

“Yani.” dedi. “İlk önce posta kutusunu biz kullanacağız ve nasıl kullanılacağını bu şekilde postacıya göstermiş olacağız.”

Tamam anlamında başımı salladım yeniden. Ağzıma tıkıştırdığım limonlu keki yutabilmek için sütten büyükçe bir yudum aldım. Bir sorun vardı ama, postacının getirdiği faturaları, mektupları koyamazdık posta kutusunun içine. Adam onları yere atıyordu. Yere atmayı uygun gördüğü zarfları alıp posta kutusunun içerisine koymak, adam yanlış yapıyormuş da biz onu düzeltmeye kalkmışız gibi bir intiba oluşturabilirdi ve bu da hiç hoş bir davranış olmazdı. Hatta, haşa, Allah sakınsın, postacının bize karşı öfkelenmesine bile sebebiyet verebilirdi ki işte o zaman kapımıza ulaşamayan mektuplar, yılbaşı kartları, koliler ve yağmurun altında sırılsıklam olmuş faturalarla uğraşmaya başlayabilirdik.

Haklısın anne anlamında başımı salladım.

“O zaman…” dedi annem son a’yı uzatarak, “… biz kendi mektubumuzu koyacağız posta kutusunun içine!”

Böylece postacı kuş evinin kapısının ağzından hafifçe çıkan zarfı yarın sabah görecek ve gerçeği fark edecekti. Fark etmesi gereken hakikat kapıda asılı olanın bir kuş evi değil de bir posta kutusu olduğuydu. Belki, belli mi olur, adam bu kadar hafta posta kutusunu kullanmadığına utanırdı bile. Annem gözlerini kocaman açmış bana bakıyordu. Kekimi tamamen bitirmiştim, ağzımdaki son yudum da boğazımdan geçtikten sonra anneme fikrine beş üzerinden beş verdiğimi söyledim ve önlüğümü çıkarma iznini kıvırdım.


Elimde Hayat Bilgisi kitabım ve defterim ile ödevimi yapmak için salona girdiğimde annemi renkli harita metot defteri sayfaları, kesilmiş küçük kâğıt parçaları, Uhu, boyama kalemleri, çıkartmalar, keçeli kalemler ve renkli kartonlar arasında oturmuş, elindeki makasla kırt kırt bir şeyler keserken buldum. Ne o bana bulaştı ne de ben ona. Masaya oturup altıncı Ünite ’deki “Temiz bir Çevre” ve “Geri Dönüşüm” konularının özetini defterime çıkarırken annemin etrafında gittikçe daha da büyük bir halka oluşturan kesilmiş kâğıt parçalarına bakmamaya çalışıyordum.

Beş gün sonra anlaşıldı ki posta kutuları postacının umurunda değildi. Annem elindeki kahve fincanı ile evde volta atarken, postacı hakkında üç teori geliştirmişti: bir; adam hayattan zevk almayan, ketum ve huysuz bir adam olmalıydı, iki; yarısı posta kutumuzdan dışarıya sarkan renkli zarfları görmemesi için kör olması gerekirdi, ya da bakar kör, üç; ki bu anneme göre en fenasıydı, adamın ne mektuplara ne işine ne de mektupları sahiplerine kavuşturan posta kutularına saygısı vardı. Annem görmemiştir, seçici algı, dikkatsizlik diyerek beş gün boyunca ısrarla içinde bana kısa kısa notlar yazdığı renkli zarfları kuş evinin kapısına sıkıştırdı. Postacı ise faturaları ve mektupları her zaman yaptığı gibi kapının önüne atmayı sürdürdü.


Bütün cumartesi günü boyunca annem başım ağrıyor diyerek ara ara yatak odasına kapandı, saatlerce dışarıya çıkmadı. Annemin baş ağrılarının postacı ile alakalı olduğunu seziyordum ama benim bu işle bir ilgim olmadığından hiçbir şekilde konuya dahil olmamaya karar verdim. Görmeyecek, duymayacak, konuşmayacaktım. Çareyi günün çoğunu sokakta futbol oynamakta, bisikletle yan mahalleye istemediğim kadar çok gidip gelmekte buldum; böylece akşam ezanına kadar çok acıksam da sokakta kalmayı becerdim. Eve geldiğimde fırından güzel güzel kokular yayılıyor annem arka balkonda sigara içerek kitap okuyordu. Sorunu her neyse, ki postacı olduğunu bal gibi biliyordum, çözmüş olmalıydı.


Ertesi hafta annemin üzüntüsü geçti. Artık postacının kapının önüne attığı zarfları, faturaları önemsemiyor gibiydi ama posta kutusuna koymaya devam ettiği renkli zarfların sonu bir türlü gelmek bilmedi. Her gün okuldan geldikten sonra bana “Erhan, git bak bakalım postacı sana ne getirmiş bugün!” diye şakıyor, beni posta kutusuna gönderiyor ve sonra bana yazdığı mektubu ona sesli okumamı istiyordu. “Oku bakalım, ne diyor mektubunda!”

Annemin yazdığı mektuplar önceleri kısa, pragmatik, gündelik meselelerle iştigal eden kısacık notlardı:


“Sevgili Erhan,


Umarım bugün okulda güzel bir gün geçirdin. Sabah sarı çorabının tekini bulamadığın için çok üzgünüm. Benimkilerin arasına karışmış.

Öpücükler

Annen,”


Sonraları mektuplar uzamaya, söylenenler karmaşıklaşmaya, benim boyumu aşmaya ve annemin bir çeşit iç dökmelerine dönüşmeye başladı. İçini boşaltıyordu annem bana.


“Sevgili Erhan,


Bu sabah sen okula gittikten sonra yeniden yatağa girdim ve yarım saat öylece yattım. Yağmuru ve senden önceki hayatımın sesini dinledim. Senden önceki hayatımın sesi nasıl oldu da yağmurun sesine karışabildi hiç anlamadım. Sence nasıl oldu bu iş? Yeniden vapurları, trenleri, meydanları, dinlediğim şarkıları, okuduğum şiirleri, yürüdüğüm ara sokakların seslerini duydum. Geçmişi ne zamandır düşünmemiştim. Bugün de düşünmedim merak etme. Sadece seslerini dinledim.

Öpücükler,

Annen”


Annemden ilk mektubumu aldığımda sekiz yaşındaydım, şimdi elimdeki kalın zarfın içinden çıkardığım on sayfalık mektuba bakarken sekiz yaşıma bir sekiz sene daha eklenmiş gibi hissediyorum. Annem bana ilk önce hayatını anlatmaya başladı; kesik kesik anı şeritleri, aralarında sebep sonuç ilişkisi olmayan garip garip olaylar, tesadüfler, başkalarının başından geçen hikayeler, çocukluğu, tanımadığım kişilerin söylediği önemli laflar, ilk aşkı, dedem… Sonraları mektuplar eğitim, üniversite, iş, sanat, ahlak, estetik, edebiyat, aşk, şiir, sağlık, botanik, müzik, arkadaşlık gibi hayattaki önemli meseleler hakkında bana öğütler vermeye başladı. Annem mektubun başına konu başlığını ve başlığın altına bana vermek istediği öğütleri yazıyordu. Öğütler bazen usturuplu bir liste halinde, bazen de kâğıt üzerinde oradan oraya sıçrayan serçeler gibiydi. Mektuplar gittikçe uzuyor, zarflar kalınlaşıyordu.


Dış kapının önünde, elimdeki zarfla dikilirken dudaklarımı kemirerek gözlerimi dolduran yaşları geriye kaçırmaya çalışırken bu işin artık tadının kaçtığını seziyor ama nasıl bir adım atmam gerektiğini kestiremiyordum. Annemi gücendirmeden, evdeki kendi konumuma zarar vermeden bir çözüm bulmalıydım. Anneme artık bu mektupların kesilmesi gerektiğini, çocukluğumu mahvettiklerini söyleyemezdim. Söylemektense göstermeliydim. Mahvetmek kelimesini kullanamazdım çünkü bu hiç hoş bir davranış olmazdı. Elimdeki kalın zarfı bir hışım yırtarak açtım ve ilk sayfayı okumaya başladım.


“Sevgili Erhan,


Bu günkü konumuz: HİSSETME. Bundan takriben yirmi sene önce bir gün teyzen bana artık hiçbir şey hissedemediğini söylemişti. Ona o gün söyleyecek hiçbir şey bulamamıştım ama sonra söyleyeceklerimi yıllarca biriktirim. Bir gün sana da birisi artık hiçbir şey hissedemediğini söylerse, kadın erkek fark etmez, aşağıdaki listeden istediklerini kullanabilirsin.

Öpücükler,

Annen


1. Kapının girişindeki dolabın üzerine mermer bir kâse, kâsenin içine değişik kumsallardan topladığın cilalanmış yuvarlak taşlar koy. Eve her geldiğinde onları eline al, elinin içinde tut ve parmaklarının arasında çevir.

2. Bir karıncanın üzerine bastığını fark ettiğin o anda hissettiğin acıyı hatırla.

3. Portakal kadın, limon erkektir. Fransızcada.

4. Mevsimlerden en çok Kış’ı dinlemeliyiz. Tekrar, tekrar.

5. Yaşadığım mahallede her sabah gördüğüm genç bir adam vardı. Hep kapüşonlu giyerdi. Evsizdi; kapüşonu eviydi. Sendeleyerek yürürken birden sokağın ortasında şınav çekmeye başlardı. Ellerinin eklemleri yara, bere, kabuk içinde; kabuk her sabah sokağa kanardı.



Midem bulandı, okumayı bıraktım. İçeride nasıl olsa mutfak masasında annemle karşılıklı oturarak on sayfanın onunu da okuyacaktım.


Ertesi gün başımın döndüğünü söyleyerek okula gitmedim. Bütün gün gözüm sokakta, kulaklarım bahçe kapısında postacının yolunu gözledim. Madem annem bir türlü postacı ile yüzleşemiyor, ben de annem ile yüzleşemiyordum, bu denklemde geriye kalan benim postacı ile yüzleşmemdi; bu büyük yüzleşmeyi yaşaması gereken bendim. Postacı ancak öğleden sonra geldi. Bahçe kapısının açıldığını duyar duymaz yattığım yerden fırladığım gibi annemin iki gün önce yaptığı kakaolu kekten kestiğim büyükçe bir dilim keki, içine sardığım peçeteyle birlikte sehpanın üzerinden kapıp dış kapıya koştum. Dış kapıyı açtığımda postacı basamakları çıkmış, elindeki iki uzun zarfı kapının önüne fırlatmak üzereydi. Kapı açılınca birden sıçradı, sağ eli, ucundaki iki zarfla havada asılı kaldı. Önce ona doğru uzattığım peçeteye sarılmış keke, sonra ona sırıtan suratıma bön bön bakakaldı. Kolumu biraz daha uzatarak elimdeki kek dilimini adamın burnuna kadar soktum.

“Postacılar haftanız kutlu olsun Postacı Amca! Okulda öğrendik. Bu hafta postacılar haftasıymış!”

Postacı etrafına şaşkın şaşkın bakınarak elimdeki keki aldı. Keki alırken sağ yanağı postacılar haftasının ne zamana denk geldiğini bilmediği için, sol yanağı bir hatırlayanının olduğunu bilmenin şükranı ile kızardı. Teşekkür etti. O da karşılık olarak bana elindeki uzun, uzunluğu nedeni ile bankadan geldiği belli olan zarfları uzattı. Elindeki zarfları alır almaz bütün şirinliğimi takınarak,

“Posta kutumuzu beğendin mi Postacı Amca?” diye sordum. “Yurtdışından bir akrabamız gönderdi!”

Adam kapının yanındaki çivide asılı olan simli kuş evine döndü. Eliyle şapkasını hafif yana kaydırıp altından çıkan hafif kırlaşmış saçlarını kaşıyarak eğildi, kuş evinin kapısı olan küçücük karanlık boşluktan içeriye baktı.

“Bak şu ecnebinin işine! Kuş evi zannettiydim ben onu evladım. Zarflar sığar mı ki bu delikten? Yırtılmasınlar sonra!”

Beklediğim an geldiği için büyük bir heyecan ve şevkle ileriye atıldım.

“Yırtılmazlar amca. Bütün dünya bunları kullanıyor artık!”

Adamın gözleri suratıma bütün dünyadan bize ne evladım der gibi baktı ama ağzı torununa kıyamayan bir dede şefkati ile “İyi ya o zaman, koyarım bundan sonra.” dedi. Şapkasını eline alıp selam vererek basamaklardan indi, diğer elindeki peçeteye sarılmış kek dilimi ile bahçede kayboldu.


Bir müddet kapının önüne koyulmuş bir heykel gibi hiç kıpırdamadan dikilerek bir kuş evi olan simli posta kutumuza gururla baktım. Artık gerçek bir posta kutusu olduğunu hiç kimse yadsıyamazdı. Elimdeki zarfları posta kutumuza koyarak zaferimi taçlandırmayı düşündüğüm anda iki serçe geldi, oradan oraya zıplayarak postacıya verirken yere düşürdüğüm kek kırıntılarını yemeye başladılar. Can havliyle atılıp kuş evinin kapısı olan o küçücük karanlık boşluğu elimle kapattım. Serçeler korkup anında kaçtı, karşıdaki bahçe duvarının üzerine tüneyip beklemeye başladı. Başka bir yüzleşme daha kaldıracak durumda değildim. Kuşları ikna etmek postacıyı ikna etmekten daha zor olmalıydı. Çalı süpürgesini elime alıp kek kırıntılarını basamaklardan aşağıya, kuş evinden olabildikçe uzak bir noktaya doğru süpürmeye başladım.

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör