Ara
  • ÇİĞDEM ÜLKER

Kiev'de Taras Şevçenko'nun İzinde


Kiev, doğu yarımkürenin en batısı, batının en doğusu, eski SSCB’nin ikinci metropolü, şimdi Ukrayna’nın başkenti. Temmuzun en sıcak haftasında, Kiev’in bulvarlarında kavrularak dolaşıyorum. Ne Dinyeper nehri ne de akşamları birden bastıran yağmur kenti serinletebiliyor. Özgürlük Meydanındaki süs havuzunun içinde neşeli gençler çığlık çığlığa yazın tadını çıkarıyor.

Dinyeper kıyısındaki plajlar ve dev parklar kentlilerle dolup taşıyor, Kiev, yeşili, nehiri, güneşte parlayan altın kubbeleriyle resimleşip kalıyor aklımda. Bu resim, Moskova, Petersburg, Sofya hatta Üsküp manzaralarına benziyor ama hem hepsi hem de hiçbiri değil. Burası Kiev.

Geniş Slav coğrafyasının en parlak kentlerinden biri. Adını sık duyduğumuz ama nerede olduğunu pek bilmediğimiz Baserabya, Bukovina coğrafyasının başkentlerinden biri Kiev.

Yine resim yine heykel yine edebiyat ve elbette yine adım başı müzeler.

Türkiye’de çok tanınmasa da Ukrayna’nın büyük şairi Taras Şevçenko’ya adanmış müzenin antikalarla dolu salonlarında Ukrayna’nın derin tarihine dalıyoruz. Gerçi Taras Bulba’nın yazarı Gogol de bir Kiev’li ve ertesi gün onun Enthuziastik Bulvarındaki siyah mermer heykelini göreceğim ama bu Taras, o Taras değil; Taras Şevçenko Ukraynalıların milli şairi, milli ressamı ve mili kahramanı. Bu müzenin bütün salonları ona adanmış, duvarlar dolusu yağlıboyası, suluboyası, karakalemi ve kitapları. Ayak üstü konuştuklarım bile Ukrayna’yı anlamanın Taras Şevçenko’yu okumakla mümkün olacağını anlatıyor.

Şevçenko’un Türkçeye çevrilmiş tek eseri “Kobzar”(1) Kobzar Ukrayna’da halk ozanına verilen isim. Elindeki kobza ile (kopuz)ortak duygulara tercüman oluyor.

Etnik milliyetçilik, kadına şiddet, hoşgörüsüzlük. Bütün milletlerin tarihi bu kavramlarla dolu. Nitekim, Şevçenko’nun en ünlü şiiri “Katerina” Moskovalı bir Rus ile seviştiği için saçları kesilerek aforoz edilen ve köyünden uzaklaştırılan bir kızı anlatıyor. Şevçenko, onun resmini de yapmış. Sarışın ve buğday başağı kadar narin bir Ukrain kızı meçhule doğru hüzünle yürüyor. Suçu o Moskal’le (Moskovalı) evlenmek… Aynı dil, aynı din, aynı iklim ama Ruslarla Ukrainler arasında benim bile bir haftada anlayabileceğim kadar açık bir çekememezlik var. 2022’nin ilk aylarında kanlı bir savaşa dönüşecek bir husumet bu.

Bizim Göktürk Yazıtlarında da vardır: Bilge Kağan halkına seslenir ve kuzeydeki komşu Çin’e gitmemeleri Çinlilerle dost olmamaları konusunda onları uyarır. İlk tembih elbette kadınlaradır, Çinliyle evlenen Türk kızları cariye, doğuracakları çocuk da uşak olacaktır.

Bütün toplumların ortak bilinçaltı, kadını dolayısıyla soyu korumak konusunda hemfikir bu yüzden anonim edebiyat kadınlara nasihatle ve korkutmalarla dolu. İşte Ukraynalı Şevçenko’nun destansı şiiri “Katerina”dan kimi dizeler:

Sevişin kara kaşlılarım / Moskaller ile değil / Moskaller yad insanlar / Hayatınıza katar zehir / Alay ederler sizinle./ Dinlemedi Katerina / Ne ana ne baba nasihatı / Kaptırdı kalbini Moskal’e / İşledi büyük kabahati / Sevdi genç oğlanı.(…)

Gerisi bildik hikâye. Sevgilisi gidecek, kadın utancından intihar edecek, çocuk yetim kalacaktır. Gerçi bu coğrafyanın yazarlarında bu tür depresif takıntılar ve intihar saplantısı da yok değil, üstelik bu takıntı başka edebiyatlara da ihraç edilmiş. Flaubert’in Emma’sı, Eylül’de Mehmet Rauf’un Suad’ı, Uşaklıgil’in Bihter’i hep aynı psikozu yaşamadılar mı. 19.Yüzyılın başındaki bu seri intiharlarda Rus romancıların parmağının olmadığını söylemek mümkün mü? Öte yandan şimdi Kiev’li kızlara bakınca yine çok acı ama bambaşka şeyler görüyor insan. Görmek istemese de inanmak istemese de görüyor. Komünist sistem çökeli otuz yıl olmuş ve yeni dönemin gençleri, özellikle de kız çocukları bu ekonomik ve sosyal karmaşada kaybolmuş gitmiş. Daha havaalanındaki kent haritasında bile masaj salonu adresleri.

İki sene önce Ohrid’de ilk tanıştığımız gün Ukraynalı antropolog Nataşa, kırgın bir sesle: “Türklerin Nataşa sözcüğünden ne anladığını biliyorum.” deyince utanmış, anlamazlıktan gelmiş ve telaşla yanıtlamıştım. “Ben sadece Harp ve Sulh’daki Kont Rostov’un güzel kızı Nataşa’yı, sadece onu hatırlıyorum.”

Taras Şevçenko Müzesinin müdürü de bir kadın. Adı “Natalya Klimenko” Kalın örgülü sarı saçlarıyla Turuncu Devrim’in lideri Timoşenko’yu hatırlatıyor ve mağrur duruşuyla Müze’sinin tarihinde ilk defa bu sempozyuma ev sahipliği yaptığını söylüyor ama bir sitemi de yapmadan geçemiyor: “On altıncı ve on yedinci yüzyıllarda ilişkilerimiz her zaman dostça olmadı” diyor. Hepimizin aklında Hürrem Sultan, Valide Turhan Sultan… Üstelik Natalya Hanım, vitrinde duran iki resme özellikle dikkatimizi çekiyor. “Haremde” adlı bu kara kalem tabloda cariye kılığında bir Ukrain kızı, hemen yanında ise “Odalık” adlı 1840 tarihli bir başka tablo. İki resmin fonunun da bir Osmanlı sarayı olduğunu söylemeye gerek yok tabii.

Kiev sokaklarında sarı mavili bayraklarını görünce “A Fenerbahçe’nin maçı mı var” desem de bu renkler ülkenin mavi gökyüzünü ve verimli buğday tarlalarını sembolize ediyor. Nitekim sofranın ana malzemesi daima siyah ekmek ve öğle yemeğindeki borç çorbasında kırmızı pancardan havuca yok yok. Müzenin hemen arkasındaki Velika Lojka (Bol Kepçe) Restoran’da ünlü Tavuk Kievski. Folklora ve milli değerlerine nasıl da önem veriyorlar diye düşünüyorum: Kent dışındaki açık hava müzesinde Ukrain köy evlerinin birer replikasını yapmış, köy yaşamını canlandırmışlar. Rehber Igor, saatlerce anlatıyor, bitiremiyor, her parçayı, her işlemeyi, her oymayı okşuyor. Çoğu sergiden kaçıyorum ama şunu fark ediyorum: Köy evinde yer yatağı yok, mutlaka karyola var. Yerde yemek yok, masa var. Ortak bir tencere yok, ayrı tabaklar var. Çıkışta Dilek Hoca ile konuşuyoruz, onun doktora tezinin konusu “Rus Modernleşmesi ve Türkiye” (2) Şimdi gördükleriyle okuduklarını karşılaştırıyor, Ukrayna’nın ilk büyükelçisi Lotockyi’nin anılarındaki Atatürk portresinden bahsediyor, arada deniz olmasa bu ülkenin en yakın komşumuz olduğunu hatırlatıyor ve “Rusya ile bizim modernizm süreçlerimizin arasındaki süre yüz yıldır” diyor. Katılmamak olanaksız. Müzede gördüğümüz tabak çanak, masa, yatak neyse de şehircilik bilinci doğrusu düşündürücü.

İkinci Dünya savaşında Nazi bombardımanının yerle bir ettiği onlarca yapı restore edilmiş ve Sovyet sisteminin bir örnek toplu konutları modern gökdelenlerle yer değiştirmiş ama yine de şehirdeki hüzün hâlâ capcanlı: Alper Akçam, ödüllü öyküsü Kiev’de Aşk’ta (3) kentin bu hüzünlü yüzünü lirik bir anlatımla betimliyor:

Serçe sesleri kurar sabahı. Taş yapılarda serçe sesleri… Yalçın kayalıklar gibi yükselen duvarlardaki çekiç izlerinde anılar… Tarih sayfalarında, Nazi subaylarının şapkalarında, gamalı haçlarında ve omuzlarında parlayan güneş şimdi camlarda… Savaş bittiğinde savaştan önceki Kiev bir kez daha kurulur serçe seslerinin tanıklığında ve bu kez dünya durdukça. Çünkü her sabah Kiev’i bir kez daha kurmaya söz vermiştir serçeler. (…)Geniş bulvarların iki yanındaki muhteşem taş yapılarda eriyen bakışlar… İnsan emeği çevrelemiş aşkı ve barışı. Yüzlerce metre derinde Kiev Metrosunda çalışan Alman esirler.”(sayfa 10)

Pek çok dünya kentinin toprağı insan acısıyla yoğrulmuş; Kiev’inki de öyle… 1970’lerin kült filmi “Kiev’deki Adam”da seyrettiğim Yahudi Yakov’un uğradığı işkence de bu kentte yaşanmış, Nazilerin zulmü de… Dostoyevski’nin “Hepimiz onun paltosundan çıktık” dediği Gogol’ün anlattığı sıradan insanların dramı da… Ama belki de daha çok gençken Saint Petersburg’a göç ettiği için Kiev’de adı pek geçmiyor Gogol’ün.

Gogol’ün terk ettiği Kiev, bir etnik mozaik. Yahudiler, Karaimler, Kazaklar ve Gagavuzlar. Gagavuzların ulusal bir komitesi de var. “Ukrayna Gagavuzları Birliği”nin Türkiye ile yakın ilişkilerinden söz etmeye gerek yok tabii. Nitekim bu sempozyuma etkin bir katkı sağlıyorlar. Tudora Arnaut, Atanas Bey ve Vasiliy Grigorieviç belli ki çok mesafe kat etmişler, on dört kentte örgütlenmişler. Olya Boldor, Şevçenko’nun eserlerindeki Türkçe sözcükleri taramış, Gagavuz klasiklerini Türkçeye çevirme işine girişmiş.

Ukrayna, Ortodoks Hristiyanlığın önemli bir hac merkezi, hatta, Lavra manastırındaki (Hramovia Kompleks) kutsal su’dan içenler ve mağaralardaki aziz mezarlarını ziyaret edenler yarı hacı kabul ediliyor. Ortodoks Hristiyanlık elbette yükseliyor hatta Kiev Kilisesi kendi özgürlüğünü ilan ediyor ve Moskova’dan kopmak istiyor. Ukraynalılar, bu özgürlük isteğinin neye mal olacağını 2022’de ülkelerinin nasıl işgal edileceğini henüz bilmiyor ve Ruslardan her geçen gün daha hızla uzaklaşmaya çalışıyor.

Kentin eski havaalanı Borispil’den bindiğim uçağın penceresinden aşağı bakıyorum. Dinyeper ve Dinyester’in suladığı topraklarda sonsuz buğday tarlaları. Yakın bir gelecekte harap olacağını henüz kimsenin bilmediği bir ülke topraklarının bereketiyle ışıldıyor. Sınır kapılarında ülkelerinden kaçmaya çalışan kadınları ve çocukları dünyanın dehşetle seyretmesine daha vakit var. Ama zaman daralıyor. İki nehrin suları yavaş yavaş kaynamaya başlıyor. Yakında sonu ne olacağı bilinmeyen bir savaşın içinde kalacak Ukrayna.

Uçak on bin metreye süratle yükseliyor. Artık neresi Rusya, neresi Ukrayna… Sadece bulutlar.

___________________

1. Taras Şevçenko, Kobzar, Türkçeye çeviren Tudora Arnaut, Ankara, 2009.

2. Dilek Yiğit Yüksel, Rus Çarlığı ve Osmanlı İmparatorluğu Modernleşme Süreçleri, Berikan Yayınevi, 2007.

3. Alper Akçam, Kiev’de Aşk, Cumhuriyet Kitapları, 2008.




Son Paylaşımlar

Hepsini Gör