Ara
  • ÖZGE KILIÇOĞLU

Kuzgun



Mecbur hücreden çıktım, peşine takıldım. Kaç kat aşağıdaydık da kaç kat yukarı çıktık hatırlamıyorum. Sessizlik ardım sıra geliyor. Peşine takıldığım komutan değil de olmayan bir varlık sanki. Önümdeki beden bir o oluyor, bir kuzguna dönüşüyor. Adımlarım beni terk edip, irademin dışına çıkıyor. Kafamı çevirip, aşağıya bakıyorum. Hiç ışık yok. Yukarı bakıyorum. Orada da yok. Peki neden durmadan çıkıyorum. Beni buradan kimse kurtaramaz…


Ellerimi uzatıp, karanlığa dokunmak istiyorum. Bir korkudur alıyor beni o an. Kuzgun simsiyah gözlerini bana dikmiş. Onların içinde kilise avlusunu görüyorum. Biri boylu boyunca yatıyor. Gözleri oyulmuş ve kan içinde. Çevresine adamlar yığılmış. Hepsi kör. Arkada uzakta bir kadın var, elinden kanlar damlıyor. Sevemedim seni der gibi bakıyor. Hepiniz aynısınız der gibi.


Biz çıkmaya devam ediyoruz. Bir ara ufak bir pencerenin önüne geliyorum. Korkuyla dışarı bakıyorum. Burçların ardı su. O hala simsiyah, tek başına tüm azameti ile etrafı kolaçan ediyor. Sonra kanatlarını bir açması var ki sanırsın dünyaya hükmediyor. Aniden gözlerini bana dikiyor. O an buz gibi kalıyorum.


“Acele et” diyor komutan. Nereye gidiyoruz, niye gidiyoruz bilmiyorum. Düşüncelerimde bu konuya yer yok. Bilsen ne olacak diyorum kendi kendime. Sonra etrafı bir duman kaplıyor. Önce bir yerlerde ateş yakıldı sanıyorum. Koku yok. Yürümeye çalışıyorum. Kafamı kaldırıp tekrar yukarı bakıyorum. Sonsuz bir sarmal. Bir an yalnızım,

Ya da ben öyle sanıyorum. Haftalardır hücre dışına çıkmamıştım. Bu dipsiz kulenin içindeki bir damla oksijen bile başımın dönmesine neden oluyor. “Neden beni burada tutuyorsunuz” diye sorduğumda hiç bir cevap alamamıştım. Tekrar tekrar sordum. Yine soruyorum.


“Komutanım bir dakika duralım.”


“Ne durması, bizi bekliyorlar” dedi komutan.


“Beni niye içerde tutuyorsunuz?”


“Bilmiyor musun?”


“Hayır, bilmiyorum.”


“Hmmm” dedi ve sustu komutan. “Yukarıda anlatırlar sana.” diye ekledi sonra.


“Ben sizden duymak istiyorum” dedim.


Sonsuz gibi gelen bir süre merdiven çıktıktan sonra sağ tarafa açılan koridorlardan birine dalıyoruz. Her kat sağlı sollu birer koridora açılıyor. Kaçıncı kattayız bilmiyorum. Bu koridorlara açılan kapılar var. Bazıları ardına kadar açık, bazıları kapalı. Açık olanlardan ilkinde iki kişi başını bir masaya eğmiş, bir gazeteye bakıyorlar. Diğeri ışığı biraz eğiyor. Zira her yer gibi bu oda da oldukça karanlık. Birkaç oda geçtikten sonra, koridorun uçsuz bucaksızlığında bembeyaz bir açıklığa geliyoruz. Gözlerimi açamıyorum. Çok aydınlık. Bu daire şeklindeki açıklığın solunda içinde büyük bir masa olan bir odaya giriyoruz. İçeri girer girmez zorla da olsa gözlerimi açıyorum.


“Olamaz” diyorum.


“Olamaz. Bu kadının burada işi ne?”


“Tanıklardan biri” diyor komutan.


Tanık mı? İmkanı yok. Birlikte kahve içtik Tünel’in orda. Kiliseye beraber girdik. Elinde bıçak vardı. Yoksa yok muydu. Ama vardı gördüm. Her yanı kan içindeydi. Yerde biri vardı. Başımı kaldırdığımda kuzgun ordaydı. Sonra. Sonrasını hatırlamıyorum. Bunlar oldu. Oldu mu? Rüyada mıyım? Yoksa kafayı mı yedim? Demin hücremdeydim. Çık çık bitmeyen basamaklar vardı. Kaybeden biri var. Ben olamam. Olamam.


Komutanın “otur” diyen sesi ile kendime geldim.


“Gösterdiği yere çöktüm. Önüme bir bardak sürdü. İçine su koydu. “İç” dedi. “Susamadım” dedim. Acayip acayip gözümün içine baktı. Bir sandalye de kendi çekti tam karşıma oturdu. Işıklar söndü. Sadece masanın üzerindeki lamba yanıyordu şimdi. İçerde bizden başka kimse yoktu. “Nereye gittiler” diye sordum. “Kimler” diye sordu o da. Birden odanın daraldığını fark ettim. Sanki üçte ikisi gitmişti. Karşı duvarda boylu boyunca bir ayna vardı. Masa da küçülmüştü. Dikdörtgenden kareye evrilmişti. “Anlamıyorum” dedim. “Anlamayacak bir şey yok” dedi.


“Haydi başından başla” dedi komutan. İyice eğilip, ayakkabısının içinden bir şey çekti çıkardı. Ufak bir çakıydı bu. Masanın üzerine koydu. Diğer eli ile bir tempo tutturdu. Sana yarım saat veriyorum dedi. Sonra tekrar eğilip, yanında getirdiği çantadan kalem ve kağıt çıkarttı. Önüme koydu. Konuşmayacaksan, yaz dedi. Olduğum yere mıhlanmıştım. Yavaş yavaş önüme düşen kafamı kaldırdım. Sudan bir yudum aldım. “Her şeyi kuzgun yaptı dedim. Hala burda. Beni takip ediyor. Her an her yaptığımı biliyor. O gün orada olanları da bilen o. Ben hiçbir şey hatırlamıyorum.”


“O kadar dayaktan sonra beynin sulandı senin” dedi komutan. “Bana maval okuma. Sana süre verdim. Somut bir şeyler yazmazsan buradan kurtuluşun sıfır.”


“Buranın yöneticisi ile konuşmak istiyorum” dedim.



“Aha. Daha yukarılara çıkmak istiyorsun. Oralar çok meşgul. Sürekli burada mı olduklarını sanıyorsun, hem burada olsalar bile senin gibi birini dinleyecek zamanları mı var? Görüp göreceğin tek insan benim burada. Bilmem farkında mısın? Daha zindanları da görmedin. Şimdiye kadar rahat bir hayatın vardı. Bundan sonrasını da garantiye alman için şartlar belli” dedi hiç nefes almadan komutan.


Şartlar mı? Ne garantisi? Elimi uzatıp, kalemi aldım. Boş kağıdın üzerine ismimi yazdım. Doğum tarihimi ve devlet numaramı da ekledim. Sayfanın tam ortasına büyük harflerle “Ben bir şey bilmiyorum” yazdım. Kağıdı çevirip, diğer tarafa sürdüm. Başımı tekrar masaya dayadım ve olacakları bekledim. Bir süre hiç ses gelmedi. Komutan olduğu yerde durdu. Ne bir hareket ne de konuşma. Artık olacak olsun dedim içimden. Beynimden aynı anda bir ton düşünce geçip gitti. Bana hücrede bir şey mi verdi bunlar? İğne falan mı yaptılar. Yemeklerin içine ilaç mı koydular yoksa. Buraya gelmeden önce olan hiçbir şeyi hatırlamıyorum. Nasıl geldiğimi de. Bura neresi? Aynı ülkede miyiz? Dışarda sadece su vardı, gördüm. Bu kuzgun hikayesini ben mi uydurdum? Hakikaten geldiğimden beri insan olarak sadece komutanı gördüm. Koca kulede iki kişiyiz. Ama gördüm, başkaları da vardı. Diğer odalarda. Bu odaya ilk girdiğimizde de gördüm.


“Demek öyle” diyerek sandalyeden kalktı komutan. “Peşimden gel. Burada işimiz bitti.”


Bu sefer başka bir kapıdan çıktık. Sadece tek kişinin geçebileceği genişlikte bir koridor boyunca yürüdük. Hiç pencere yoktu. Bir nevi tüneldi. Koridorun sonuna geldiğimizde yan yana üç oda vardı. İçlerinde birer kâtip durmaksızın daktilo tuşlarına basıyordu. Komutan bir kapıyı açtı. Dik bir merdiven yükseliyordu. “Buradan sonra tek başına gideceksin” dedi. Kapıyı ardımdan kilitledi. Basamaklara oturup, düşünmeye çalıştım. Bu müdür kimse çok yükseklerde oturuyor sanırım. Çıkıyorum çıkıyorum bir yere ulaştığım yok. Burada beklesem ama ya kimse gelmezse. Yürümeye başladım yine. Basamakları çıktıkça ortalık aydınlanmaya başladı. Kafamı kaldırıp baktığımda, tavanın cam kaplı olduğunu gördüm. Mavi gökyüzü görülüyordu hayal meyal. Çok yüksekti.


İlk sahanlığa geldiğimde dikdörtgen biçimde ince ve dar bir pencere gördüm. Gözümü buraya dayayıp, bir süre dışarıyı seyrettim. Denizden ötesinde karla kaplı dağlar vardı. Suyun üzeri sis tabakası ile kaplıydı. Tam o anda bir şey cama çarptı. Hayal dedim. Birkaç dakika sonra yine. Yine ve yine. Siyah bir kuzgun camı vura vura parçaladı. Geri sıçradım. Gerçekmiş dedim içimden korku ile. Koşar adımlarla yukarı çıkmaya başladım. İkinci sahanlığa geldiğimde açık bir kapı buldum. İçeri süzüldüm. Hemen sağda başka bir oda vardı. İçeri girdim. Masanın üzerinde bir defter, bir elma ve bir ekmek parçası vardı. Alıp, yemeye başladım. Buradan başka bir yere çıkış yoktu. Mecbur geri dönmem lazım. Ama bu odanın sahibi kim? Sıcaktan ve yorgunluktan olduğum yere yığıldım. Sızdım kaldım.


Bir süre sonra gözümü açtığımda hücredeki yatağımdaydım. Kapı açıldı. Komutan “haydi gidiyoruz” dedi. Merdivenleri peşi sıra çıkmaya başladım.


Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Muz Cemaati