Ara
  • ARZU ALKAN ATEŞ

Mezar


Adanın ucuna doğru yürüyordum ki mezarlıkta bir kadın gördüm. Bir mezarın içindeydi. Belden yukarısı görünüyordu. Mezarın içinde bir şey arar gibiydi. Eğilip doğruluyor, elleriyle mezarı eşeliyordu. Bu haliyle yırtıcı bir hayvana benziyordu. Yüzünü seçemiyordum. Hareketten ibaretti. Bir ritim tutturmuş, mezarın içinde bir kaybolup bir görünüyordu. Uzaktan yunus balıklarına benzettim onu. Onlar da bir dalıp bir çıkmaz mıydı suya? Ama yunus değil, bir kadındı. Kimdi bu kadın? Yüzü tanıdık geldi bana. Böyle düşününce dayım beliriverdi yanımda. Yine rüya görüyordum. Dayım çıkıp geldiğine göre. Benimle birlikte mezarın içindeki kadını izlemeyedurdu. Bütün kadınlar birbirine benzer. Hele sevdiklerini kaybetmişlerse. Hepsinin parmakları uzar, gövdeleri çeker, sırtlarına bir kambur oturur, göğüsleri sarkar, yürekleri nasırlaşır. Yürekleri, dedi sustu. Dayım ki kadınları pek severdi. Kadınlar da onu... Çocukluğum dayımın gölgesinde geçti. Hatıralarım onunla başladı. Kulağının arkasında sigara niyetine bir sap gül taşırdı dayım. Her sevgili için ayrı olurdu bu gülün rengi. Neden gülün rengi sürekli değişiyor diye sormuştum bir gün ona. Henüz altı yaşındaydım. Dayımın peşinden ayrılmazdım. Günleri hamur gibi yoğururdu dayım. Yoğurur da mayalanmaya bırakırdı. Hiç acelesi yoktu. Düş kurmakta pek mahirdi. Olmadık şey anlatır. Anlattıklarının gerçekliğini sorguladığımda da hayal kurmayı bilmiyorsun. Çocuksun! Hayal kurmak senin işin, her çocuk biraz Tanrı’dır, evreni her gün yeniden yaratır, derdi. Ben olsa olsa dayımın uydusuydum. Tanrı olmaklığım yoktu. Dayım konuştukça Tanrı’ydım da o susunca yaratma gücümü kaybediyordum. Bazen onun bir tavus kuşu olduğunu düşünürdüm. Bin bir renkli bir tavus kuşuydu. Her gün tüylerini başka başka hayallerle boyardı. Daha önce kurmadığım bir hayali onun tüylerinin arasında görür, büyülenirdim. Böyle söyleyince dayım kahkahalarla gülerdi. Ağzında çiğneyip durduğu karanfilin kokusu kahkahasına karışırdı. Üzülürdüm güldüğü için. Hem hayal kurmam için beni kışkırtıyor hem de hayallerime gülüyor, diye düşünürdüm. Dayım her zaman gönlümü almasını bilirdi. Üzüldüğümü görünce tavus kuşu olmamı istiyorsan olurum, derdi. Bedenini ve kollarını öyle bir şekle sokardı ki önceki hayatında tavus kuşu olduğunu sanırdım. Kabardıkça kabarırdı. Bu sefer ben gülerdim. Sonra dayım ormanın içine girer, kaybolurdu. Böyle zamanlarda beni incir ağacının altına oturtur sen burada bekle birazdan döneceğim, derdi. İncir ağacının yapraklarının kokusu beni bir hoş ederdi. Olgunlaşmış incirlerin ağızlarını hafifçe açmış bana baktıklarını görürdüm. Onlardan damlayan bal ağzımı sulandırırdı. Uzanıp da koparamazdım incirleri. Boyum yetişmezdi. Karınca kadarsın, derdi dayım bana. Kendisi ise ağustos böceğiymiş. Uzun upuzundu dayımın boyu. İncir ağacına çıkmak isterdim. Ayağıma çelme atan bir dalı beni sırtüstü yere düşürürdü. Vazgeçmezdim. Tekrar denerdim. Sonra yorulurdum. Ağacın dibinde, köklerinin emdiği suyun sesini duya duya uykuya dalardım. Yüzyıllar geçer dayım ancak dönerdi. Beni ağacın altında uykuya düşmüş görünce guguk, gugukk, gugukkk, diye öterdi. Bu ses uykumu bölerdi. Bu sesi tanırdım. Gukuk kuşu, guguk kuşu, diye uyanır karşımda dayımı görürdüm. Gagasında olgunlaşmış bir incir dururdu. Ama gözlerimi iyice açınca dayımın gagası da gagasındaki incir de yok olurdu. Gagasının yerini her gün özene bezene taradığı kaytan bıyıkları alırdı. Kulağının arkasındaki kırmızı gül artık yerinde durmazdı. Demek bir gül daha sevgilinin olmuştu. Niyeyse o an içimi bir hüzün kaplardı. Dayımın bir sevgilinin peşine takılıp gideceğini, bizi terk edeceğini düşünürdüm. Ben bunları düşünürken dayım elini uzatır, bir inciri dalından koparır bana uzatırdı. Ona duyduğum hayranlık hat safhaya ulaşırdı. Bir inciri dalından koparmak ne de kolaymış! Bir gün ben de bir inciri ustalıkla dalından koparabilecek miydim? Dayımın bana uzattığı inciri hemen yemezdim. İnciri o kadar çok düşlemiştim ki onu avuçlarımın arasında hissetmek hoşuma giderdi. Dayım inciri neden yemediğimi belki merak eder ama sormazdı. Sanırım ormanın içindeyken bile benim incire ulaşmak için verdiğim mücadeleyi görürdü. Dayım gördüğü ve duyduğu şeyleri susardı. Çünkü o görünmeyenin, duyulmanın peşinden gitmeyi severdi. Bu buluşmaların sonunda dayımın peşinden adanın meydanına doğru yürürdüm. Harikalar diyarına yolculuk yapmak gibiydi bu yürüyüşler benim için.

Adanın girişindeki zeytin ağacının altında Hermina dayımı beklerdi. Hermina ne güzel kadındı! Kocası öleli üç yıl olmuştu. Bir pazar sabahı, denize açılmak için evden çıkmış. Çıkış o çıkış. Çünkü denize açılmadan önce bir aksilik olmuş. Teknesini direğe bağladığı ipi bir türlü çözememiş. Daha önce başına böyle bir şey gelmemiş. İp düğüm düğüm olmuş. Bunda bir iş var, Tanrı’nın işareti bu, diye düşünmüş Hermina. Pazar günü denize açılmak da nereden çıktı! Tanrı’nın evini ziyaret etmen gerekirken tutturdun deniz de deniz, diye söylenmiş. Kocasını her zaman dualarla uğurlarmış. O dönene kadar da yüreği ferah bulmazmış. O pazar sabahı kocası düğüm olmuş ipi cebinden çıkardığı çakıyla kesince Hermina’nın yüreğinden bir şey kopmuş. Bu işte bir uğursuzluk var, demiş. Kocasının denize açılmasını istememiş. Hermina’ya göre her iş zorlanmadan görülmeliymiş. Düğümlenen bir ipi açmaya çalışmak Tanrı’ya kafa tutmakmış. Ama kocasının batıl inançları yokmuş. Hermina’yı dinlememiş. Tekneye bindiği gibi palamarı çözmüş, bir de bir ıslık tutturmuş. Hermina’nın gövdesi zeytin ağacının yaprakları rüzgârda nasıl titrerse öyle titremiş. Gök pırıl pırıl, deniz uslu bir kız çocuğu gibiymiş. Hermina, denize güvenmezmiş. Bir bakmışsın açıkta bir fırtına patlamış. Patlar mı patla, dermiş. Dediği gibi de olmuş. Sanki Tanrı’nın günlüğünü okumuş. Öğlen olmadan daha bir fırtına çıkmış. Gökteki Tanrıların kızacağı tutmuş. Kılıçlarını çekip birbirleriyle savaşa durmuşlar. Bir kılıç şak, bir şimşek çak, derken olan Hermina’nın kocasına olmuş. Kaç gün sonra adanın güneyindeki fenerin oralarda vurmuş ruhu da gövdesi de karaya. Hermina kocasının öldüğüne inanmamış. Ruhu gövdesindedir, demiş. Ama kocası ölümü sükûnetle kabul etmiş. Gözlerini Hermina’ya yummuş. İşte o gün bugündür Hermina yas tutar. Siyah başörtüsü, saçlarında ötüp duran ölüm kuşudur. Hermina, her gün siyah başörtüsünün ötüşünü dinler. Yine de pek inanmaz kocasının öldüğüne. Adalılar Hermina’nın kafayı sıyırdığını düşünür, ona acırdılar. Dayım da acırdı Hermina’ya. Ona bakarken hüzünlenir ve bütün kadınları sevdiği gibi onu da severdi. Hermina otuzlarında, güzelliğin sınırlarını aşmış bir kadındı. Harikalar diyarından döndüğümüzde dayım Hermina’nın yanına gider, onunla konuşurdu. Lwiy hakkında türlü hikâye anlatırdı. Lwiy, Herrmina’nın ölen kocasının adıydı. Zeytin anlamına geliyormuş. İsimler ve anlamları, derdi dayım. İsmimiz de anlamımız da olmasaydı! Hermina kocasının ruhunun zeytin ağacının gövdesinde yaşadığına inandığı için sabahtan akşama kadar ağacın altında otururdu. Dayım Hermina’ya Lwiy’in hiç yaşamadığı maceralarını anlatırdı. Hermina gönenir, mutlu olurdu. Aklı biraz yarımdı, bu yüzden dayımın anlattıklarına inanırdı.

Bir gece çırılçıplak soyunup gövdesini incir ağacının gövdesine sürtmüş Hermina. Dayım ve arkadaşı Nester meyhaneden dönerken görmüşler Hermina’yı. Yanına gidip onu tırnaklarını geçirdiği zeytin ağacından koparmış, üstünü başını giydirip evine götürmüşler. Hermina’nın aklını yitirdiğinden iyice emin olmuşlar. Dayım bu hikâyeyi anlatmamıştı bize. Nester kahvede anlatınca adalılar sabah bunu konuşur olmuş. Adalı kadınlar Hermina’nın güzelliğini gören bir daha iflah olmaz, demişler. İyi ki kocaları o gece zeytin ağacının oradan geçmemişler. Dayıma ve Nester’e pek acımışlar. O geceden sonra Hermina’ya ne olduysa dayımın yolunu gözler oldu. Dayım Hermina’nın kulağına bir şey fısıldamış. Bunu kötülük olsun diye değil, Hermina’ya acıdığından yapmış. Çünkü dayım kötülük yapmayı bilmezdi. Ben Lwiy’im mi dedi kulağına. Kim bilir? O geceden sonra Hermina dayımı görünce bir hoş olurdu. Yanaklarında gülücükler alevlenir, bir iki titrer, iç geçirirdi. Gözlerini dayımdan alamazdı. Dayıma da bir hâl olur, eli saçlarına gider, gömleğinin iki düğmesini açardı. Göğsü görünürdü. Göğsündeki kıllar rüzgârda titrerdi. Ben onlara baka baka incirimi yerdim. Dayım Hermina’nın yanındaki hasır iskemleye otururdu. Onları öylece bırakıp eve giderdim. İncir susatırdı beni. Kana kana su içerdim. İncirin içimde dal budak saldığını duyardım.

Dayım çoğu zaman eve gece yarısına doğru gelirdi. Annem babamı uyandırmadan usulca çıkardı yataktan. Dayım eve geç geldiğinde kapıda guguk kuşu gibi öterdi. Annem, dayım eve gelmeden uyumaz guguk, gugukk, gugukkk sesini duyunca babamın gövdesinde kokusunu bırakır, dayıma kapıyı açardı. Dayım annemin alnına bir öpücük kondururdu. Ben de sesleri duyunca yatağımdan çıkar odamın eşiğinden annemle dayımı seyrederdim. Ne çok benzerdiler birbirlerine. Babam, anneme dayımı şımarttığı için kızardı. Annem ona hak verirdi, verirdi vermesine de kardeşine de kıyamazdı. Ana babaları büyük depremde ölmüş. İki kardeş bahçede oynadıkları için hayatlarını bağışlamış Tanrı. Çünkü Tanrı oynayan çocuklara kıyamazmış. Kendisi de pek oyunbazmış. Öksüz kaldıklarında, annem dokuz, dayım beş yaşındaymış. Dayım ana babasına ne olduğunu anlayamamış. Sorup durmuş ablasına. Annem gerçeği anlatamayacağını, buna dilinin dönmeyeceğini anlayınca dayıma bir masal anlatmış. Masalın adı Adam Ağacı’ymış. Bu Adam Ağacı nerededir, bilinmezmiş. Belki dağların arkasında belki denizin ötesinde. Her toprakta yetişmezmiş. Çok nadide bir türmüş. Bu ağacın güneşi hayal, yağmuru ise aşkmış. Birbirine gerçekten âşık olan erkek ve kadın önünde sonunda bu ağaca dönüşürmüş. Çok ister ve hayal ederse dayım Adam Ağacı’nı görebilirmiş. Ağacın adının neden adam olduğunu merak etmiş dayım. Çünkü demiş annem karısını, gövdesinin içinde saklarmış bu ağaç. Olur da rüzgâra, yağmura, güneşe dayanamaz diye. Yani ağacın dışı adam içi kadınmış. Herkes ağacın dışını gördüğü için bu ağaca Adam Ağac’ı dermiş. Annem o yaşta bu masalı birinden mi dinlemiş, kendi mi uydurmuş? Belki de gerçeğe katlanamadığı için annem de masala sığınmış. Dayımın hayalbazlığı da bu günlerde başlamış. Adam Ağacı’nı hayal ede ede bir hayalbaz olmuş. Adam Ağacı’nı görüp görmediğini sorduğumda bin türlü masal anlatır ama soruma net bir cevap vermezdi dayım. Ana babaları depremde ölünce annemi adadaki yetimhaneye, dayımı da ana karadaki yetimhaneye göndermişler. Birkaç yıl birbirlerinden haber alamamışlar. Sonra annem mektup yazmış dayıma. Dayım da ona cevap vermiş. Bağları kopmamış. Zaten ikisi de birbirinden vazgeçmeyi düşünmemiş hiç. Annem yetimhanede iyi bir eğitim almış. On sekiz yaşını doldurduğunda, hemşire olmuş ve yetimhaneden ayrılmış. Baba evine gelmiş. Ev, depremde hasar gördüğü gibi duruyormuş. İşte o günlerde babamı tanımış. Babam demirci ustasıymış, Herkül gibi bir adammış. Anneme güç vermiş bu Herkül. Evi yeniden oturulur hale getirince annem dayımı yanına almış. Dayım ana karadaki yetimhanede ortaokulu bitirmiş, adada liseye devam etmiş. Liseyi bitince de aylak aylak gezmeye başlamış. Babam anneme talip olduğunda annem kardeşini bırakamayacağını onlarla yaşamayı kabul ederse onunla evleneceğini söylemiş. Babamın demirci kalbi dağlana dağlana erimişmiş annemin aşkından. Annemin bütün isteklerini kabul etmiş. Böylece üçü birlikte yaşamaya başlamış. Bayılırdım içinde olmadığım bu hikâyeyi dinlemeye. Kaderimin nasıl yazıldığını dinlemek hoşuma giderdi. Dayımın o günlerde işi gücü şiir yazmakmış. Hatta ana karadaki edebiyat dergilerinde şiirleri yayımlanırmış. Demirci babam, işi gücü şiir yazmak olan dayımı ciddiye almazdı. Dayımın odasında cevizden oyulmuş bir sandık dururdu. O sandığın içinde yazdığı şiirler ve kitaplar vardı. Bazen bana şiir okurdu. Dayımın şiir okurken sesi de gözleri de değişirdi. Bir delilik çökerdi sesine sonra o delilik gözlerinde dönenirdi. Belki delilik sandığım şey başka bir şeydi, bilmiyorum.

Babam demirci olduğundan, kabadır biraz. Elleri kürek gibidir. Hiç kimsenin ellerine benzemez elleri. Dayım, insanın yaptığı işe benzediğini söylerdi. Babam belki de sandığım kadar kaba değildi de annemin zarifliği yanında kaba görünürdü. Annem o kadar inceydi ki onun yanında kim olursa olsun kaba kalırdı. Dayım hariç. Çünkü ikisinin kumaşı aynıydı. Kaliteli ve şık bir kumaştan yapılmış gösterişli elbiseler gibiydiler. Dayım annemle babamı birbirine yakıştırmazdı. Ama annem üzülmesin diye ona bir şey söylemezdi. Ben annemi de babamı da severdim. Fakat babamdan çok anneme benzemek isterdim. Bir de dayıma...

Babamın şikâyetlerini dikkate almayan dayım, adanın kırlarında aylak aylak gezmeyi sürdürdü. Ben de peşinden ayrılmadım. Özel işleri olduğunda beni bir yere oturtur, giderdi. Artık dayımın birçok sevgilisi yoktu. Hermina’nın evine girdiğini görüyordum hep. Elinde bir sap incir dalıyla. Hermina da eskisi gibi zeytin ağacının altında oturmuyordu. Böyle böyle günler bir biri ardına geçti. Adaya sonbahar geldi. Bir sabah adada büyük bir gürültü koptu. Hermina bir sabah Lwiv’in mezarını kazarken görüldü. Neymiş efendim, Lwiv ölmemiş. Ölseymiş her gece başkasının bedeninde onun yatağına gelir miymiş? Bu mezar boş, beni kandıramazsınız diye bağırıyormuş. Adalılar Hermia’yı bir türlü ikna edememişler. Hermina’ nın kocası zannettiği biri tarafından oyuna getirildiğini anlamışlar. Ve keçileri iyice kaçıran Hermina’yı mezarın başından sürükleyerek uzaklaştırmışlar.

Bu olay bizim evde bomba gibi patladı. Demirci babam cümle bulutu yüklenip geldi eve. Dayımın üzerine üzerine yağdırdı bulutlarını. Dayım utanmazın tekiymiş. El âlemin yaslı kadınını baştan çıkarmış. Onu kocasının ruhunu taşıdığına inandırmış. Demirci babam saydıkça dayım guguk kuşu oldu ve ötmeye başladı. Sanki dünyanın en bilge hayvanı konuşuyordu. Guguk, gugukk, gugukkk! Babam bu hayvanın ne demek istediğini anlamak için kulak kesildi. Her zamanki gibi bir şey anlamadı. Sonra da hiddeti Tanrı katına ulaşmış olacak ki çığırından çıktı. Annem babamı tatlı diliyle sakinleştirmeyeceğini anlayınca dayımı taraçaya çıkardı. Dayım hâlâ ötüyordu. Annem ellerini tutup gözlerine bakınca ötmekten vazgeçti. Hermina’yı üzgün görmeye dayanamadım, mutlu olsun diye ona Lwiv olduğumu söyledim, kötü bir niyetim yoktu, dedi dayım. Camın önünden duyduklarım bunlardı. Demirci babam o gece hiddetini de yanına alıp yatmaya gitti. Hatta o geceden sonra hiddetiyle bir süre daha birlikte yaşadı. Kolay olmadı ondan ayrılması. Demirci babam yatınca dayımla annem içeri girdiler. İkisinin gözlerinde de bir ateş yanıyordu. Sonra gözyaşları ateşe damladı. Ateş söner gibi oldu. Bu onları ağlarken ilk görüşümdü.

Birkaç gün sonra Hermina ana karadan gelen gözlemciler tarafından adadan uzaklaştırıldı. Adadaki doktor Hermina’ya çare olamayacaklarını söylemiş. Annemin yetiştiği yetimhanenin hemen yanında bir tımarhane vardı. Pek küçüktü, ama bahçesi güzeldi. Annem bu tımarhanenin bahçesindeki delileri seyrederek büyümüş. Ve aklın kutsallığına haç çıkartmış. Ne olursa olsun delirmeyeceğim, demiş. Ne görürsem göreyim, ne duyarsam duyayım... Annem göründüğünden güçlü bir kadındı. Demirci babam da dayım da ben de deliliğin sınırlarında gezmeye yatkındık. Ama annem o sınıra asla adım atmayacağına söz vermişti. Hermina’nın deliliği adadaki tımarhaneyi aştığı için ana karaya sürüklendi. Adalılar onu uğurlamak için iskeleye akın etti. Dayım o gün nereye gittiyse görünmedi. Ben uyurken çıkmış evden. Annemin elinden tuttum iskelede. Biz de veda törenine katıldık. Hermina’ya deli gömleği giydirmişlerdi. Yüzünde tırnak izleri vardı. Saçları da Veraların tüyleri yolunmuş tavuğuna benziyordu. Aklı fayrap etmiş zavallının, dedi annem. Annem böyle söyler söylemez sanki Hermina ateş aldı zihnimde. Alev alev yandı da küle dönüştü. Küllerini serpmek için ana karaya götürüyorlardı onu. O günden sonra Hermia’yı bir daha görmeyeceğimi sandım. Neyini görecektim. Külden başka neydi ki Hermina.

Hermina gittikten sonra dayım sessizleşti. Yeniden şiir yazmaya başladı. Adalılar onun şeytan olduğunu söylüyordu. İstediği kişinin içine giriyormuş dayım. Adalılara da göze görünen bir şeytan lazımdı. Dayımı elleriyle gösterebiliyorlardı. İşaret edilen olmuştu dayım. Onu gördüklerinde adalılar haçlarını çıkarıyordu. Ama annemin gücünden korktukları için bunu gizli gizli yapıyordular. Doğum yapan kadınların, ateşi yükselen çocukların, tansiyonu çıkan ihtiyarların annemin şifalı ellerine ihtiyacı vardı. Onu kızdırmak istemezdiler. Şeytanın kardeşi bir melekti anlayacağınız. Bir zaman sonra olaylar soğudu. Adalılar kendi telaşına düştü. Dayım sık sık postaneye gitmeye, yazdığı şiirleri ana karaya postalamaya başladı. Annem dergilere şiir gönderdiğini düşünüyordu. Ama ben zarfın üzerindeki ismi de adresi de gördüm. Dayım okumayı sökmediğimi sanıyordu. Okula başlamadan annem bana harfleri öğretti. Harfleri birbirine kata kata okuyabiliyordum. Dayım şiirleri Hermina’ya gönderiyordu. Bunu neden yaptığını anlamıyordum. Kendini affettirmek mi istiyordu? Doğrusu şiirlerini postalamaya başladıktan sonra dayım eski neşesine kavuştu. Yine tüyleri rengârenk tavus kuşu oldu. Artık kulağının arkasında gül değil, kalem taşıyordu. Adanın kırlarında sırtüstü yatıp göğe bakıyorduk dayımla. Dayım ezberindeki şiirleri okuyor ben de dinliyordum. Bazen de kulağının arkasındaki kalemi eline alıyor, arka cebinde taşıdığı küçük defteri çıkarıyor, iki büklüm yazıyordu. Yazdığının üzerine kapanıyordu. Bu bana çok tuhaf geliyordu. Sanki gerçekleri örtmek için yazıyordu. Gerçekleri örtemem ama değiştirebilirim, demişti bir gün. Bunun için yazıyormuş. Başka şairlerin şiirlerini okuyordu bana hep. Kendi şiirlerini okumadığı için gerçekleri nasıl değiştirdiğini anlayamıyordum. Gülüyordu düşüncelerime. Dayım eskisi gibi olmasa da geri gelmişti. Annem de ben de buna çok sevindik. Demirci babam dayımın bir demir olmasını istermiş, döve döve ondan işe yarar bir şey çıkarabilirmiş. Onunki de bir fikirdi. Ama bu fikir hiçbirimizin aklına yatmıyordu Çünkü dayım faydalı bir şey olmak istemiyordu. İşe yarar, iş görür olmak ona göre değildi. Gök kubbenin altında hoş hayaller kurmanın peşindeydi.

Denizin deniz, ağacın ağaç, balığın balık, insanın insan olmaktan çıktığı ve dayımın hayalinde bildiğimiz her şeyin yeni anlamlar kazandığı bir döneme girdik. Bir kaos yaratıyor, her şeyi tepetaklak ediyor, sonra da bu kaosu yeniden düzenliyordu. Tanrı’da böyle yaptı. Kaos olmadan düzen olmaz. Hiçbir şey anlamını yitirmeden anlam bulamaz, diyordu. Demirci babam dayımla vakit geçirmemden hoşlanmıyordu. Aklı karışık dayımın benim aklımı da karıştırmasından korkuyordu. Oysa öğretmenim benden çok memnundu. Öve öve bitiremiyordu beni ki henüz ikinci sınıftaydım. Büyüyünce kim bilir neler neler yapacaktım! Bunları duyunca babam susuyor, dayımla beni kendi halimize bırakıyordu. Ben de dayım gibi şiir yazmaya, kalemi kulağımın arkasında taşımaya başladım. Kelimeleri sev, hayal kurmak için onlara ihtiyacın var, diyordu dayım. Bunu pek anlamıyordum. Gözlerimi kapatınca hayal kurabiliyorum, diyordum. Peki, hayallerini anlatırken susacak mısın, diyordu. O zaman kelimelerin önemini anlıyordum. Her kelime önümde yeni bir kapı açacaktı. Kapılar açıldıkça dünyanın sınırına dayanacaktım. Sonra da kendi kapılarımı aralayacaktım. Öyle diyordu dayım. Benim kapılarım denize açılıyordu. O yüzden yazdıklarım biraz lodos, biraz poyraz, biraz karayeldi. Dayım iyi şiirin bir rüzgârı olmalı, diyordu. Rüzgârsız şiir olmazmış. Coğrafya dersinde öğrendiğim rüzgâr adlarını sıralayarak, rüzgârlı şiirler yazıyordum. Günler geçtikçe şiirimin rüzgârı da anlamı da değişiyordu.

Derken durup giderken bir şey oldu. Dayım bir gece yarısı meyhaneden dönerken kalbinden bıçaklandı. Dayım o gece eve gelmeyince annem sabaha karşı onu aramak için evden çıktı. Gün henüz ağarmıştı. Annem Elana’nın bahçesinden geçerken horoz ötmeye başladı. Horozun sesini yatağında duymaya alışkın olan annem huzursuz oldu. Horoz susunca Matmazel havlamaya başladı. O da Adonis’in köpeğiydi. Annnem bir de fil sesi duysa tam olacaktı. Arkasında endişeden bir top bıraka bıraka yürüdü. Annem yürüdükçe top arkasından yuvarlandı. Annem çok yürümedi ki yerde tüyleri kana bulanmış bir tavus kuşu gördü. Boynu kırılmıştı tavus kuşunun. Annem gözlerini yumdu, gözlerini açtı, yerde yatan dayımı gördü. Gözlerini yumdu, gözlerini açtı, yerde yatanın guguk kuşu olduğunu gördü. Annem belki binlerce kez gözlerini bir yumdu bir açtı. Sonunda yerde kanlar içinde yatanın dayım olduğunu anladı. Annemin hiç duymadığım ve nerede sakladığını bilmediğim bir sesi varmış. O sabah beni yatağımdan fırlatan bu sesti. Babam da aynı sese uyandı ve yataktaki boşluğu gördü, kapıya koştu. Az daha çarpışacaktık ki demirci ustası babam gözlerini devire devire bana baktı. Korkmuştu. Yatağındaki boşluk onu altüst etmişti. Evden çıkıverdik. Biraz yürüyünce ileride annemin yerde oturduğunu gördük. Kucağında bir şey vardı. Biraz daha yaklaştık ki babam kocaman elleriyle gözlerimi örttü. Demir kokuyordu babamın elleri. Kim demiş demir kokmaz, diye. Yerkürede her şey kokar. Ölüm bile. Annemin kucağında dayımın başı duruyordu. Bildiğim bütün kelimeleri unuttum. Demirci babam bile ne yapacağını bilemedi. Annem kayıp bir kıtaydı. Sanki orada gerçek anlamda duran tek varlık dayımdı. Bunca yıldır hayatta durmayı beceremeyen dayım ölünce ne güzel durmuştu. Az ileride elindeki kanlı bıçakla dikilen Hermina’yı görmemiz bir hayli sonraydı. Dayım ona üç aydır şiir göndermiyormuş. Artık onu sevmiyormuş. Bu yüzden öldürmüş dayımı. Bu üç cümleyi aynı tonda sürekli tekrarlıyordu. Demirci babam atılıp kollarından yakaladı Hermina’yı. Etrafımız yavaş yavaş adalılarla doldu. Annemin sesini duyan koşuyordu

Odur budur rüyamda dayımın mezarını kazan Hermina’yı görüyorum. Harmina yeniden hastaneye kapatıldı. Ama kaçıp kaçıp dayımın mezarını kazıyor. Lwiv’i unuttu. Ya da hâlâ dayımın Lwiv olduğunu sanıyor. Dayımın mezarının etrafına duvarlarla ördük. Üstünü de örttük. Bu dünyadaki en sıkıcı mezar dayımın mezarıdır herhalde. Kapısı bile demirden. Demirci babam özene bezene yaptı. Hayatımız bir daha eskisi gibi olmadı. Annem iyi ki zamanında kendine söz vermiş. Yoksa delirirdi. Hermina, dayımın ölüsünü de rahat bırakmıyor. Keşke zamanında adalılar Lwiv’in mezarını kazmasına izin verseydiler. Belki gerçekle yüzleşirdi. Hermina’yı rüyamda gördüğüm gecelerde hemen dayım beliriyor yanımda. Tüyleri rengârenk bir tavus kuşu olarak. Ama onu tanıyorum. Rüyada da olsa hâlâ onunla konuşmaktan mutlu oluyorum. Onun öldüğü günde takılıp kaldığımı söylüyor, doktorlar. O günden sonra yaşadığım hiçbir ânı hatırlamıyorum.

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör