Ara
  • ARZU ALKAN ATEŞ

Kuleler/Tepeler... ya da Şehirlerin Gözlemevleri



Yahya Kemal, Bir Başka Tepeden şiirinde, “Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!” der. Şehirlere bir tepeden, bir kuleden bakmadan o şehrin güzelliğine vakıf olunamaz. İlk gençlik yıllarımda keşfettim bunu diyebilirim. Trabzon’a Boztepe’den bakmasaydım, Karadeniz’i oradan seyretmeseydim Trabzon’un, doğduğum, büyüdüğüm şehrin, güzelliğini fark etmeyecektim. Boztepe’ye çıkmak özellikle de yaz aylarında Trabzonlular için bir ritüeldir. Havanın neminden, şehrin gürültüsünden, işten güçten bunalanlar, biraz serinlemek için soluğu Boztepe’de alır. İlk gençlik yıllarımda akşama doğru güneşi batırmaya Boztepe’ye çıkardık. Arkadaşlarla Meydan’dan kalkan Boztepe- Piknik Alanı dolmuşlarına binerdik. Boztepe’ye varmak pek öyle kolay değildi. Dimdik bir yokuştan zorlanarak çıkardı dolmuş. Yol bir de dardı. Gidiş gelişli ve virajlı olması da cabası. Yolun etrafındaki evlerden bir çocuk fırlardı topun peşine ya da bir tavuk atardı kendini dolmuşun önüne. Yüreğimiz ağzımızda varırdık Boztepe’ye. Semaverde demlenen çayın kokusunu alırdık, çay bahçesine girer girmez. Sanki yıllardır çay içmemişiz gibi özlemle çekerdik bu kokuyu içimize. Şanslıysak eğer, çay bahçesinin ucunda manzaraya karşı boş bir masa bulurduk. Garson biz masaya oturmadan daha başımıza dikilirdi, kaç kişilik, diye sorardı. Genellikle dört beş kişi olurduk ama altı kişilik olsun, derdik. Çay semaverde demlenirken biz de Trabzon manzarasına seyrederek demlenirdik. Gün içinde dolaştığımız sokaklar, mekânlar farklı görünürdü gözümüze. Hele Karadeniz boşlukta çalkalanıp durdukça tatlı bir uyuşukluk sarardı bizi ki semaveri masanın ortasına bırakıverirdi garson. Akşam da bütün şefkatiyle sarardı Trabzon’u. Demlenen çaylarımızı içerken ışıkları yanardı evlerin. Trafikteki araçların farlarından yansıyan ışık kırılmasıyla Trabzon fütürist bir tabloya dönüşürdü. Çaya, sohbete ve manzaraya doyduktan sonra bırakırdık kendimizi yokuştan aşağıya. Bir zamanlar Boztepe’den seyrettiğim Trabzon’u da bu seyirden aldığım hazzı da unutmadım. Gittiğim şehirlere tepeden, yüksekten, bakma arzusu sanırım Boztepe sayesinde uyandı bende.

Boztepe dışında bir başka tepenin daha görüntüsü var zihnimde. Birkaç yıl önce hafta sonu kaçamağı yapıp Beyrut’a uçtum. Beyrut için Ortadoğu’nun Paris’i denildiğini duymuştum. Fakat bu tabir birçok şehir için kullanıldığı için büyük bir beklenti içine girmedim. Gece yarısına doğru Beyrut’a ulaştım. Otelimin bulunduğu Hamra Bölgesi’ne varmam sanırım yarım saat sürdü. Açıkçası beni neyin beklediğini bilmiyordum. Fakat taksinin camından gördüğüm kadarıyla Hamra cıvıl cıvıldı. Restoranlar açıktı. Farklı kıyafetlerdeki insanlar sokaklarda dolaşıyordu. Rengârenk bir caddeydi, diyebilirim. Yorgun olmama rağmen, otele eşyalarımı bırakır bırakmaz kendimi sokağa attım. Salaş kafelerin önünde yemek yiyen, nargile tüttüren insanların arasına karıştım. Gecenin bir yarısı yabancısı olduğum bir şehrin sokaklarında nedense kendimi hiç tedirgin hissetmedim. Kimse tarafından rahatsız edilmeden görüntülerin ve seslerin içinden geçtim. Hamra Bölgesi, Beyrut’un en kozmopolit yerleşim yeriydi. Hristiyan’ı, Müslüman’ı, Arap’ı, Ermeni’si… Hamra’nın sokaklarında bir Beyrut gecesinin keyfini sürüyordu. Bu çeşitliliğin bir kaos yaratmaması dikkatimi çekti. Ânın tadını çıkaran bu insanları izlerken farklılığın ne büyük zenginlik olduğunu düşündüm. Her biriyle söyleşmek arzusu duydum. Derken restoranlardan yayılan yemek kokuları iştahımı kabarttı. Gece yemek yemeye alışık olmamama rağmen kokuların davetine karşı duramadım. Ve Beyrut’un ünlü falafelinin tadına baktım. Muhteşem bir lezzetti. Daha sonra tadacağım humus ve zahterin de tadı damağımda kalacaktı. Falafelin lezzetinden mi, yorgunluktan mı bilemiyorum o gece deliksiz uyudum. Yerimi yadırgamadım. Ki genelde tam tersi olur. Sabah uyandığımda yorgunluktan eser kalmamıştı. Erkenden otelden çıktım. İki güne çok şey sığdırmaktı niyetim. Beyrut gezisini planlarken ilk sıraya Harissa Tepesi’ni koymuştum. Beyrut’u kuşbakışı görmek ve “Sana bir tepeden baktım aziz Beyrut! Ömrüm oldukça gönül tahtıma keyfince kurul” demek için.

Harissa Tepesi’ne çıkmak için teleferiğe bindim. Teleferiğin ilkelliği yüreğimi hoplatsa da kazasız belasız tepeye vardım. Teleferik binalara o kadar yakın geçiyordu ki her an bir şeye çarpacakmış hissiyle ister istemez heyecanlandım. Dediğim gibi hiçbir sorun yaşamadan Beyrut’un neredeyse tamamından görülen Meryem Ana heykelinin göğe doğru yükseldiği tepeye çıktım. Seyir alanı kalabalıktı. Kimisi fotoğraf için en güzel pozu yakalamaya çalışıyor, kimisi de Beyrut’u temaşa ediyordu. Ben de temaşa edenlerin arasına katıldım. Beyrut aşağıda sere serpe güneşleniyordu. Güzelliğini sakınmadan. Eylül sonu olmasına rağmen yazdan kalma bir gündü. Beyrut güneşin ışıkları altında bir mücevher gibi parladıkça, aklıma bugüne kadar ödediği bedeller geldi. Lübnan üzerine oynanan oyunları, Beyrutlu yazar Amin Maalouf, Doğu’nun Limanları kitabında anlatır. Güzelliğin bir yara olduğunu düşünürüm. Özellikle güzel şehirler için. Güzel şehirler, başkalarının gözlerini kamaştırır. Gözleri kamaşanlar ne pahasına olursa olsun bu güzelliğe sahip olmak isterler. Beyrut’un bülbülü Feyruz’un Beyrut’a Ağıt şarkısı yaşanan acıları dile getirdiğinden mi bilmem her dinlediğimde tüylerimi diken diken eder. Beyrut’un güzelliğini kıskanmadım, çünkü hak edilmiş bir güzellikti onunki.

Harissa Tepesi’nin denizden yüksekliği altı yüz elli metre. Tepedeki Meryem Ana heykeli ve kilisesi Beyrut’un sembolü haline gelmiş. Sanki uzun hesaplar sonucunda bu heykel Harissa Tepesi’ne dikilmiş. Daha önce de dediğim gibi Beyrut’un birçok yerinden heykeli görmek mümkün. Bir tür kutsiyet kattığını söyleyebilirim Beyrut’a. Meryem Ana tarafından gözetlendiğimi düşündüm Beyrut’ta gezerken. Heykel, Brezilya’nın Rio de Janerio kentindeki meşhur İsa heykeline özenilerek yaptırılmış. Heykeli yaptıran zengin Lübnanlı Brezilya’da yaşıyormuş. On beş ton ağırlığındaki heykel, bronzdan yapılmış ve sekiz buçuk metre yüksekliğindeymiş. Meryem Ana ellerini Beyrut’a uzatmış bir şekilde tasvir edilmiş. Heykelin yapımı 1904 yılında tamamlanmış. Açıkçası heykeli estetik bulamadım. Ne var ki Beyrut’u kem gözlerden korusun diye Meryem Ana’ya dua etmeden de kendimi alamadım. Biraz da her gün bu güzel manzarayı seyrettiği için kendisini kıskandım!

Tepeler kadar kuleler de ilgimi çeker. Beni etkileyen kulelerin başında Galata Kulesi gelir. Çünkü ilk kez çıktığım kule oydu. Gözlerimi kapatıp İstanbul’un siluetini hayal ettiğimde her şeyden önce Galata Kulesi’nin görüntüsü belirir zihnimde. Galata Köprüsü’nden, Eminönü’nden, Sirkeci’den, Karaköy’den bakıldığında hep oradadır. Hele Anadolu Yakası’ndan vapurla dönerken onu izlemek yolculuğun olmazsa olmazıdır. Galata Kulesi ilk olarak Bizans İmparatoru Justinianos tarafından MS 507- 508 yılında inşa edilmiş. Günümüzdeki kule ise Cenevizliler tarafından 1348-49 yılında yapılmış. Birçok kere tadilattan geçmiş. Haçlı seferlerinden birinde, büyük İstanbul depreminde ve birçok yangında hasar görmüş. Yenilene yenilene bugünkü halini almış. Dokuz kattan oluşan kulenin üçüncü katına kadar olan kısmı Ceneviz, diğer katları oluşturan kısım ise Osmanlı karakteri taşır. Çok sesli bir kuledir, yani. 19 yüzyılda Galata çevresini gezen Edmendo De Amicis’in, “ Burada fesli ve sarıklı insanları görmezseniz Şark’ta olduğunuza inanamazsınız. Her tarafta Fransızca, İtalyanca ve Ceneviz dilleri konuşuluyor.” demesi boşuna değildir. Galata Kulesi’ne ilk kez ne zaman çıktığımı tam hatırlamıyorum. Ama İstiklal Caddesi’nde aylaklık yaptıktan sonra caddenin bitiminden aşağıya doğru Galip Caddesi’ne indiğimi hatırlıyorum. Bu cadde, kahveleri, hediyelik eşya dükkânları, tarihi mekânlarıyla başka bir zamanı yaşıyordu. Yavaş yavaş başka bir zamanın içinden geçerek kuleye vardım. Onu hep uzaktan görmüştüm. Bir düştü de gerçeğe dönüşecekti sanki. O âna kadar İstanbul’un birçok yerinden onu izlemiştim, şimdi de onun tepesinden İstanbul’u seyreyleyecektim. Yedi katı asansörle çıktıktan sonra son iki katı merdivenlerden çıktım. Ve nihayet Galata’nın zirvesine ulaştım. Bir uğultu doldurdu kulaklarımı. Geçmiş zamanların içinden sesler, konuşmalar, gülüşmeler… Sesler, sahiplerini arayan hayaletler gibi kuşattı boşluğu. Ve yavaş yavaş İstanbul peçesini kaldıran güzeller güzeli bir kadın olarak gösterdi kendini bana. Bütün sesler, renkler, görüntüler onda toplanmış sandım. İstanbul’u hiç bu kadar güzel görmemiştim.

Galata Kulesi birçok efsaneye konu olmuş. Bu efsanelerden biri gerçek oldu. Derler ki Galata Kulesi’ne beraber çıktığın kişiyle evlenirmişsin. Yalnız iki sevilinin de daha önce kuleye çıkmamış olması gerekmiş. Kuleye birlikte ilk kez çıktığımızdan mı, bilmiyorum o gün yanımda olan kişi hayat arkadaşım oldu. Bir de Galata Kulesi bir ömür beraber yaşamayacak çifteleri kabul etmezmiş! Galata Kulesi evliliğimin tılsımı... Bu efsaneyi evlendikten çok sonra duymuş ve gülümsemiştim.

Bir rivayete göre 17. yüzyılda Hezârfen Ahmet Çelebi, Galata Kulesi’nden tahtadan yaptığı kanatlarla uçmayı denemiş. Ve lodosun da yardımıyla Üsküdar’a kadar uçmuş. Derler ki Galata Kulesi, Kız Kulesi’ne âşıkmış. Ve aşkına yazdığı ama bir türlü gönderemediği mektuplar dağ gibi birikmiş. İşte benim tılsımlı Galata’m en az kendisi kadar efsunlu olan Hezârfen’den bu mektupları, Kız Kulesi’ne ulaştırmasını istemiş. Hezârfen uçmayıp da ne yapsın! Aşkla uçmuş ve Galata’nın mektuplarını Kız Kulesi’ne ulaştırmış. Odur budur Galata Kulesi’yle Kız Kulesi arasındaki aşk tüm sevenlere ilham vermiş. Galata’dan her dönüşümde yakınındaki Galata Mevlevîhânesi’ne uğramam boşuna değilmiş. Değil mi ki Galata’nın başını döndüren aşkın ilmini, Şeyh Gâlip’ten sormak lazım gelir.

Kulelerden bir kule daha… İtalyan yazar Dino Buzzati’nin fantastik öykülerinden oluşan K Balığı kitabındaki Eyfel Kulesi öyküsündeki “Eyfel Kulesi yapılırken yukarı doğru çıkan, çıkan, çıkan işçiler ya da hayatın tepesinden aşağı doğru düşen, düşen, düşen kız her taraftalar.” Betimlemesini anlamam için Eyfel Kulesi’ni görmem gerekiyormuş. Gerçek olamayacak kadar absürt, devasa bir demir yığınıydı. Üstelik neredeyse Paris’in her tarafından görünüyordu. Guy de Maupassant sürekli Eyfel Kulesi’nden nefret ettiğini söyler, fakat her gün kulenin içindeki kahveye gidermiş. Kendisine bunun sebebi sorulduğunda “Paris’te Eyfel’in görülmediği tek yer burası.” dermiş. Metal endüstrinin anıtsal yapıtı Eyfel Kulesi, Fransa hükümeti tarafından Fransa Devrimi’nin yüzüncü yılını kutlamak amacıyla düzenlenen Expo 1189 Paris Fuarı’nın giriş kapısı olarak yaptırılmış. Düzenlenen yarışmaya yüzden fazla proje katılmış, yarışmayı kuleye de adını veren Alexandre Gustava Eifel’in projesi kazanmış. Ancak kulenin mimarı Stephen Sauvestre’miş. Kule yirmi yıllığına yapılmış. Bugün Paris’in ikonu haline gelen, yılda ortalama yedi milyon turistin ziyaret ettiği Eyfel, yapıldığı dönemde çok eleştirilmiş. Seveni kadar sevmeyeni de olmuş. Sanatçılar yıkılması için kampanya başlatmışlar. Parisliler, Paris’in estetiğini bozuyor, diye yakınmışlar. Fakat zamanla kuleyi sevmiş ve benimsemiş olacaklar ki yıkılmasına karşı çıkmışlar. Var olmakla yok olmak arasında gidip gelmiş Eyfel Kulesi.

Sen Nehri’nin kıyısında yükselen kuleye çıkabilmek için tam üç saat kuyrukta bekledim. Ağustos ayında güneş tepemde… Paris’e yüksekten bakma arzum baskın çıkmış olacak ki, defalarca kuyruktan çıkıp Paris sokaklarında dolaşmayı istesem de, beklemeye devam ettim. Kuleye çıkan asansörler durmaksızın çalışıyor ama kuyruk bir türlü ilerlemiyordu. Sanırım kuyrukta o kadar uzun süre beklediğim için Eyfel’le ilgili ilk intibam olumsuz oldu. Metal hiçbir zaman beni çeken bir malzeme olmadı. Metalden yapılan nesnelerden pek haz etmem. Ki kule tam on sekiz bin otuz sekiz adet demir parçasının iki buçuk milyon perçinle bir araya getirilmesinden oluşmuş. Yapımında üç bin işçi, yirmi altı ay çalışmış. Bunlar Buzzati’nin öyküsündeki işçiler olmalıydılar. Düşen düşen kız da ben miydim? Düşmek için çıkmak gerekir, diye düşünüyordum ki asansöre binebildim. Kule üç kattan oluşuyor. İkinci ve üçüncü kata çıkmak için ayrı bilet satılıyordu. Benim biletim ikinci kat içindi. Kulenin yüksekliğinin üç yüz metre olduğu düşünüldüğünde yerden epeyce uzaklaştığımı söyleyebilirim. Ve Paris, nice filme, nice romana konu olan, sanatın, özgürlüğün şehri Paris de bütün şehirler gibi tepeden bakıldığında bir kartpostala dönüştü. Uzayıp giden Sen Nehri’nin iki yakasında binalar, parklar birçok film karesini hatırlattı bana. Tek bir şikâyetim oldu, platformun önündeki parmaklıklar manzaranın uçsuz bucaklığını engelliyordu. Ancak parmaklıkların da bir açıklaması vardı. Bugüne kadar dört yüz kişi kuleden atlayarak intihar etmiş. İntiharları önlemek amacıyla yapılmış parmaklıklar. Acaba manzaranın güzelliğine dalıp da yanlışlıkla mı düştüler diye düşünmeden edemedim. Çünkü bu güzelliğe bakmak insanda olsa olsa yaşama arzusu uyandırırdı.

Lizbon’daki Belem Kulesi, ne heybetlidir ne de süslü püslüdür. Yüzyıllar önce yolcu ettiği kâşiflerini bekler gibidir. Bu bekleyişteki incelik adeta bir şiire dönüşmüştür. Lizbon’da Tajo nehrinin kıyısında, gözlerini dikmiş ufka bakan bir kule görürseniz bilin ki doğru yerdesiniz. Taş işçiliğinin zarif bir örneği olan Belem Kulesi 1515- 1520 yılları arasında Portekizli Kaşif Vasco de Gama anısına yaptırılmış. Portekiz demek biraz da keşif demektir. Dünyanın en ünlü kâşifleri Portekizlidir. Aylarca Atlas Okyanusu’nun hırçın dalgalarında sürüklendikten sonra çıktıkları bir kara parçası, keşfetme arzularını karşılamış mıdır bilinmez, ama dünya bu kâşiflere çok şey borçludur. Uzun yolculuklarından döndüklerinde herkesten önce Belem Kulesi karşılarmış onları. Kuleyi uzaktan gördüklerinde vatanlarına döndüklerini anlar sevinirlermiş. Gidenler elbet bir gün döner. Belem Kulesi’nden daha iyi kim bilir bunu?

1975 depreminde Tajo Nehri’nin yatağı değişmiş, böyle olunca da kule karaya yaklaşmış. Dört kattan oluşan kule otuz metre civarında. Rehberimiz kulenin her yıl bir iki santim kaydığını söyledi. Belki de bir zamanlar olduğu yeri özlüyordur. Kulenin tepesinden Lizbon’a bakmak da varmış! Lizbon’a gitmeden önce Lizbon’un başrolde olduğu dört film izlemiştim. La Ville Blanche ( Beyaz Kentte), İmagine ( Hayallerin Ötesinde), Lisbon Story ve de İsveçli yazar Pascal Mercier’in aynı adlı romanından uyarlanan Lizbon’a Gece Treni. Dünyada en çok görmek istediğim şehrin Lizbon olmasında bu filmlerin etkisi vardı sanırım. Belem Kulesi’nden bakarken bu filmlerden sahneler geldi aklıma. Keşifler Anıt’ı, 25 Nisan Köprüsü, köprünün karşı yakadaki ayağına yakın olan Cristo Rei heykeli ve üzerindeki haç, yat limanı ve St Jeronimos Manastırı’nı önce kuleden gördüm. İnsanı kışkırtan bir manzaraydı. Hepsini daha yakından görmek için sabırsızlandım. Fakat bir koku durdurdu beni. Meşhur Belem turtasının tadına bakmak için manastıra doğru yürüdüm. Manastırın yakınındaki kafenin önünde Belem turtasının tatmak için kuyrukta bekledim. Beklediğime değdiğini söylemeliyim.

Yine Lizbon, bu sefer ne bir tepe, ne de bir kule söz konusu olan. Elevador de Santa Justa Asansörü’nü anlatmasam bu bölüm eksik kalır. Lizbon tıpkı İstanbul gibi yedi tepeli bir şehir. Dik yokuşları, merdivenleri çok fazla. Deniz seviyesindeki Lizbon’un bazı bölgeleri tepelere kurulmuş. Lizbonlular yıllarca bu yokuşları aşmanın bir yolunu aramış, nihayet de bulmuşlar. 1901 yılında şehrin Baxia bölgesiyle Barrino Alto bölgesini birbirine bağlayan devasa asansörü yapmışlar. Kırk beş metre yüksekliğindeki asansöre yirmi kişi aynı anda binebiliyor. Asansör hâlâ hizmet vermeye devam ediyor. Özellikle turistler asansöre çok ilgi gösteriyor. Bir üst kata çıkar gibi şehrin başka bir bölgesine çıkmanın ilginç bir deneyim olduğunu söylemeliyim. Asansörün bir de kulesi var. Bu kuleden Lizbon’ nu temaşa etmek! Ama önce asansörün önündeki kuyruğun azalmasını beklemek gerekir. Ticaret Meydanı’nda vakit geçirirken, çok renkli bir meydan olduğu için vaktin nasıl geçtiği anlamadım, asansörün önünün tenhalaştığını fark ettim. Tabii hemen bilet alıp asansöre bindim ve kulesine çıktım. Kuleden Lizbon’un daracık sokaklarına, gidip gelen tramvaylarına, kafelerin önünde vişne likörlerini yudumlayan turistlere, dükkânlarının önünde ikindi kahvelerini içen Lizbonlulara bakmak! Hayatın çok ama çok yavaş aktığı bir şehir Lizbon. En kalabalık caddelerde, kafelerde, restoranlarda bile telaştan eser yok. Sanki Lizbonlular Milan Kundera’nın Yavaşlık romanında yaşıyor. Pencere önlerindeki iplerde kuruyan çamaşırların rüzgârda salınışını, Belem turtasından ısıran kadının yüzündeki gülümsemeyi, bir restoranın önündeki masada Bacalhau (Morino) balığını yiyen adamın damağındaki tadı kuleden bakarken gördüm ve de hissettim.

Tepeler, kuleler, asansörler eğer istersek kentlerin farkı yüzlerini gösterir bize. Yıllar geçse de bir tepesinden seyrettiğimiz şehrin güzelliği zihnimizden silinmez. Çünkü belleğimiz bir hazine gibi saklar bu görüntüleri. Açıp açıp bakmak, bir fotoğraf albümünün kapağını çevirir gibi görüntüden görüntüye geçmek ruhumuza nasıl da iyi gelir!

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör