Ara
  • NİLGÜN ÇELİK

Nedim Gürsel: Başkaldırının bir erdem olabileceğini unuttuk


Nedim Gürsel deyince elbette akla ilk gelen edebiyat ve her türde yazdığı muhteşem kitaplar. Romanları, öyküleri, denemeleri, yolculuk kitapları (kendi deyimiyle gezi yazarı), şiir kitabı. Ancak ben sadece edebiyattan değil Nedim Gürsel’le sanatın tam merkezinde -Paris’te- olduğundan enine boyuna sanattan, uzaktan bakılınca ülkemizdeki siyasetin neye benzediğini merak ettiğimden siyasetten, Paris’teki Sorbonne Üniversitesi’nde verdiği Türkoloji derslerinden ve siyasetin içindekilerin bundan haberlerinin olmayışından daha birçok konuda konuşmak istiyorum.

2016 yılında Bilkent Üniversitesi’nin davetlisi olarak üniversiteye gelmiş ve kendisini ilk orada dinlemiştim. Anlatma telaşı olmadan samimi bir dille sakin konuşan Gürsel’i dinlemeye doyamamıştım. Diliyorum, tüm dünyayı saran corona virüs bir an önce dünyamızı terk eder ve biz eski özgürlüğümüze kavuşur, yine canlı sohbetler edebiliriz.


Hocam, öncelikle davetimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Söyleşimize nasılsınız diyerek başlamak istiyorum. Son dönemde bu soru sanırım gerçek anlamını buldu. Fransa’nın corona tablosunu Türkiye’den takip ettiğimizde durum gerçekten korkutucu. Siz kendinizi nasıl koruyorsunuz, iyi misiniz?


Korona virüs salgını hayatımızı alt üst etti, bazılarımızda onulmaz yaralara, acılara, ölümlere yol açtı. Tam bir belâ. Ne yazık ki Fransa’da sayılar endişe verici, geçen ilkyazda olduğu gibi yeniden eve kapandık, bekliyoruz. Şimdilik aşı tek ümit gibi görünüyor. “Beklenmeyen Konuk” adlı bir öykü yazdım bu arada, yaşlı ve yalnız bir yazarın “Covid Çelebi”yle karşılaşmasını anlatan, ironik bir öykü. Umarım o öyküdeki yazarın başına gelen benim başıma gelmez.


Evet Fransa’da Paris’te yaşıyorsunuz. 12 Mart muhtırasından sonra adınıza açılan bir dava sebebiyle Paris’e gittiniz. On yıl sonra dönüp yerleşmek istediğinizde bu kez 1980 ihtilali oldu geri dönmek zorunda kaldınız. Türkiye’nin siyasi atmosferi sizi Paris’te yaşamaya mecbur bıraktı. Aslında kader Paris’te yaşamanız için yazılmıştı adeta. Ben o günlerdeki Nedim Gürsel’i merak ediyorum. Gönlünüz İstanbul’da ama yaşam Paris’te. Bu gerçeği o yıllarda nasıl tolere ettiniz ya da kabullendiniz? Ne tür korkular yaşadınız? Yalnızlık, belki de pişmanlıklar yaşadınız? O günlerde bu günkü Nedim Gürsel’i hayal ettiniz mi?


O günlerin Nedim Gürsel’i kitaplarımda gizlidir. Evet Paris serüvenim başlangıçta bir seçim değil, bir zorunluluktu. Ama sonradan gönüllü sürgüne dönüştü. Paris’te İstanbul özlemiyle yaşadığım doğru. Hatta bu özlem giderek bir yazınsal izleğe dönüştü diyebilirim. Ama Paris aynı zamanda beni dünyaya açtı. Bu kent bana sonradan gezi kitaplarımda anlattığım yolculukları bağışladı. Başka coğrafyaların, başka insanların, başka kültür ve edebiyatların da olduğu gerçeğini öğretti. İstanbul sevgilim hâlâ, ama Paris’e çok şey borçlu olduğumu da itiraf etmeliyim.


Paris’te sanatın göbeğinde yazıyor, üretiyorsunuz ama siz Türkiye’de olup bitene, insani değer taşımayan tüm mantıksız düşünce ve yaşam tarzına muhalifsiniz. Birçok eserinizin itirazdan yola çıkarak yazılmış olduğunu düşünüyorum, okurunuz olarak. Zaten devrimci çıkışlarınız sizi yazar yapmıştı. Yanılıyor muyum? Bu konuda kendinizden bahseder misiniz?


Başkaldırının da, bazı koşullarda bir erdem olabileceğini unuttuk, biz dayatılan biat kültüründe yaşıyoruz ne yazık ki. Oysa sanatın, yaratıcılığın, edebiyatın kaynağında “itiraz” vardır, ille de bize dayatılmak istenen muhafazakâr değerlerle bütünleşmek, onları benimsemek zorunda değiliz.


Türk edebiyatının Avrupa’da özellikle Paris’teki sanat çevrelerinde nasıl göründüğünü, ne düşünüldüğünü merak ediyorum. Hemen ardından Türk basını Avrupa’dan nasıl görünüyor? Mesela siz Paris’ten Türkiye’nin otoriter bir yönetim şekli olduğunu rahatlıkla söyleyebiliyorsunuz. Basınımız bunu söyleyemez. Türkiye’de otosansür her daim çalışır. Bu konuda ne söylemek istersiniz?


Fransa’dan bakıldığında Türkiye giderek demokratik değerlerden uzaklaşan otoriter bir ülke görünümünde. Düşünce ve ifade özgürlüğü alanında yıllardır bir arpa boyu yol alamadık. Hatta, sansürün yanı sıra bir de otosansürle tanıştık. Yıllar önce “Yazılmamış Kitaplar Mezarlığı” adından bir öykü yazmıştım. Bir çok dile çevrilen Son Tramvay kitabımda yer alır. O öyküde öngördüğüm ve hayali olarak düşündüğüm olayların gerçekleşmesi gerçekten çok üzücü. Özgürlüğün olmadığı yerde yaratıcılık da olmaz.


Türkiye’ye ve edebiyatına sanki saygı niteliğinde bir tutumunuz var. Ben bu davranışınızı çok önemsiyorum. Roman, öykü, deneme, şiir türünde yazdığınız yani edebiyatımıza ait olan eserlerinizi yabancı dilde yazmıyorsunuz, Türkçe yazıyorsunuz. Böylece başka ülkelerde eseriniz Türkçeden çeviri yapılıyor. Bunu çok kıymetli buluyorum. Ancak bildiğim kadarıyla gazetede yazdığınız yazılardan oluşan ‘Özgür Türkiye Senin Adını Yazıyorum’ adlı siyasi yazıları içeren kitabınızı Fransızca yazdınız. Bunu da son derece anlamlı buluyorum. Benim sorum şu: “Siyasi anlamda yazarların, şairlerin ideolojilerden biraz uzak durmaları gerektiğini düşünüyorum,” diyorsunuz ve bu eserinizi Fransızca yazıyorsunuz. Burada tamamen edebiyatçı kimliğinizi unutmak ve gördüğünüz, sizi üzen Türkiye manzarasına yorum getirme isteği ile mi davranıyorsunuz ya da başka dilde yazarak özgür Türkiye’nin artık özgür olmadığını mı ima ediyorsunuz?


Sayısı elliyi bulan, edebiyatın her türünü içeren kitaplarımı Türkçe yazdım, akademik çalışmalarımla siyasi yazılarım hariç. Ana dilime bağlı kaldım ama yıllardır Paris’te yaşayan, üniversitede ders veren bir yazar olarak ülkem ve gidişatı üzerine de söz almak, görüş belirtmek istedim. Fransızlara Türkiye’yi tanıtmak için çaba gösterdim. Ayrıca Nâzîm Hikmet, Yaşar Kemal, Sait Faik gibi Türk yazarları üzerine yaptığım incelemeleri de Fransızca yazdım, sonradan Türkçeye çevrildiler. Öykü ve romanlarımın, gezi kitaplarımın Fransızca başta olmak üzere yabancı dillere çevrildikleri gibi.


Siyasete biraz ara verip kitaplarınızdan bahsedelim istiyorum. Son kitabınızdan bahsedelim. Aşk ve İsyan, Osmanlı’ya isyan kitabı. Son dönemde tarihi romanlara Türk okurunun ilgisi olduğunu siz de biliyorsunuz elbette. Ancak bu eserinizin, o isteğe karşılık gelsin diye yazıldığını düşünmüyorum. Son dönemde Osmanlı sevdamıza tepki niteliğinde olduğunu düşünüyorum. Yine ‘Boğazkesen’ romanınız için de aynı düşüncedeyim. Fatih’in eşcinsel eğilimlerinden, içkiye tutkun oluşundan bahsediyorsunuz. Aslında itiraz ediyorsunuz. Geçmişe, iktidar uğruna işlenen vahşete itiraz ediyorsunuz. Bu sorgulamalar kaç kitap yazarsak biter? Ne dersiniz?


Bu konuda “itiraz” sözcüğünü kullanmanız çok yerinde. Boğazkesen’de bu itiraz çok belirgin değil, ama son romanım Aşk ve İsyan’ın Osmanlı’yla bir hesaplaşma olduğunu, bize dayatılan Osmanlı hayranlığına bir itiraz içerdiğini, Osmanlı’nın bizden gizlenen despotik ve şiddete yönelik yüzünü ifşa ettiğini söyleyebilirim. Ne var ki bu “itiraz” büyük ölçüde alay ve ironi de içeriyor. Herkesin hoşlanacağını sanmıyorum, ama yazar, özellikle tarihsel roman yazarı, nabza göre şerbet vermemeli.


‘Allah’ın Kızları’ adlı kitabınızdan bahsetmeden geçmemiz mümkün değil. Çok hassas, yoruma çok açık bir konu ve kutsal insanlar üzerinden yapılmış bir kurgu. Bu kitabınız da derdi olan, anlatmak isteyen, itiraza dikkat çekmek isteyen bir eser. Bunu son derece sade bir dille anlatmanız da okuru zorlamıyor. Bu kitabınızı yazarken tereddüt yaşadınız mı? Vazgeçmek istediniz mi? Sizi yazmaya iten şey neydi?


Allah’ın Kızları inanca saygılı, ama inancı sorgulayan bir roman. “Halkın dinsel değerlerini alenen aşağıladığı” gerekçesiyle yargılandı. Gerçekten laik ve demokratik bir ülkede bu yargılama olamazdı, ama ne yazık ki benim ülkemde oldu. Sonuçta aklandım. İslâm peygamberini bir roman kahramanı olarak tasarlamak onun kutsallığını ortadan kaldırabiliyor. Bunu kabul edemeyenler var, ama sonuçta bir roman sözkonusu, romancı yarattığı kahramanın, yani Hz. Muhammed’in iç dünyasına nüfuz etmeye kalkışsa da. Bu romanım Arapça dahil bir çok dile çevrildi, üzerine yazılar yazıldı, tartışıldı, bir sorun olmadı. La Seconde Vie de Mahomet adlı, doğrudan Fransızca yazdığım ve İslâm peygamberini Ortaçağ’dan bu yana Batı edebiyatlarındaki algısını inceleyen kitabım da öyle. Türkçe çevirisi tam dört yıldır yayımlanmayı bekliyor ama yayımcım çekindiği, hadi doğrusunu söyleyeyim, endişe duyduğu için bir türlü yayımlanamıyor. Oysa yazar ve gazetecileri, akademisyenleri rahat bıraksalar kıyamet kopmaz !


‘Şeytan Melek ve Komünist’ ve ‘Yüzbaşının Oğlu’ kitaplarınız da itirazı olan, sözü olan kitaplar. Biri komünizmi sorguluyor diğeri otoriteyi. Aslında her bir kitabınız başkaldırı ve başkaldırının yerinde yapılırsa bir erdem olduğunu söylüyorsunuz. ‘Şeytan Melek ve Komünist’ Uluslararası Balkanika Vakfı Ödülünü ve Fransa Akdeniz Edebiyat Ödülü’nü aldı. Daha birçok ödülünüz var. Siz Türkiye’de verilen ödüller hakkında ne düşünüyorsunuz?


Ödüller ya bir yazarın tüm yapıtını değerlendirmek ve sözkonusu yazarı onurlandırmak ya da genç bir yazarı cesaretlendirmek amacıyla verilmeli. İlk kitabım Uzun Sürmüş Bir Yaz’la 1976 Türk Dil Kurumu Ödülünü aldığımda çiçeği burnunda bir yazardım. Bu ödül cesaretlendirdi beni ama bir sorumluluk da yükledi. Geçen yıl aldığım Çukurova Sanat Girişimi ya da sözünü ettiğiniz Balkanika ya da Akdeniz Roman Ödülü gibi ödüllerse “havanda su dövmediğimin kanıtı” oldular belki, ama bir yazar bildiğince yoluna devam etmeli, ödüllere aday olsa da onların ve asıl kötüsü seçici kurul üyelerinin peşinden koşmamalı.


Nazım Hikmet ve Fransız şair-yazar Louis Aragon üzerine karşılaştırmalı edebiyat doktorası yaptınız; Sait Faik, Yaşar Kemal üzerine yazdınız. Paris’tesiniz ama gözünüz Türkiye’de gönlünüz Türk edebiyatında. Fakat bu kez sorum şu: Türkiye’den uzakta ve bu kadar üretken, bu kadar başarılıyken kendinizi Türk okuru tarafından hakkettiğiniz ilgi ve alakadan eksik hissediyor musunuz?


Türkiye’de sağ olsunlar beni izleyen, merak eden okurlarım var. Ama bu konuda kitapçılardan da şikâyetim var. Raflarda, özellikle de D&R mağazalarının raflarında belki son kitabım bulunuyor ama geriye kalan kırk dokuz kitabımdan neredeyse hiçbiri bulunmuyor. Yayımcım Doğan Kitap’la hâlâ bu sorunu çözebilmiş değiliz. Örneğin Fransa’da doğru düzgün bir kitapçıda Nedim Gürsel rafı görebilirsiniz. Hiç olmazsa bir kaç kitabımın cep baskılarını ısmarlamak zorunda kalmadan satın alabilirsiniz.



Türkoloji dersleri devam ediyor mu? Bir de geçmiş zamanda kalmış dahi olsa, Türkiye’de sizin Paris’te bir üniversitede Türkoloji derslerine girdiğinizin bilinmemesi hakkında bir şey söylemek ister misiniz?


Önce Paris Sorbonne Üniversite’sinde, sonra Doğu Dilleri Okulu’nda tam otuz beş yıl boyunca Türk edebiyatı dersleri verdim, iki yıldır emekliyim. Berlin, Bern, Ankara ve Istanbul üniversitelerinde de geçici bir süre için dersler verdim, seminerler düzenledim. Bilen bilir, eski öğrencilerim arasında ünlü siyasetçiler, diplomatlar, yazarlar ve çizerler de var. Ama hakbilir olanı pek az.


Son sorum yine derdi olan bir kitap üzerine. Kızınız Dilay’a yazdığınız ‘Bak Baba Deniz!’ adlı kitabınız. Sizi bu kitapta diğer kitaplarınızda hissetmediğim bir duygunun peşinde hissettim. İyi baba olamamanın endişesi. Yanılıyor muyum?


Yanılmıyorsunuz, Baba Bak Deniz küçük kızım Dilay’ın dünyasını anlatmıyor yalnızca, bir yazarın iyi baba olmanın güçlüğü hakkındaki görüşlerini de dile getiriyor, denemeyle kurmacayı harmanlayarak. İlgi gören bir kitap oldu, Fransızca çevirisi yolda. Umarım büyüdüğünde Dilay da okur, annesi okudu, bazı yerlerine itiraz etti. Hem de fena halde !!!


Cevaplarınız ve zaman ayırdığınız için Prolog Dergi adına teşekkür ederim.