Ara
  • OKAN ÇİL

“Kulaktan dolma sevgi, tarihi gerçeklerle tuzla buz olur”


1977’de, Elbistan’da doğan Cuma Duymaz, dergilerde uzun yıllar boy gösterdikten sonra Avunma Mevsimi adlı şiir dosyasıyla 2005 yılında Arkadaş Zekai Özger şiir ödülüne layık görüldü. Avunma Mevsimi ve Beni Yanlış Bırakın adlı iki şiir kitabı bulunan Duymaz, son zamanlarda A7 Kitap etiketiyle yayımladığı üç biyografik romanla okur karşısına çıktı. Yaşar Kemal’i Işığın Türküsü, Mehmet Âkif Ersoy’u Belki Yarından da Yakın ve Tevfik Fikret’i Sisi Dağıtan Umut adlı kitaplarla anlatan, onların hayatını ve o büyük eserlerin ortaya çıkma koşullarını inceleyen Duymaz’la bu vesileyle keyifli bir röportaj gerçekleştirdik.


“BİYOGRAFİK ROMAN, MALZEMESİ ‘GERÇEKLER’ OLAN BİR TÜR”


Kitapların yazım süreciyle başlamak istiyorum. Biyografik roman yazma fikri nasıl ortaya çıktı? Yazım öncesinde yaptığınız araştırmaları, yararlandığınız kaynakları bizimle paylaşır mısınız?


Sanatçıların, özellikle de yazarların, biyografilerine olan ilgimin erken yaşlarda başladığını söyleyebilirim. Eserlerinden etkilendiğim yazarların hayat hikâyelerine dair ne buldumsa okudum yıllardır. Virginia Woolf, Tolstoy, Edgar Allan Poe, Dostoyevski, Sylvia Plath… Yazdıkları kadar yaşadıklarıyla da derin etkiler bıraktılar ufkumda.

Mehmet Âkif’in hayat hikâyesini romanlaştırma önerisi sevgili Murat Batmankaya’dan gelmişti yıllar evvel. Edebiyatımızda iz bırakmış belli başlı isimlerin biyografik romanlarından oluşan bir dizi hazırlamak istiyordu, bana da Âkif düşmüştü o projede. O dizi, çeşitli nedenlerle, yapılamadı ama ben Âkif’i yazmaya devam ettim. Sonra da “iz bırakanlar” listesini kendimce yeniden belirleyerek içimdeki biyografi sevgisini roman formunda anlatmayı sürdürdüm.

Biyografik roman, malzemesi “gerçekler” olan bir tür. Bu nedenle bilimsel bir titizlik ve çok ciddi kaynak taraması gerektirir. Ben de bu bağlamda bir hayli mesai harcadım doğal olarak.


Mehmet Âkif Ersoy, Tevfik Fikret, Yaşar Kemal… Bu üç kalem erbabının adını yan yana görmek çoğu zaman pek mümkün olmuyor. Sizin açınızdan bunun belirleyeni neydi? Ya da şöyle sorayım; hayatını yazmak istediğiniz ustaları neye göre, nasıl seçtiniz?


Haklısınız, bu üç ismi, hem meşguliyet alanları hem de dünya görüşleri dikkate alındığında, yan yana getirmek oldukça güç. Özellikle Âkif ve Fikret, farklı iki edebî ekolün temsilcileri olarak ancak bir karşıtlık ilişkisinde adları birlikte anılabilecek şairler. Buna karşın her ikisinin de aynı neslin şairleri olduğunu, yaşadıkları dönemin sosyal ve siyasi olaylarına karşı duyarsız kalmadığını hatta yaratıcılıklarını toplumsal meselelerin halli için kullanmaktan geri durmadığını dikkate almak zorundayız.

Benim açımdan her üç isim de büyük birer edebiyatçı ama bu isimlerin biyografilerini romanlaştırma gerekçem, edebi büyüklüklerinin yanı sıra, yazdıklarını yaşadıklarıyla yoğurmayı başarmış olmalarıdır. Yaşam öyküleri edebiyata dâhil olmuş çok sayıda yazar-şair var Türk edebiyatında. Bu tür edebiyatçıların sadece eserlerini okumakla yetinemeyiz. Onların hikâyelerini bilmek, toplumu ve sanatı dönüştürme mücadelelerine tanıklık etmek durumundayız. Benim yaptığım bu tanıklığı mümkün hale getirmeye çalışmaktan ibaret sadece.


“OĞUZ ATAY EN DOĞRU ÖRNEK OLSA GEREK”


Kitapların dili oldukça akıcı. Üç ustanın da hayatındaki çarpıcı dönemeçlere, büyük buhranlara ve eserlerin ortaya çıkış koşullarına şahitlik ediyoruz. Peki, biyografik roman özelinde düşünürsek, kurmacayla “gerçek” olanın ilişkisini nasıl yorumlamak gerekir? Yazım aşamasında ve kurguda yaptığınız tercihleri bizimle paylaşır mısınız?


Samimiyetle belirtmek isterim ki bir metnin hem biyografi hem de roman olmasını sağlamak oldukça zor. Kurmacanın gerçekleri incitmesine izin vermeden, gerçeklerin estetik söylemi törpülemesine rıza göstermeden “yeni” bir metin ortaya koymak yazarın gücünü de dilin imkânlarını da aşıyor çoğu zaman. Yaşanmış, üstelik okurların da bildiği bir olay örgüsünü yeniden şekillendirmeye çalışmak yaratıcılığı ciddi ölçüde kısıtlasa da özgün bir eser ortaya koymayı bütünüyle imkânsızlaştırmıyor. Tutunamayanlar’la ve Tehlikeli Oyunlar’la kurmacanın sınırlarını zorlayan, edebiyatın imkânlarını genişletmeyi başaran Oğuz Atay’ın Bir Bilim Adamının Romanı’nda gerçekliğe boyun eğmesi biyografik romanın bağlayıcı gücünü gösteren en doğru örnek olsa gerek.

Biyografik romanlarda olay, kişiler, zaman ve mekânın dokunulmazlığı vardır. Yazar, kurmacayı bu dokunulmazlığa saygı göstererek oluşturmalı, zaten büyük bir hikâye anlattığını hesaba katarak o hikâyeyi en güzel anlatmanın imkânlarını bulmaya çalışmalıdır. Benim tercihlerim bu bakış açısıyla şekillendi.


“HER ROMAN ASLINDA BİR OTOBİYOGRAFİDİR”


Yazarların hayatını, dahası kitapların yazım sürecini bilmeden yapılan okumaların eksik kaldığı yönünde bir fikir var. Sizin bu konu hakkındaki fikriniz nedir?


Yukarda da belirttiğim gibi ben, edebi metinler kadar o metinleri ortaya çıkaran koşullarla da ilgilendim okuma serüvenim boyunca. Yazarların hayatını, kitapların yazım sürecini bilmeden yapılan okumaların eksik olacağı fikrine önemli ölçüde katılsam da bu durumun bütün yazarlar ve eserler için geçerli olduğunu söyleyemem. Metin ve zihniyet ilişkisi çerçevesinde her edebi eserin yazarın hayatından ve yazıldığı dönemden izler taşıyacağı muhakkak. Meseleye roman özelinde bakarsak Andre Malraux’un dediği gibi, her romanın aslında bir otobiyografi olduğunu düşünebiliriz. Türk edebiyatı özelinde, yapıtlarıyla hayatı iç içe geçmiş, biyografik bir dikkatle okumamız gereken yazarlar kimlerdir, diye sorarsanız listenin başına Yaşar Kemal’i koyarım hiç şüphesiz. Özellikle İnce Memed, Dağın Öte Yüzü, Akçasazın Ağaları ve Kimsecik serilerinde anlatılan bütün olayların ve kişilerin Yaşar Kemal’in yaşam öyküsünde bir karşılığı var. Bu kitapları gerçek manada okumak ancak Yaşar Kemal’i “tanımakla” mümkün olabilir.


Üç romanda da yazar ve şairlerin hayatlarını, dönemin toplumsal koşullarıyla beraber anlatmış olduğunu görüyoruz. Meşrutiyet hareketleri Tevfik Fikret’te, Kurtuluş Savaşı Mehmet Âkif’te, darbeler ise Yaşar Kemal’de belirleyici bir yerde duruyor. Bu da aklımıza şöyle bir soru getiriyor. Böylesi toplumsal dönüşümler olmasaydı eğer Tevfik Fikret Han-ı Yağma’yı, Mehmet Âkif Safahat’ı, Yaşar Kemal İnce Memed’i yazabilir miydi sizce?


Andığınız toplumsal dönüşümler hem yakın tarihimizi hem de edebiyat tarihini derinlemesine etkilemiş, sanatçıların da siyasetçilerin de yeni imkânlar ve yöntemler bulmasını zorunlu hale getirmiştir. Siyaseti bir kenarda tutarsak, bütün sanatçıların bu dönüşümlere aynı ilgiyi gösterdiğini, eserlerini toplumun gerçekleriyle beslediğini söyleyemeyiz. Âkif’i, Fikret’i ve Yaşar Kemal’i diğerlerinden ayıran temel fark, bu isimlerin yalnızca eserleriyle değil yaşam öyküleriyle de edebiyatımızı dönüştürme gücünü göstermiş olmalarıdır. Hayatın içinden yazmak fakat bunu yaparken estetik söylemin zayıflamasına izin vermemek “büyük edebiyatçı” olmayı gerektiriyor. “Han-ı Yağma”, “Çanakkale Şehitlerine” ya da “İnce Memed” gibi eserler bu büyüklüğün birer nişanesi değil de nedir?


“‘SARAY’DAKİ BAYKUŞ’ İFADESİ ÂKİF’E AİTTİR”


Hazır toplumsal meselelerden bahsetmişken geçtiğimiz hafta Türkiye’nin gündemine oturan bir olaya da değinmek istiyorum. Medya Radar’daki iddiaya göre, TRT 1’de yayınlanan Payitaht Abdülhamid dizisinde Mehmet Âkif’in mason olduğuna dair birtakım laflar edilmiş ve bu fikir Murat Bardakçı’nın bir köşe yazısıyla temellendirilmişti. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Bu bir yanlış anlama mıydı yoksa Mehmet Âkif ile II. Abdülhamid çatışmasına dair yapılan bir gönderme miydi?


Türkiye’de hem II. Abulhamid’i hem de Mehmet Âkif’i sırf İslami kimliklerinden dolayı kayıtsız şartsız sevmek isteyen garip bir kitle var. Bu kitlenin kalbindeki kulaktan dolma bilgilerle kabaran sevgi, tarihi gerçeklere çarpar çarpmaz tuzla buz oluyor ne yazı ki. II. Abdulhamid’i sevmenin modaya dönüştürüldüğü günümüzde ona en ağır ifadelerle karşı çıkan Mehmet Âkif’in “mason”, “ajan” hatta “vatan haini” olarak nitelendirilmesi hiç şaşırtmadı beni. “Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem,” diyen büyük bir şairin eğreti durduğu gönüllerden tarihin sağlam sayfalarına çekilmesi fena bir şey değil. Gün gelecek, tarihi gerçek tarihçilerden öğrenen nesiller taşları yeniden yerine koyacaktır nasıl olsa. Evet, “Saray’daki baykuş” ifadesi Âkif’e aittir, İstiklal Marşı’nı da Âkif yazmıştır. Gerçekler bazı kalplere kıymık gibi batar, çırpındıkça daha çok batar. Gerçekleri kurcalamamalıyız.


“NAZIM’IN HİKÂYESİ İYİ ANLATILMALI”


Şu sıra yeni bir çalışmanız var mı? Sizden bir biyografik roman daha okuyacak mıyız?


Şu sıralar biraz daha şiirle haşir neşir olduğumu söyleyebilirim. Üçüncü şiir kitabımın hazırlıklarını yapıyorum.

Biri Nazım Hikmet olmak üzere iki biyografik roman daha var planlarım arasında. Şiirden başımı kaldırır kaldırmaz başlayacağım yazmaya. Nazım’ın biyografisi çerçevesinde çok şey yazılıp çizildi, biliyorum ama ortaya çıkan çalışmaların hiçbirinin benim yapmak istediğimi karşılamadığını da belirtmek istiyorum. Nazım’ın hikâyesi iyi anlatılmazsa Türk şiirinin hikâyesi de yarım kalır. Kendimi bu hikâyeyi anlatmakla yükümlü hissediyorum işin doğrusu.