Ara
  • ÇİĞDEM ÜLKER

Nefreti daha büyük öfkesinden: Osman


Ayfer Tunç, Âşıklar Delidir ya da Yazı Tura’dan (1) sonra bu kez çalışma masasını, kayıtlara intihar olarak geçen bir ölümün yakınında kuruyor. Osman, (2) 1990’larda başlıyor, 2012’ye uzanan bir öykü anlatıyor. Geniş oylumlu bu kurmaca, Ayfer Tunç’un Kapak Kızı (3) ve Yeşil Peri Gecesi’nden (4) kökleniyor. Osman’ı bir üçlemenin son romanı olarak okumak, roman kişilerini daha yakından tanımayı sağlıyor ama Osman tek başına da hikâyesini yüklenip götürebiliyor. Ayfer Tunç, karanlık bir ölümü aydınlatmaya çalışarak geliştirdiği metni aynı hızla tamamlıyor.

Bir gece hafriyat kamyonunun altında kalarak ölen Osman, intihar mı etmiştir yoksa bu, sıradan bir trafik kazası mıdır? Gerçek nedir? Ella Caz Kulüp’ün piyanisti Osman, ister maktûl olsun ister müntehir bu trajik sona nasıl gelmiştir.


Diyologların Arasından Karakteri Okumak

Ayfer Tunç, Osman’ın hikâyesinde farklı bir anlatı yöntemini kurguluyor. Hikâye, bir roman kişisi yaratmanın bilinen yollarının dışında bir teknikle açılıyor ki buna özgün bir kurgu denemesidir demek gerekiyor. Sanki daha ilk satırdan bir polis soruşturmasının bant kayıtlarını okuyoruz, ama bir yandan da Osman’ın anı defteri önümüzde açılıyor. Böylece okurun önünde iki yol beliriyor: Ölmüş adamın anı defteri ve onu tanıyanların konuşmaları. Roman; on beş kişinin ifadesi ve Osman’ın beş defterdeki anılarından oluşuyor. Anılar, 1990 ile 2012 arasını birinci kişi ağzından anlatılıyor. Romanın başkişisi Osman; dayakçı babasını nefretle, ezik annesini acıyla, piyano derslerini sıkıntıyla defterine yazmıştır. Yazdıkça yazmış, büyümüş, dili ve zevkleri değişmiş, annesi ölmüş, zengin bir adam olmuştur ama okudukça Osman’ın kişiliğinin hep gölgeli hep sisli ve karanlıkta kaldığını fark ediyoruz. Kendisi hakkında anlattıkları ona acımamıza neden oluyor ama…


Metinde Karakter Yaratma: Arkadaşları konuşturma

Yine de bir karakteri gerçekten tanımak için onu farklı ağızlardan dinlemenin en sağlam yol olduğunu biliyoruz. Romanı özgün bir kurgu denemesi kılan da bu... Osman’ın arkadaşları konuşuyor. Romandaki bu konuşmalar; ne iç konuşmaya, ne bilinç akışına ne de tanrı anlatıcının karakteri betimlemesine benziyor. Konuşanlar, hem kendilerine bir ayna tutmakta hem de Osman’ı eylem içinde anlatmaktadırlar. Onun hayatında küçük ya da büyük bir izi olan herkesin söyledikleri romanın büyük bölümünü kapsıyor, karakteri bu soru-cevap bölümleriyle aydınlanıyor, Bu, yazınsal karakter oluşturma tekniklerine benzemiyor ancak metin, bu konuşmaların üstünde su gibi akıyor.

Gerçekte de biz, hayat ve insan hakkında bildiklerimizin çoğunu zaten konuşma sayesinde öğrenmez miyiz? Dünyayı ve hayatı sorarak, yanıtı dinleyerek kavramaz mıyız? Konuşma, türümüzün bizi diğerlerinden ayırt eden özelliği değil midir. Konuşmak; sadece kendi söylediğimizden ve söylenenden ibaret değildir. Başkalarının birbirleriyle yaptığı konuşmaları dinlemek, bizi değerli bilgilere götürür çoğu zaman. Bildiğimiz bir olayı bile başkalarından dinleyince şaşırıp kalırız. Kulak misafiri olduğumuz konuşma, olayı farklı açıdan anlatmaktadır. Bakış açısı değişmiş ve her şey değişmiştir. Farklı kişiler farklı şeyler görmüştür sanki. Zaman kavramı da girer işin içine, gerçek kavramı da. Yoksa farklı bir zamanda bakınca “gerçek” başka bir gerçeğe mi dönüşmektedir? Ya da anımsadığımız ile yaşadığımız aynı değil midir? Belki de araya giren zaman gerçeği tahrif etmektedir.

Romanda kişiler, ölünün arkasından konuşulmaz sözüne uygun davranır, asıl duygularını ele vermemeye çalışırlar ama yine de Osman’ın hayatı bu anı parçalarına yansır.

Anı defteri tutmak neye yarar?

Babasının zulmüne uğrayan, erkek kardeşinin nobranlığını yaşayan, annesinin korumasını hissedemeyen, okulda da pek bir şey bulamayan bu çocuğun neye benzeyeceğini, kişiliğinin hangi yöne evrileceğini düşünürüz. Gerçi, kurgu, sondan başlamıştır biz, Osman’ı feci bir ölüme götüren koşulları geriye doğru okumaktayızdır ama hikâye mükemmel bir akıcılıkla sürer. Finaldeki ölümün kaza değil bilinçli bir intihar olduğunu anlarız. Osman; zaafı, düşüncesizliği, bencilliği ve öngörüsüzlüğünün çıkmazı içindedir ve kendini o kamyonun altına bilerek atmıştır. Metin biter ama bizi uzun süre düşündürecektir. Nasıl biridir Osman? Koca bir ortaçağ imparatorluğunun adını taşımasına rağmen dünyada hiçbir iz bırakmadan yok olup gitmiştir. Yoksa o da adaşı küresel devlet gibi, elindekini korumaya gücü yetmeyen, sahip olduklarını savururarak elden çıkaran, geçmişin mirasını yok yere harcayan ve geleceği ölüme yazgılı bir varlık mıdır?

Zaten gerçek dediğimiz nedir? Gerçek sözcüğünün Redhouse Dictionary’de sıfat olarak 26, isim olarak 12 karşılığı var. İngilizce’de realty yerine truth sözcüğü bugünlerde çok kullanılmakta, yine sıklıkla duyduğumuz post truth ise zaten biraz gerçekdışı çağrışımlarla yüklü, posttruth’dan herkes başka bir şey anlıyor ve yeni modern zamanlar; eski kavramlara yeni adlar bulmakta ne kadar da usta. Peki, Osman’ın gerçeğini, üstüne yığılan bunca konuşmanın altından bulup çıkarmak kimin görevidir? Elbette edebiyat eleştirisinin ama 0sman’ın hikâyesi, sadece edebiyatçının değil, sosyolojinin ve psikolojinin de işine yarayacak verilerle dolu bir malzeme. Romandaki Osman’ı toplumsal ilişkileri içinde tanımak İstanbul’da, 1990’ların ruhuyla yüz yüze gelmektir. Edebiyat bir kez daha sosyolojiye kapı aralamış pencere açmıştır.

AyferTunç: “Osman kaybeden bir çağın çocuğudur.”

Ayfer Tunç, “Osman, olmak nedir bilememiş, olamamış bir mirasyedi midir?” sorusunu “istisnalar sayılmazsa bence bir mirasyedinin temel özelliği olamamış olmasıdır, olabilse zaten mirasyedi olarak anılmaz” diye yanıtlar. (5) Ceberrut babalar ile ezilmiş annelerin çocuğu olan ve gençliklerini 1990’larda yaşamışların, genellikle kaybeden bir kuşak olduğunu söyler. Bunu da 1990’larda ülkenin bir tüketim toplumu olmaya geçişiyle birlikte, Cumhuriyet elitlerinin sosyal ve kültürel kayıplarına bağlar.

Bu süreç; onu yaşayanlar için ağır bir travmadır ve nitekim aynı sınıfın çocuğu Osman da bu değer yitimini yaşar. Sahip olduklarını korumayı, emeği ile kazanmayı, bir şey için çaba harcamayı bir an bile düşünmez. Taş taş üstüne koymaz, sadece vurur geçer. O kadar tembel, o kadar hazıra konan bir mirasyedidir ki her şeyi sadece satmayı ve gelen parayı israf etmeyi bilir. Hayalleri tutarsız, kendini algılayışı temelsizdir. Kendini uyarmaya çalışanlara (kuzeni Cengiz gibi) hain muamelesi yapar. Kendine kalan büyük maddi mirasın idaresini, mafyatik kardeşi Teo’nun ellerine teslim eder, babasının gayrimenkullerini yok pahasına satmaktan adeta zevk alır. Öte yandan Osman, bilinçsiz bir mirasyedi olmasının ötesinde öyle davranmaktadır ki okura bir özyıkım arzusunu düşündürür. Osman, ailesinin geçmişine ait her şeyi babasından öç alır gibi, onu bir kez daha öldürmeye çalışır gibi yok eder. Bunu bilerek isteyerek, babasından kalan her şeyi toprağa gömmek ister gibi yapar. Babasına duyduğu nefret, onu adeta kör etmiştir. Profesör olan ama çocuk terbiyesinden bihaber olan babasının mirası haraç mezat satılırken Osman; kendisinin de yok oluşa sürüklendiğini düşünmez. Belki de bunu özellikle ister, çünkü cahil bir adam değildir, okumayı sevdiğini, müziğe tutkulu olduğunu, güzele aşina olduğunu biliriz. Ama baba mirasını yok etmeyi kendine görev bellemiş gibidir. Dayakçı Necmi Bey’in hiçbir işe yaramamış oğlu, çok sevdiği karısını bile tacizden koruyamamış bir Osman’dır. Bile isteye böyledir, babasından öç almak için böyledir.

Ayfer Tunç, bu karmaşık karakteri dikkat ve incelikle çizer. Dili roman kişisine karşı hoyratlaşmaz, farklı kişilerin bakış açılarından Osman’ı anlamamıza yardım eder.

Osman’ın finaldeki feci ölümü ister intihar olsun ister bir kaza, beklenmedik bir son değildir. Nefretle örselenmiş bu hastalıklı ruh, elbette toptan bir yok oluşu isteyecektir. Babasından kendine geçen bütün maddi varlığı yok etmiştir. Tek bir şey kalmıştır sırada. Kendisi.

Neyse ki Osman sadece kurgusal bir roman kişisidir, ne gerçek bir çocuğu ne de bu yok oluştan zarar görecek bir yakını vardır. “Dökülen mey, kırılan şişe i rindân” olmuştur ama Osman adlı bu roman karakterine ilham olan gerçek kuşakların aymazlığı, kimbilir daha kaç kuşağa zarar verecek, geçmişin mirası hoyratça harcanmaya daha ne kadar devam edecektir?

----------------------------------------------------

1. Tunç, Ayfer, Âşıklar Delidir ya da Yazı Tura, Can Yayınları, 2018.

2. Tunç Ayfer, Osman, Can Yayınları, 2020.

3. Tunç Ayfer, Kapak Kızı, Can Yayınları, 2005. (Birinci basım Simavi Yayınları, 1992.)

4. Tunç Ayfer, Yeşil Peri Gecesi, Can Yayınları, 2010.

5.“Kahramanlık eski roman kahramanlarının işi” Eray Ak ile röportaj, Hürriyet Kitap Sanat Dergisi, 11 Eylül 2020.


Ayfer Tunç

Osman

Roman, 504 s.

Can Yayınları, 2020

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör