Ara
  • ARZU ALKAN ATEŞ

Madam Anuş’un Çünküleri


Madam Anuş beklemeyedurmuştu. Lakin penceresinden baktığı, gördüğü hiçbir şey beklentisini karşılamıyordu. Zaten hayat da böyle değil miydi? Bekleme odası olan büyük bir hastaneydi de hayat, bu odada hastalığımız keşfedilsin, bize uygun reçete yazılsın diye sıramızı beklemiyor muyduk? Ancak hayatın hepimizin beklentilerini karşılayacak bir reçetesi yoktu. Niye yoktu? Çünkü ile başlayan birçok cevabı vardı bu sorunun. Ne yazık ki Madam Anuş’un çünkülerle dolu hayatı beklediğine de yaşadığına da değmemişti. Her çünkü bir bilinmezdi onun için. Madam Anuş, çünküsüz bir hayatı olsun isterdi. İsterdi istemesine de... Hayat ona ters yüzünü gösterdi. Reçetesindeki el yazısını bir türlü sökemedi. Sökemeyince de bahaneler uydurdu. Mesela kocası Ari, gencecik yaşta öldürüldü. Çünkü..? Bu çünküyü açıklamak güçtü. Ve hayatındaki diğer çünküleri de... Madam Anuş bu çünkülerden Tanrı’yı sorumlu tutsa da ona asla kızmazdı. Hatta Tanrı’dan daha bağışlayıcı olduğunu düşünür, Tanrı’sını bağışlayan bir kul olmaklığıyla içten içe övünürdü. Camdan dışarı bakarken sanki Tanrı’sını görecek, hoş bir sürpriz dileyecekti ondan. Mesela oğlu sokağın başında görünse - o sevimsiz gelini de oğlunun yanında olabilirdi- yaşadığına ve beklediğine değdiğini düşünecek, bu hoş sürpriz ona bütün çünküleri unutturacaktı. Ne var ki günlerdir telefonu çalmadı. Gelirim, demişti oğlu. Gelmesi mümkündü. Yeter ki gelmek istesindi. Gelmedi! Gelmeyecekti! Madam Anuş, beklemekten, yaşamaktan ve çünkülerden sıkıldığını fark etti. Yalnızlık canına yetmişti. İncecik parmaklarıyla cama bir şekil çizdi. Sararmış bir yaprağa dönüştü de şekil, dalından ha düştü ha düşecek bir yaprak oldu Madam Anuş. Kamburunu berjere, tutmayan dizlerini odanın bir köşesine bıraktı. Titreyen ellerini portmantoya astı. Yanına ritmi bozuk kalbini, şapkasını bir de çantasını aldı. Bir yaprağın kımıltısıyla sokak kapısına vardı. Ahşap kapının kilidini üç kere çevirdi. Ahşap kapı aralandı. Demir kapı çıktı önüne. Üçüncü çevirişinde demir kapının kilidi açıldı. Asıldı kapıya. Güç bela araladı. Mağarasının önünde bekleyen haramiler var mı diye kafasını uzattı önce. Haramiler başka kapıları kesmiş olmalıydılar bugün. Kimsecikler yoktu. Kendini kapının önüne attı. Demir kapı bir gürültüyle kapandı. Titredi Madam Anuş. Epeydir sesler ürkütüyordu onu. Görüntüler, hayat ürkütüyordu. Çünkü..? Hafızasında bazı görüntüler beliriyor fakat bu görüntülerin birbirleriyle ilgisini kuramıyordu. Kuramayınca da içi boşalıyordu. Demir kapının önünde dikilirken ayağındaki ev terliklerini fark etti. Ayakkabılarını giymeyi unutmuştu. Kafasında melon şapkası, kolunda rugan çantası vardı. Timsah derisinden ayakkabıları da eksik kalsındı. Yavaşça önünde uzanan merdivenlere doğru yürüdü. Yedi kat aşağıya inen merdivenleri ömrüne benzetti. Nasıl da hızlı çıkmıştı o merdivenlerden. İlk katında çocukluğu duruyordu. Ne kadar da canlıydı görüntüsü. Rengi solmuş elbisesinin cebinde manav Artur’un verdiği iki papaz eriği... Birisi annesi içindi. Cebindeki papaz eriklerine dokundukça ağzı sulanırdı. Fakirlik zordu. Babasının zevki sefasından ayılıp da eve ekmek getirmeyi unuttuğu akşamlarda, tel dolabın içindeki küflenmiş peyniri ikiye bölerdi annesi. Ekşi bir koku genzini yakardı. Neyse geçti gitti o günler. Madam Anuş, çocukluğuna doğru inmeye başladı. İki basamak inebilmişti daha. İki basamak! Üçüncü basamakta oturdu. Nefesini dinledi. Ilık bir bahar akşamının kokusunu duydu nefesinde. Defne kokusu yayıldı hırıltılar arasından. Kokudan başı döndü de yanı başına çöküverdi kocası Ari. Ah pek yakışıklıydı. Görenler dönüp dönüp bakardılar ikisine. Ari, pek toydu pek de uçarı. Madam Anuş’un ömrüne konan bir kelebekti. Ne iyi ettin gelmekle Ari’ciğim, sana geliyordum, dedi. Ari cebinden kar beyazı mendilini çıkardı, Madam Anuş’a uzattı. Ağlama, sil gözyaşlarını, dedi. Madam Anuş yumdu gözlerini, mendil taşlarla doldu. Rengârenk çakıl taşlarını Ari, ceplerine doldurdu. Madam Anuş hafifledi. Gözlerini açtığında Ari de mendil de çakıl taşları da yoktu. Demek gördükleri hayaldi. Evvelden beri hayal kurmayı zati pek severdi. En iyisi oturarak inmek merdivenleri diye düşündü. Sağ ayağını dördüncü basamağa uzattı. Sol ayağını da usulca basamağa yerleştirdi. Ellerinden destek aldı. Poposunu kaldırdığı gibi dördüncü basamağa koydu. Beş on basamağı böylece indi. Safir Bey’in dairesine ulaştı. Bir zamanlar, kuyumcu Safir Bey’le dükkânları yan yanaydı. Kuyumcudan çıktıktan sonra asil hanımlar onun şapkacı dükkânına uğrardılar. Ne hoş ağırlardı müşterilerini. Önlerinde eğilmediği kalırdı bir. Bu hanımların kocaları bilmem hangi paşa, bilmem hangi milletvekiliydi. Tenezzül edip de Madam Anuş’un dükkânına madem girmiş bulunurlardı, ilgiyi de hak ederdiler. Madam Anuş’un şapkalarının eşi benzeri yoktu. Bir şapka çılgınlığı ki o yıllarda. Sormayın. Bir millet şapkasız sokağa çıkmaz olduydu. Önderleri elindeki şapkayla selamlıyordu halkını. Bayanlar baylar, şapkasız asrileşemeyiz, diyordu. Madam Anuş’un işleri bir açılmıştı o günlerde. Kazandığı parayı kuyuma yatırmıştı. Safir Bey’in kasasındaydı kuyumları. Safir Bey herkes bilirdi ki Madam Anuş’a yanıktı. Yanıktı yanık olmasına da aralarında Ari’nin yakışıklı yüzü geçmeden iki satır konuşamazdılar. Madam Anuş biraz da Ari olmuştu. Ona her bakan Ari’yi görürdü yüzünde. Yüzünden de kalbinden de düşüremediği Ari, gencecikken öldürüldüydü. Çünkü..? Çünkü burada bir kurşundu. Kimin tabancasından çıkıp da Ari’nin göğüs kafesine saplandıydı? Gecenin kör karanlığında kim görsündü, kim bilsindi? Madam Anuş, hiç kimseden şüphe etmedi. Edemedi. Hem Ari’yi kim öldürsündü? Hiç! Kimse! Mi? Safir Bey’in kapısına baka baka düşünürken. Sanki Safir Bey’in gerçek yüzünü gördü. İrkildi. Küçücük bedeni titredi. Eğer öyleyse Safir Bey boşuna katil olmuştu. Çünkü..? Madam Anuş Safir Bey’in olmamıştı. Başka kimsenin de... Safir Bey, Ari’yle aynı mezarlıkta yatıyordu şimdi. Tramvayın altında kaldığında yüzü tanınmayacak haldeydi. Ari tanımıştır onu. Hiç unutmamıştır. Madam Anuş bütün bunları uyduruyor olabilirdi. Çünkü..? Tanrı bugüne kadar hiçbir sorusunu cevaplamamıştı. O da kendince cevaplar uydurmuştu. Safir Bey’in dairesi hukuk bürosu olmuştu. Genç avukatlar girip çıkıyordu kapıdan. İçlerinden biri geçen yıl Madam Anuş’un kapısını çalmıştı. Madam Anuş delikten bakmıştı önce. Karşısında bir genç kız gördüğüne şaşırmış, gördüğünün bir hayal olduğunu sanmıştı. Genç kız ısrarla zile bastıkça. Kilitleri aça aça bitirememişti Madam Anuş. Genç kız tam dönüp arkasını gidecekti ki kapılar nihayet açılmıştı. İki kadın karşı karşıya durup da. Biri gençliğine bakmıştı. Diğeri ise henüz ihtiyarlığın ne demek olduğunu bilmediğinden baksa baksa tanımadığı yaşlı bir kadına... Kendi yaşlılığına baktığını bilseydi, Madam Anuş’un kapısını asla çalmazdı. İnsan bilmeden yapar çoğu şeyi. Amiri göndermiş onu. Amiri Abdulrezzak Bey, apartmandaki bütün daireleri satın almış da bir tek Madam Anuş’un dairesi kalmış. Diğer katlar iş yeri olarak kiralanmış çoktan. Madam Anuş dairesini satmayı düşünmez miymiş acaba? Ayaküstü sormuştu genç kız. Madam Anuş, onu içeri buyur etmemiş, çay ya da kahve ikram etmemişti. Çünkü..? Madam Anuş kimselere güvenemezdi. Hem de kapısına dikilip böyle gelişigüzel konuştuğu için genç kıza öfkelenmişti. Madam Anuş, genç kızın söylediklerinden bir şey anlamamış gibi bakarken kızın yüzündeki ışığa dikmişti gözlerini. Pırıl pırıldı genç kızın yüzü. Tek bir kırışıklık yoktu. İşte o pırıltı gözlerini kamaştırmıştı Madam Anuş’un. Genç kız, Madam Anuş sustukça saçma sapan konuşmuştu. Sessizlik gençken ürkütür insanı. Ürkmüştü kız. Hakkında türlü rivayet duyduğu Madam Anuş’un bir acuze olduğunu düşünmüştü. Genç kız monoloğunu sonlandırdığında, Madam Anuş acımıştı ona. Gençliğin edepsizliğine, vurdumduymazlığına, kendini bilmezliğine acımıştı. Hiçbir şey söylemeden kapıları örtüp kilitleri çevirmişti. Genç kız bir süre daha kapının önünde durmuştu. Madam Anuş’la arasına bir daha açılması mümkün olmayan kapılar girmişti. Ne yazık ki bunun ne demek olduğunu anlamayacak kadar toydu. Belki yıllar, çok yıllar sonra anlardı. Madam Anuş, kapının önünde durdu, hukuk bürosundan gelen sesleri dinledi, sonra gücünü topladı ayağa kalktı, beşinci katın basamaklarını inmeye koyuldu. Birkaç basamak indi ki beşinci kattaki dairenin kapısı açıldı. Madam Anuş ışık görmüş karafatma gibi gözlerini kırptı. Kapıdan çıkan adam Madam Anuş’u fark etmedi. Kafasını kaldırıp baksa karafatmayı görecek belki çığlık atacaktı. Madam Anuş fark edilmediği için memnun oldu. Bu katta eskiden kimin oturduğunu hatırlamaya çalıştı. O anda çocuk sesleri doldu kulağına. Türkan, Gürkan, Erkan! Kan ailesinin çocuklarının isimleriydi. Hiç bitmezdi gürültüleri. Madam Anuş’tan pek haz etmezdi Kan ailesi. Kendi kanlarından olmayanları küçümserlerdi. Bir gün Türkan, Madam Anuş’a sizin kanınız ne renk diye sormuştu. Madam Anuş çantasından çıkardığı toplu iğneyi parmağının ucuna batırmıştı. Türkan gözlerine inanamamıştı. Madam Anuş’un kanı kırmızıydı. Olur böyle benzerlikler, önemli olan kanın rengi değil niteliğidir, demişti babası. Türkan hiçbir şey anlamamıştı. Madam Anuş da anlatamamıştı ona. Çünkü..? Hayatında hiç niteliksiz kan görmemişti. Kanı bozuk deyimini duymuştu da kanı niteliksiz dendiğini duymamıştı. Devletin önemli bir bakanlığında müdürdü Türkan’ın babası. Şapkasını yüzüne indirir, kimseyle selamlaşmaz, elinden eksik etmediği deri çantasıyla girip çıkardı apartmana. Karısı da yüz vermezdi ecnebilere. Madam Anuş’un dükkânının önünden geçerken vitrine bile bakmazdı. Neyse ki tayini çıkmıştı da adamın, Kan ailesinin nitelikli bireyleri başkente taşınmıştılar. Madam Anuş beşinci katın önünde bir oh çekti. Yıllar önce çekemediği bir ohtu bu. Dördüncü kata inebilmek için bu oh cesaret verdi ona. Oturduğu yerde kalçasını hoplata hoplata basamakları inmeye koyuldu. Dizleri tutsaydı böyle mi olurdu? Yaşlılığın hiçbir halini sevemedi Madam Anuş. Sarkan etlerini görmemek için aynaya bakmaz oldu. Ari’nin gepegenç ölmesinin iyi olduğunu düşünürdü bazen. Ölüm sanki gençliği donduran bir şeydi. İnsan gencecikken ölmüşse hep genç kalırdı. Ari öldüğünde yedi aylık hamileydi de üzüntüsünden erken doğum yaptıydı. Arayıp sormayan oğlunu yaşatmak için pamuklara sardıydı. Sardıydı da... Dördüncü katın ziline bastı bir adam. Madam Anuş merdiven sahanlığından öne doğru uzattığı kafasını, görünürüm korkusuyla geri çekti. Beyaz önlüklü bir kadın açtı kapıyı. Bir ışık yayıldı daireden. Madam Anuş’un önüne düştü. Sağlık merkeziydi bu kat. Oğlunun dizlerini tedavi ettirmek için taşıdığı yüzlerce sağlık merkezinden biriydi. Tedavisi yoktu. Dizleri bitmişti. Çünkü..? Madam Anuş çok çalışmıştı. Hep ayaküstü durmuştu. Tek başına dimdik ayakta durmak kolay mıydı? Malına mülküne göz koyanlar bunu nereden bilsindi. Hazıra mı konmuştu? Hiç unutur muydu, dükkânının yağmalandığı günü? Cümle ecnebinin dükkânının yağmalandığı günü. Canını, canlarını kurtardıklarına şükrettikleri o günü. Gelip geçti o günler de. Sağlık merkezinin kapısı çatt kapandı. Madam Nino’nun üstüne. Bir zamanlar onun eviydi burası. Sahi yaşıyor mudur hâlâ? Ne neşeli kadındı. Kocasıyla birlikte meyhanelerde çalar söylerdiler. Pek güzeldi Madam Nino’nun sesi. Yumuşacık. Huzurlu. Dönmüştüler Atina’ya. Küsmüştüler İstanbul’a. Çalıştıkları meyhaneyi basıvermişti kendini bilmezler. Çok dokunmuştu Madam Nino’ya. Daha on üçündeki bir çocuğun gavurun dölü diye bağırması. Bir çocuk gavuru nereden bildi de dölünü tanıdı, demişti. Çocukları bile kışkırtan nefretten korkmuştu. Korkmasa mıydı? Madam Anuş da korkmuştu korkmasına ama bırakıp gidememişti Ari’yi. Dördüncü kattaki dairenin kapısına vardığında zor nefes alıyordu. Buraya kadar diye düşündü. Ari’nin mezarına gidemeyeceğini anladı. Aynı mezara gömülemeyeceklerini öğrendiği günden beri kalbi sızlıyordu. Çünkü..? Bu çünkünün cevabını biliyordu. Yer yoktu. Ölüsüne bile yer yoktu. Madam Anuş bu canı beyhude gezdirmişti bu şehrin sokaklarında. Oğlu neden büyütüyorsun bu kadar, demişti. Anlamamıştı. Çünkü..? Öldükten sonra annesiyle babasının kavuşacağına inanmıyordu. Annesinin hurafelerine ayıracak vakti yoktu. Madam Anuş tekleyen kalbine kulak verdi. Kasıldı. Tanrım, dedi. Son bir dileğim var. Bundan öncekilere kulak asmadın, bari bunu duy! Duydu mu ne? Biraz dinlenince nefesi düzene girdi. Doğruldu. Dördüncü katı, Madam Nino’yu arkasında bıraktı. Geçmiş varsın arkasından baksındı. O geleceğe Ari’sine gidiyordu. Başını dayayacaktı Ari’nin mezarına. Ari, alacaktı onu yanına. Gücü yerine geldi. Üçüncü kata indiğinde hatırlamak istemedi kimseyi. Merdivenlerde o adamla karşılaşmasaydı hedefine doğru yol alacaktı. Adam merdivenlerde sürünen yaşlı kadını görünce durdu. Daha yeniydi apartmanda. Diş doktoruydu. Muayenesini karşıdan taşımıştı. İşleri açılacaktı. Umudu vardı. Madam Anuş, genç sayılabilecek adamın yüzündeki kedere şaştı. Adam Madam Anuş’un yüzünde yüzyıllık acıyı gördü. Bembeyaz saçlarında yılların yalnızlığını… Bakıp geçemedi. Geçip gidemedi. Bal arısı sandı kendini. Acıyı bal edecekti. Bazı insanlar böyledir. Acıyı gördükleri yerde konarlar üzerine. Konmakla kalmaz acıyı emerler. Genç adam, Madam izin verin kolunuza gireyim, gideceğiniz yer neresiyse oraya kadar size eşlik edeyim. Varsa bir yakınız onu haberdar edeyim. Pek müşkül görünüyor durumunuz, dedi. Madam Anuş, kibar beyleri, kibar hanımları pek severdi. İncelik! İncelik insanlığın ışığıdır, derdi. Bir hanımefendi olduğunu hatırladı. Gavurun dölü, yaşlı bunak, pis Rum, cimri ecnebi daha neler neler duymuştu kulakları. Yirmi yıldır yalnızlığa gömüldüğü, son beş yıldır dairesinden çıkmaya korkar olduğu boşuna değildi. Kim bilir bu genç adam da neler görmüş geçirmiş, diye düşündü. Sorsa mıydı? Sormak yerine kolunu uzattı. Genç adam ki adı, Tevfik ’ti. Madam Anuş’u usulca oturduğu basamaktan kaldırdı. Küçücük bir kız çocuğuydu sanki Madam Anuş. Hafiflikte. Mahcuplukta. Kapısını zorlayan hırsızlardan sonra kimselere güvenemeyen Madam Anuş bu genç adama kendini bıraktı. Çünkü..? Onu Ari’ye benzetti. Genç adam, Tanrı’nın sürpriziydi. Madam Anuş, mezarlığa gitmekten vazgeçti. Tevfik, apartmanın önünde bir taksiyi durdurdu. Boğaz’a, dedi Madam Anuş. Yavaş sür! Yıllardır görmediği sokakların değişmesine şaşırarak türlü hikâye anlattı. Pek neşelendi. Tevfik’in hikâyesini dinledi. İçi daha da ısındı ona. Oğluyla aynı yaştaydı. Oğlunuz, dedi Tevfik. Madam Anuş iç geçirdi. Beş yıl önce Atina’ya gitti. Onunla gitmeyi kabul etmediğim için bana küstü. İnsan hiç annesine küser, annesini terk eder mi? Tevfik, sustu. Çünkü..? O da arkasında bir anne bırakmıştı. Yaşlı insanların evlerinden ayrılmayı neden istemediklerini anlar gibi oldu. Evleri kabukları olmuştu. Kabuksuz kalmaktan korkuyorlardı. Madam Anuş’la karşılaşmak ona da iyi geldi. Koca şehirde yakınlık kuramamıştı kimseyle. Madam Anuş’la hemhâl olabilirdi. O günün akşamında Madam Anuş’u kucağında evine çıkardı Tevfik. Oysa Madam Anuş evine dönmeyi düşünmemişti, evinden ayrılırken. Yedinci katın kapısına geldiklerinde demir kapının kilidinin kırıldığını gördüler. Hırsızlar başladıkları işi bitiremeden kaçmışlar. Madam Anuş, Kostaki Efendi’yi ararım onarır kilidi, dedi. Sesine bir güven gelmişti. Çünkü..? Ne için çıkmıştı da evinden ne ile karşılaşmıştı. İçeri gelmez miydin, dedi kapının önünde duran Tevfik’e. Sana bir bardak nane likörü ikram etmek isterim. Madam Anuş yıllar sonra evinde bir misafir ağırladı. Bir bardak liköre ne hikâyeler sığdığını gören Tevfik, Madam Anuş’un son misafiri oldu. Çünkü..? Birkaç gün geçmedi ki Madam Anuş’un ritmi bozuk kalbi durdu. Ölüsünü defnetmeye gelen oğlu annesinin yüzündeki gülümsemeye bir anlam veremedi. Çünkü..?


Son Paylaşımlar

Hepsini Gör